Bu mânidâr yeni zelzeleyi merak ettim. Kalben dedim: Eğer sâir yerlerde bu şiddetle olmuşsa, her hâlde Nur şâkirdlerine dahi yine bir tecâvüz var. Yoksa benim yalnız mektûbumla alâkadardır? diye sordum. Dediler: Yalnız Ankara hafif, Afyon ve Eskişehir ve bu Emirdağ’ında ve en şiddetlisi bu kasabada olmuş. Fakat medâr‑ı hayrettir ki, dört defa şiddetli olduğu hâlde, hiçbir zarar olmadı. Bunun bir hikmeti budur:
Kat'î emir verilmiş ki: “Said’i cebren hükûmete getiriniz!”
Bekçiler ve bir onbaşı gelmişler. Kapımı kapamıştım, kilitlemiştim. Onlar demişler: “Biz istifâ ederiz, onun kapısını kırmayacağız.” Dönmüşler, gitmişler.
Demek bu hususî zelzele müdafaâtımdaki zelzeleler gibi Risale‑i Nurla alâkadardır ki, bu defa hususî kaldı, hem şiddetiyle beraber zararsız geçti.
Eğer Nurun buradaki küçücük medresesinin kapısını kırsaydılar, elbette tokat ciddi olacaktı; yalnız ihtar için olmayacaktı. Gerçi bu taarruz cüz'î ve hafif idi, fakat ben gizlemem ki, hiç bu defa gibi damarıma dokunmamıştı. Fakat Nur ve Nurcuların hatırı için, hàrika tahammül ettim. Çünkü o bedbaht, hükûmette, vazife sandalyesinde bana şetmedip hizmetçime der: “Git, ona söyle!” Hükûmetin nüfûzunu serseri şahsına mal ederek meydân okumuş ve Eski Said’in bende irsiyet kalan damarıma çok ilişti. Fakat fevkalâde ehemmiyetli olan sükûn ve temkin ve îtidâl‑i dem ve sabır ve tahammülün kat'î lüzumu beni teskin etti.
Sâlisen: Marangoz, merhum Barlalı hàrika sadâkatli Mustafa Çavuş’un tam yerine geçen Medrese‑i Nuriyenin tam çalışkan kahramanlarından Marangoz Ahmed’in benim için Sava’nın Davraz Dağı’nda berzahî ve uhrevî bir menzil, bir mezar düşünmesi ve yazması, beni çok sevindirdi ve hazînâne ağlattırdı.