Azîz, Muhterem Kardeşim!
Bin üçyüz seneden beri Âlem‑i İslâmı ağlatan ve bütün ehl-i hakikate “Eyvâhlar! Yazıklar olsun!” dediren Âlem-i İslâmın en dehşetli büyük yarasını deşmek, düşünmek; benim hususî meşrebimde tahammülüm fevkınde elem veriyor. Hususan yirmibeş seneden beri ihlâs ile hakîki hizmet‑i îmâniye, beni her nev'i siyasetten çektiği ve yirmibeş sene zarfında bir gazeteyi okutturmadığı gibi; yirmi sene bu işkenceli esâretimde hayat‑ı siyâsiyeye bakmamak için hükûmete müdafaât-ı hapsiyeden başka müracaat etmeyen ve vazife-i îmâniyeye noksan gelmemek ve ihlâs kırılmamak ve siyasete bulaşmamak için on sene bu dehşetli harb-i umumîye bakmayan, baktırmayan bir hâlet-i rûhiyeyi taşımağa mecburiyetim varken; şimdi dehşetli ejderhalar hakàik-ı îmâniye cebhesinde ehl-i îmâna gözümüz önünde saldırmalarından ve çokları ısırmalarından, ehl-i îmânı kurtarmak mecburiyeti Kur'ânın emriyle varken, bu zamanı bırakıp, eski zamana gidip, Ehl-i Beyt’e gelen dehşetli zulümleri temâşâ etmek, daha ziyâde rûhumu ezer ve kuvve-i maneviyeyi kırıp rûhuma azâb azâb üstüne gelmektir.
Zâlim siyasetin gaddârâne bir düsturu olan “Cemâat için ferd fedâ edilir.” diye çok zâlimâne pek çok vukûâtı, ehvenü'ş‑şer diye bir nev'i adâlet-i izafiye nâmında hâkimiyetine bir maslahat göstermişler. Hattâ bu asırda, o gaddâr düsturun hükmüyle, bir adamın hatâsıyla bir köyü mahveder. Beş-on adamın, onların siyasetine zarar vermek tevehhümüyle, binler adamı perîşan eder.
İşte, eski zamanda bir derece, siyasetin bu gaddâr düsturu İslâmlar içine girdiğinden; siyasette, bu müdhiş düsturlar karşısında – mecburiyetle – selef‑i sâlihîn sükût ile ve Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâatin imâmları o kapıları kapamak طَهَّرَ اللّٰهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا deyip o kapıları açmıyorlar.
Mâdem, Ehl‑i Beyt’e zulmedenler şimdi âhirette cezasını öyle bir tarzda görüyorlar ki, bizim onlara hücumla yardımımıza bir ihtiyaç kalmıyor. Ve mazlum Ehl-i Beyt, muvakkat bir azâb ve zahmet mukâbilinde o derece yüksek bir mükâfât görmüşler ki, aklımız ihâta etmiyor. Değil şimdi onlara acımak, belki onları o hadsiz rahmete mazhariyetleri noktasında binler tebrik etmek gerektir ki; birkaç sene zahmetle, milyonlar mertebeler ve bâkî saâdetler âhirette kazandıkları gibi; dünyada da kaldıkları zamanda, ehemmiyetsiz, dünyanın fânî saltanatı ve muvakkat hâkimiyeti ve karışık siyasetine bedel, manevî birer Sultan ve hakikat âleminde birer Şah, birer manevî Pâdişah makamını kazandılar. Vâliler yerine, evliyâlar, aktâblara kumandan oldular. Kazançları, bire bin değil, milyonlardır.
İşte bu sır içindir ki; Yeni Said’in hususî üstadı olan İmâm‑ı Rabbânî, Gavs-ı A'zam ve İmâm-ı Gazâlî, Zeynelâbidîn (Radıyallahu Anhüm) (hususan Cevşenü'l‑Kebîr münâcâtını bu iki imâmdan ders almışım) ve Hazret‑i Hüseyin ve İmâm-ı Ali’den (Kerremallâhu Vechehu) aldığım ders, otuz seneden beri, hususan Cevşenü'l-Kebîr’le dâima onlara manevî irtibatımda, geçmiş hakikati ve şimdiki Risale-i Nurdan bize gelen meşrebi almışım. Zâlimlerin gaddârlıklarını değil deşmek, bakmak; belki düşünmek de meşrebimize gelmiyor. Çünkü onlar mücâzâtını; ve mazlumlar mükâfâtını, aklımızın fevkınde görmüşler. O mes'eleler ile meşgul olmak, şimdiki bu hazır musîbet-i diniyeye karşı mükellef olduğumuz vazife-i Kur'âniyeye zarar verir.
Ulemâ‑i İlm-i Kelâmın ve Usûlü'd-din allâmelerinin ve Ehl-i Sünnet Ve'l-cemâatin dâhî muhakkìklerinin İslâmî akîdelere dair çok tedkik ve muhâkemâtla; ve âyât ve hadîsleri muvâzene ile kabûl ettikleri Usûlü'd-din düsturları, şimdiki Risale-i Nurun meşrebini muhâfazaya emrediyor, kuvvet veriyor. Hattâ, hiçbir yerde, hattâ ehl-i bid'a kısmı da bu meşrebimize ilişemiyorlar. Hakikat-i ihlâs tam muhâfaza edildiği için, her nev'i Ehl-i İslâm içine giriyor. Şîalıkta müteassıb ve Vehhâbîlikte de müfrit, feylesofların en maddîsi ve mütefennini ve müteassıb hocaların en enâniyetlisi, beraber Nur dâiresine girmeğe başlamışlar ve kısmen şimdi de kardeşçe bulunuyorlar. Hattâ bazı misyonerler de, Din-i İsâ’nın (as) hakîki rûhânisi de o dâireye gireceklerine emâreler var. Birbirine hücum değil; belki bir tesânüd, bir musâlaha lüzumunu hissedip medâr-ı münâkaşa mes'eleleri ortaya atmıyorlar. Demek İmâm‑ı Ali’nin (ra) otuz-kırk işâretiyle sarâhat derecesinde haber verdiği Risale-i Nur, bu zamanın müdhiş yaralarına tam bir ilâçtır. Onun için, o dâire bize kâfî gelmiş, harice çıkmıyoruz.
İmâm‑ı Ali’nin (Kerremallâhu Vechehu) şahsına ve hayatına ve adâlet-i hakîki üzerine giden siyasetine ilişmek, darbe vurmak başkadır. Şahsiyet-i zâhirîsinden ve hayat-ı dünyeviyesinden ve siyaset-i ictimâiyesinden binler derece daha yüksek olan şahsiyet-i manevîsine ve kemâlât-ı ilmiyesine ve makàmât-ı velâyetine ve vârisliğine darbe gelmez ve gelmemiş ve gelemiyor. Kimin haddi var? Onun için, iki ciheti birleştirmek tevehhümüyle karşısında muârazaya çalışanların taarruzu, pek dehşetli görünüyor. Ehl-i îmân ortasında nasıl böyle vukûât olabilir? diye hayret veriyor. Hâlbuki Yezid ve Velîd gibi habîs herifler müstesnâ, ötekilerin kısm-ı a'zamı, İmâm-ı Ali’nin (ra) hàrika kemâlâtına ve kerâmetlerine ve verasetine ilişmek değil; belki yalnız hayat-ı ictimâiye-i insaniyeye ait idaresine darbe vurmağa çalışmışlar, hatâ etmişler.
Haricî ve büyük bir düşmanın hücumu zamanında, dâhilî küçük düşmanlıkları bırakmak elzemdir. Yoksa, hücum eden büyük düşmana yardım hükmüne geçer. Bunun için dâire‑i İslâmiyede eskiden beri tarafgirâne, birbirine mukâbil, muârız vaziyetini alan Ehl-i İslâm o dâhilî düşmanlıkları muvakkaten unutmak maslahat-ı İslâmiye muktezâsıdır.