بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Aşağıda yazılan fıkraların mukaddimesidir
Mahkeme‑i temyizin lehimizde olarak aleyhimizdeki Afyon kararnâmesini haklı ve hakikatli deliller ile bozmasına bir cüz'î yardım etmek fikriyle, kararnâmede olan sehivlerden bir kısmına kısa işâretler için, aşağıda onların mahrem risalelerden suç mevzûu diye zikrettikleri fıkraları aynen kaydedip yanlışlarını göstererek bizi mahkûm edenleri mes'ûl ederiz.
Ezcümle; beni şiddetli ceza ile mahkûm etmek için bütün suçlarımın fihristesi olarak kararın âhirinde yazmışlar ki: “Said Nursî’nin reddettiği maddeler: Biri; Saltanat ve hilâfetin ilgâsı.” Hem hatâ, hem sehivdir. Çünkü, İhtiyar Lem'asında “Hilâfet saltanatının vefâtı beni mahzûn eyledi.” diye yazdığımı onbeş sene evvel Eskişehir Mahkemesine cevab verdim, sustular. Mürûr‑u zamana uğramış, af kanunu ve berâet görmüş ehemmiyetsiz bir hâtırayı suç sayan, kendisi suçlu olur.
Hem bu mevhûm suça bir sened diye, benim bir Lem'ada ve Mu'cizât‑ı Ahmediye’de (asm) bir Hadîs-i Şerîfte: اِنَّ الْخِلَافَةَ بَعْد۪ي ثَلَاثُونَ سَنَةً ثُمَّ تَكُونُ مُلْكًا عَضُوضًا وَفَسَادًا وَجَبَرُوتًا
Yani, Hulefâ‑i Râşidîn’den sonra bir fesâd olacak. İşte bu hadîs üç mu'cize-i gaybiyeyi gösterdiğini bir eski risalemde yazmıştım. Kararnâme benim bir suçum olarak, Said bir risalede demiş: “Hilâfetten sonra ceberût ve fesâd olacak.” Ey sathî hey'et! Bir işâret-i gaybiyede bu zamanımızda maddî ve manevî en büyük bir fesâd-ı beşerîyi ve zemini zîr ü zeber eden bir hâdiseyi haber veren bir hadîsin i'câzını beyân etmeği suç sayan, maddeten ve ma'nen suçludur.
Hem suçlarından diye: “Tekye ve zâviyelerin ve medreselerin kapatılması ve lâikliğin kabûlü, İslâmiyet yerine milliyet esâslarının konulması, şapka giyilmesi, tesettürün kaldırılması, lâtin harflerinin hurûf‑u Kur'âniye yerinde cebren kabûlü, Türkçe ezân ve kamet okunması, mekteblerde din derslerinin kaldırılması, kadınlara erkekler derecesinde irsiyet ve hak tanınması ve taaddüd-ü zevcâtın kaldırılması gibi inkılâb hareketlerini bid'at, dalâlet, ilhâddır diyen, irtica ile suçludur.” diye yazmışlar.
Ey insafsız hey'et! Eğer her asırda üçyüzelli milyonun kudsî ve semâvî rehberi ve bütün saâdetlerinin programı ve dünyevî ve uhrevî hayatın mukaddes hazinesi olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın tesettür ve irsiyet ve taaddüd-ü zevcât ve zikrullâh ve ilm-i dinin dersi ve neşri ve şeâir-i diniyenin muhâfazası haklarında gelen ve te'vil kaldırmaz sarîh çok Âyât-ı Kur'âniye’yi inkâr etmek ve bütün İslâm müçtehidlerini ve umum şeyhülislâmları suçlu yapmak mümkün ise ve mürûr-u zamanı ve müteaddid mahkemelerin berâetlerini ve af kanunları ve mahremiyet ve mahrem vechini ve hürriyet-i vicdân ve hürriyet-i fikri ve fikren ve ilmen muhâlefeti memleketten ve hükûmetlerden kaldırabilirseniz, beni bu şeylerle suçlu yapınız. Yoksa siz hakikat ve hak ve adâlet mahkemesinde dehşetli suçlu olursunuz.
Said Nursî
Mahkemenin hayretle – aleyhlerinde iken – aleyhimizde yazdığı bir fıkradır
Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüzelli senede ve her asırda üçyüzelli milyon Müslümanların hayat‑ı ictimâiyesinde en kudsî ve hakikatli bir düstur-u İlâhî’yi üçyüzelli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinâden ve bin üçyüzelli senede geçmiş ecdâdımızın i'tikàdlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rû-yi zeminde adâlet varsa o kararı red ve bu hükmü nakz edecektir.
Mahkemenin taaccüb ve takdir ile kararnâmede yazdığı bir fıkra olup, güyâ aleyhimizdedir. Hâlbuki, onları mahkûm eder
Yirmialtıncı Mektûb’da Said Nursî kendisinden bahisle: “Bu bîçâre kardeşinizde üç şahsiyet var ki, birbirinden çok uzaktırlar.
Birincisi: Kur'ân‑ı Hakîm’in hazine-i àliyesinin dellâllığı cihetindeki muvakkat ve sırf Kur'ân’a ait bir şahsiyetim var. Onda dellâllığın iktiza ettiği pek yüksek ahlâk var ki, o benim değil, ben sâhibi değilim. O, makamın ve vazifenin iktiza ettiği bir seciyedir. Bende bu nev'iden ne görseniz benim değil, onunla bana bakmayınız; o, makamındır.
İkincisi: Ubûdiyet vaktinde Dergâh‑ı İlâhî’ye müteveccih olduğum vakit, Cenâb-ı Hakk’ın ihsânıyla muvakkat bir şahsiyet görünüyor ki, o şahsiyetin bazı âsârı var. O âsâr; mânâ-yı ubûdiyetin esâsı olan kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile Dergâh-ı İlâhî’ye ilticâ etmek noktalarından ileri geliyor ki; o şahsiyet ile kendimi herkesten ziyâde bedbaht, bîçâre, âciz, fakir ve kusurlu görüyorum. O vakit bütün dünya beni medh ü senâ etse, beni inandıramaz ki, ben iyiyim ve sâhib-i kemâlim.
Üçüncüsü: Hakîki şahsiyetim; yani, Eski Said’in bozması bir şahsiyetim var. Onda Eski Said’den irsiyet kalma bazı damarlar var ki, bazen riyâ ve hubb‑u câha bir arzu bulunuyor. Hem asîl bir hânedândan olmadığımdan, hısset derecesinde iktisada düşkün ve pest ahlâklar görünüyor. Sizi bütün bütün kaçırmamak için bu şahsiyetimin gizli çok fenâlıklarını ve sû-i hâllerini söylemeyeceğim… Cenâb-ı Hak merhametkârâne inâyetini benim hakkımda böyle göstermiş ki, en ednâ bir nefer gibi bu şahsımı en àlî ve hàs bir mürşid hükmünde olan esrâr-ı Kur'âniye’de istihdam ediyor. Yüzbin şükür olsun.
Nefis cümleden ednâ;
vazife cümleden a'lâ.”
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Mahkeme dehşetli korkarak kararnâmede aleyhimizde kaydettiği bir cümledir. Hâlbuki, onbeş sene evvel yazılan o şiddetli cümle, sonradan bu gelen cümle ile ta'dil edilmiş.
“Kardeşlerim!‥ Masûmların ve ihtiyarların hatırları için beni zulmen öldürenlerden intikamımı almayınız. Azâb‑ı kabir ve sakar onlara yeter.” fıkrası, onları insafa getirmek lâzımdı.
“Mâdem sizlerle – i'tikàdınızca ve bana edilen muâmeleye nazaran – küllî bir muhâlefetimiz var. Siz, dininizi ve âhiretinizi dünyanız uğrunda fedâ ediyorsunuz. Elbette mâbeynimizde – tahmininizce – bulunan muhâlefet sırrıyla, biz dahi hilâfınıza olarak dünyamızı dinimiz uğrunda ve âhiretimize her vakit fedâ etmeğe hazırız. Sizin zâlimâne ve vahşiyâne hükmünüz altında bir‑iki sene zelîlâne geçecek hayatımızı kudsî bir şehâdeti kazanmak için fedâ etmek bize âb-ı kevser hükmüne geçer. Fakat Kur'ân-ı Hakîm’in feyzine ve işâretine istinâden, sizi titretmek için size kat'î haber veriyorum ki: Beni öldürdükten sonra yaşayamayacaksınız. Kahhâr bir el ile bu fânî Cennet’inizden ve mahbûbunuz olan dünyadan tardedilip ebedî zulümâta çabuk atılacaksınız. Arkamdan pek çabuk sizin Nemrudlaşmış reisleriniz gebertilecek ve yanıma gönderilecek. Ben de huzur‑u İlâhî’de yakalarını tutup adâlet-i İlâhiye onları esfel-i sâfilîne atmakla intikamımı alacağım.
Ey din ve âhiretini dünyaya satan bedbahtlar, yaşamanızı isterseniz bana ilişmeyiniz, ilişseniz, intikamım muzâaf bir sûrette sizden alınacağını biliniz, titreyiniz! Ben Rahmet‑i İlâhiye’den ümîd ederim ki, mevtim hayatımdan ziyâde dine hizmet edecek ve ölümüm başınızda bomba gibi patlayıp, başınızı dağıtacak. Cesâretiniz varsa ilişiniz. Yapacağınız varsa göreceğiniz de var!” deniliyor ve bir âyetle bitiriliyor.
Mahkeme aleyhimde yazmış. Hâlbuki onları ifratla ittiham eden bir fıkradır
Ankara’da Mustafa Kemâl’in şiddet ve hiddetle dîvân‑ı riyâsete girip: “Seni buraya çağırdık ki, bize yüksek fikir beyân edesin. Sen geldin namaza dair şeyleri yazdın, içimize ihtilâf verdin!” dediğini, Said’in de ona: “Namaz kılmayan hâindir; hâinin hükmü merduttur.” dediğini, sonra Mustafa Kemâl bir nev'i tarziye verip hiddetini geri aldığını ve Mustafa Kemâl’in hissiyatını ve prensiplerini rencîde ettiği hâlde kendisine ilişmemesini ve bu cebbâr kumandanların âdeta Eski Said’den korkmalarının Risale-i Nurun ilerideki kahraman şâkirdlerinin şahs-ı manevîsinin hàrika bir kuvveti ve Risale-i Nurun parlak bir kerâmeti olduğu yazılıyor.
Aleyhimizde yazılan, fakat mahkemeyi mes'ûl eden bir fıkradır
“Ayasofya’yı puthâne ve Meşîhati kızların lisesi yapan bir kumandanın keyfî kanun nâmındaki emirlerine fikren ve ilmen tarafdâr değiliz ve şahsımız itibariyle amel etmiyoruz.” denilmektedir.
29.8.1948 tarihli dilekçesinde: “Bir fikir kalbime gelmiş, şöyle ki; hükûmet beni tam himâye ve bana yardım etmesi, milletin maslahatına ve vatanın menfaatine çok lüzumlu iken beni sıkması, îmâ eder ki; benim ile mücâdele eden gizli zındıka komitesiyle, şimdi onlara iltihak eden komünist komitesinden bir kısmı, ehemmiyetli resmî makamları elde ederek karşıma çıkıyorlar. Hükûmet ise, ya bilmiyor‥ ya müsâade ediyor. Kahraman bir milletin ebedî bir medâr‑ı şerefi ve Kur'ân ve cihad hizmetinde dünyada bir pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılınçlarının pek büyük ve antika bir yâdigârı olan Ayasofya Câmii’ni puthâneye ve Meşîhat Dâiresi’ni kızların lisesine çeviren bir adamı sevmemek bir suç olmasına imkân var mıdır!”
Mahkemenin Said’i cezalandırmak için en kuvvetli tahmin ettikleri fıkradır. Said’in gizli düşmanlarına karşı Denizli Mahkemesinde isti'mâl ettiği bu sözünü, mahkeme bütün bütün yanlış mânâ vererek devlete ve hükûmete çevirip tecziyeye sebeb göstermiş.
“Bu inkılâbları mevki‑i mer'iyete koyan devletin bir kısım yeni kanunlarına, cebr-i keyfî-i küfrî; cumhûriyete, istibdâd-ı mutlak; rejime, irtidad-ı mutlak ve bolşeviklik ve medeniyete, sefâhet-i mutlaka” demiş.
Mahkemenin kararnâmesinde hayret ve takdir ile yazılan bir fıkradır
Risale‑i Nuru yazmanın uhrevî ve dünyevî pek çok fâideleri olduğu, bunların da:
1. Ehl‑i dalâlete karşı ma'nen mücâhede etmek‥
2. Üstad’ına neşr‑i hakikatte yardım etmek‥
3. Müslümanlara îmân cihetinde hizmet etmek‥
4. Kalem ile ilmi tahsil etmek‥
5. Bazen bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen tefekkürî ibâdeti yapmak‥
6. Îmân ile kabre girmektir‥
Beş türlü de dünyevî fâideleri var:
1. Rızıkta bereket‥
2. Kalbde rahat ve sürûr‥
3. Maîşette sühûlet‥
4. İşlerinde muvaffakıyet‥
5. Talebelik faziletini almakla, bütün Risale‑i Nur Talebelerinin duâlarına hissedar olmak olduğu ve bunların yakında gençlik tarafından idrak olunup üniversitenin bir Nur Mektebi hâline döneceği yazılıyor.
Medâr‑ı hayrettir ki; bu samîmî fedâkârlığı suç saymışlar.
Gizli münâfıkların takib ettikleri iki plândan birisi: Benim haysiyetimi kırmak ile, güyâ Nurların kıymeti düşecek.
İkincisi: Nur şâkirdlerine telâş ve fütûr vermekle Nurların intişarına mâni olunacak. Hiç korkmayınız. Milyonlar kahraman başlar fedâ oldukları bir kudsî hakikate bizim gibi bazı bîçârelerin başları da fedâ olsun.
Pek acîbdir ki; merhum Hasan Feyzi’nin gayet hàlisâne ve ayn‑ı hakikat ve vâkıa mutâbık ve hiç zararı olmayan ve çoklara menfaatli olan takrizini ve medhiyesini bir suç mevzûu diye Nurun bir mecmuasının âhirinde bulunmasıyla o mecmuanın müsâderesine vesile yapmak istenilmiş.
Hasan Feyzi’nin bir mektûbu vardır. Hülâsası:
“Ey Risale‑i Nur!. Senin, hakkın dili ve hakkın ilhâmı olup Onun izni ile yazıldığına şübhe yok.” “Ben kimsenin malı değilim. Ben hiçbir kitaptan alınmadım, hiçbir eserden çalınmadım. Ben Rabbânî ve Kur'ânîyim. Bir lâyemûtun eserinden fışkıran kerâmetli bir Nur’um.” “Sen çok feyizli ve rahmetli bir hak kitapsın. Bazı hàs ve hàlis talebelerini evliyâ ve asfiyâ nişanlarıyla taltif ve tezyîn ediyorsun. Hem mahkemelere senin eczâların bir mücrim, bir maznun sıfatıyla değil, belki bir muallim, bir mürebbî ve bir mürşid olarak girmiştir. Her dîvân‑ı adâlette en büyük dehşet ve savletini, azamet ve izzetini parlak ve şa'şaalı bir sûrette gösterdin. Onları da îmân ve Kur'ân suyuyla yıkadın.”
“Ey Risale‑i Nurun bir hàdimi ve tercümânı olan Üstadım! Allah’ın abdi ve İmâm‑ı Ali’nin (ra) manevî veledi ve Gavs-ı A'zam’ın (ks) mürîdi olan Üstadım! Beni huzur-u àli-yi irfanına çıkar. İşte ancak bir kilo kadar olan bir aylık erzâkı ve zahîresi paket hâlinde kağıtta sarılı ve çivide asılı duruyor. O yokluk içinde tükenmez bir varlığa kavuşuyor. Hediye ve behiyeleri almaktan çekiniyor. Zekât ve sadakaları, teberrük ve teberruları alsa idi, bugün bir milyon servet sâhibi olurdu.”
Risale‑i Nur tesmiyesinin dokuz sebebleri içinde yalnız birisine ilişmişler. Nur isimli hàs şâkirdlerinden göremiyoruz demişler. Hâşiyede cevab verildiği gibi, şimdi de Nuri Benli ve Küreli saatçi Nuri, Nur hizmetinde mümtâzdırlar. Demek tenkid edemiyorlar. Cüz'î bahânelere mecbur oluyorlar.
Yirmialtıncı Söz Risalesinde otuzüç aded Sözlerin, otuzüç aded Mektûbların, otuzbir aded Lem'aların ve onüç aded Şuâların mecmûuna Risale‑i Nur denilmesinin sırrı şudur ki; bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rast gelmiş. Ezcümle, karyem Nurs’tur, merhum vâlidemin ismi Nuriye’dir, Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed’dir, Kàdirî üstadlarımdan Nureddin, Kur'ân üstadlarımdan Nuri, talebelerimden benimle en ziyâde alâkadar Nur isimli bulunanlarıdır. (Ne garîbdir ki, mühim Nur şâkirdleri arasında Nuri isimli kimseye rastlanmamaktadır.) Hem kitaplarımı en ziyâde izâh ve tenvir eden Nur temsîlleridir. Hem hakàik‑ı İlâhiye’de müşkülâtımın ekserîsini halleden Esmâ-i Hüsnâ’dan Nur ism-i nurânîsidir. Hem Kur'ân’a şiddet-i şevk ve inhisar-ı hizmetim için hususî imâmım Osman-ı Zinnûreyn’dir. (ra)
Hücumât‑ı Sitte ve Zeyli, hem yirmi sene evvel, hem şiddetli ve zâlimâne bir tecâvüze karşı, hem gayet mahrem, hem mahkemeleri görmüş, hem hiddet zamanında yazılmış, hem İkinci Harb-i Umumî zamanı, o hiddeti haklı göstermişken; şimdi yazılmış gibi suç sayıp müsâdere etmek, adâletten çok uzaktır.
Hücumât‑ı Sitte’nin Zeyli başlıklı yazı: “İstikbâlde gelecek nefret ve tahkîrden sakınmak için şu mahrem zeyl yazılmıştır. Yani; ‘Tuh o asrın gayretsiz adamlarına!’ denildiği zaman, yüzümüze tükürükleri gelmemek veyâhut silmek için yazılmıştır. Avrupa’nın insaniyet‑perver maskesi altındaki vahşî reislerinin sağır kulakları çınlasın ve bu vicdânsız gaddârları bize musallat eden o zâlimlerin görmeyen gözlerine sokulsun. Bu asırda yüz bin cihette yaşasın Cehennem dedirten mimsiz medeniyet-perestlerin başlarına vurulmak için yazılmış bir arzuhâldir.” yazısıyla başlıyor.
“Bu yakınlarda ehl‑i ilhâdın perde altında tecâvüzleri gayet çirkin bir sûret aldığından çok bîçâre ehl-i îmâna ettikleri zâlimâne ve dinsizcesine tecâvüz nev'inden, hususî ve gayr-ı resmî, kendim tamir ettiğim bir ma'bedimde bana ve hususî bir-iki kardeşimle hususî ibâdetime ve gizli ezân ve kametimize müdâhale edildi. Ne için Arabî kamet ediyorsunuz ve gizli ezân okuyorsunuz denildi. Sükûtta sabrım tükendi, kàbil-i hitâb olmayan öyle vicdânsız alçaklara değil, belki milletin mukadderâtıyla keyfî istibdâd ile oynayan bir kısım fir'avun-meşreb gizli komitenin başlarına derim ki: Ey ehl-i bid'a ve ilhâd! Altı suâlime cevab isterim.
Birincisi: Dünyada hükûmet süren, hükmeden her kavmin, hattâ insan eti yiyen yamyamların ve vahşî canavar çete reislerinin dahi bir usûlü var, bir düstur ile hükmeder. Siz hangi usûl ile bu acîb tecâvüzü yapıyorsunuz. Kanununuzu ibraz ediniz. Yoksa bazı alçak memurların keyiflerini kanun mu kabûl ediyorsunuz? Böyle hususî ibâdette kanun olmaz. …”
Medâr‑ı teessüftür ki; hem eski, hem mahrem, hem hakikatli olan İşârât-ı Seb'ada bir-iki cümleye ilişip müsâderesine ve bize suç yapmağa çalışmışlar. Hâlbuki o hakikat o kadar kuvvetlidir ki, bütün beşeriyete ve dünyaya ilân edilecek bir maslahat-ı hayat-ı ictimâiyedir.
Dünyada en büyük ahmak odur ki; dinsiz serserilerden terakkîyi ve saâdet‑i hayatiyeyi beklesin. Böyle ahmaklardan mühim bir mevkiyi işgal eden birisi demiş ki: “Biz Allah‥ Allah‥ diye diye geri kaldık. Avrupa top tüfek diye diye ileri gitti.”
“Cevabü'l‑ahmaki es-sükût” kaidesince böylelere karşı cevab, sükûttur. Fakat bazı ahmakların arkasında bedbaht gâfiller de bulunduğundan deriz ki: Ey bîçâreler! Bu dünya bir misâfirhânedir. Mâdem ölüm var, kabre girilecek. Bu hayat gidiyor, bâkî bir hayat geliyor. Bir defa top tüfek denilse, bin defa Allah‥ Allah‥ demek lâzım gelir.
Mûcib‑i hayrettir ki; Onaltıncı Lem'ada bizim lehimizde olan bir cümleyi aleyhimize çevirip o kıymetdâr menfaatli risalenin müsâderesine meyil göstermişler.
Onaltıncı Lem'adan: Harb belâsı bizim Hizmet‑i Kur'âniyemize mühim bir zarardır. Kàdir-i Külli Şey bir dakikada bulutlarla dolmuş cevv-i havayı süpürüp temizleyerek semânın berrak yüzünde ziyâdâr güneşi gösterdiği gibi, bu zulümâtlı ve rahmetsiz bulutları izâle edip hakàik-ı Şerîatı güneş gibi gösterir. O’nun rahmetinden bekleriz ki, bize pahalı satmasın. Baştakilerin başlarına akıl ve kalblerine îmân versin, o vakit kendi kendine iş düzelir.
“Mâdemki sizin elinizdeki nurdur. Nurdan zarar gelmez. Neden arkadaşlarınıza ihtiyat tavsiye ediyorsunuz?” Bu suâle karşı muhtasar cevabım şudur:
“Baştaki başların bir kısmı sarhoştur okumaz, okusa da anlamaz, yanlış mânâ verip ilişir. İlişmemek için aklı başına gelinceye kadar göstermemek lâzımdır. Onun için kardeşlerime tavsiye ediyorum ki, ihtiyat etsinler, nâ‑ehillerin ellerine hakikatleri vermesinler.” denilmektedir.
Tesettür, Kur'ânın emri ve çok kuvvetli cevabı verilmiş ve eski yazılmış ve cezayı çektirmişken yine suç yapmaları ve İhtiyar Lem'asından gayet kıymetli ve herkese menfaatli ve Rehber’de yazılmış bir hakikatin yalnız başını yazıp bir suç mevzûu diye müsâderesine yürümek gösteriyor ki; medâr‑ı tenkid bir şey bulamıyorlar.
Yirmidördüncü Lem'ada tesettür hakkında, tesettür Kur'ânın emri olduğunu izâhtan sonra: “Mesmuâtıma göre merkez‑i hükûmette çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor.” denilmektedir.
Yirmialtıncı Lem'a, ihtiyarlar hakkında; “Ankara’nın eskimiş kalesinin başına çıktım. O kale tahaccür etmiş hâdisât‑ı tarihiye sûretinde bana göründü. Benim ihtiyarlığım, kalenin ihtiyarlığı, şânlı Osmanlı Devletinin ihtiyarlığı, hilâfet saltanatının vefâtı bana gayet hazîn geldi. Firkatli bir hâlet içinde geçmiş zamanın derelerine ve gelecek zamanın tepelerine baktım. Mâzi, tesellî yerine dehşet verdi; istikbâl, benim ve emsâlimin ve nesl-i âtînin büyük ve karanlık bir kabri sûretinde göründü. Hazır günüme baktım. Ölümle bir hareket-i mezbûhânenin ızdırâbını çeken cismimin cenazesini taşıyan bir tabut sûretinde göründü.” denilmektedir.
Onlar bunu çok takdir etmeleri lâzım iken tenkid etmişler, suç mevzûu yapmışlar.
“Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye’de aldığım maaştan çoğunu sarfetmiştim. Az bir kısmını hacca gitmek için sakladım. O cüz'î para iktisad ve kanâat bereketiyle bana kâfî geldi. Yüz suyumu döktürmedi. O mübârek paradan biraz daha var.” deniliyor.
Yirmiikinci Lem'a mahrem işâretli ve en hàs ve hàlis ve sâdık kardeşlerime mahsûstur, kayıtlıdır. “Birinci İşâret: Sen ehl‑i dünyanın dünyasına karışmadığın hâlde, nedendir ki onlar her fırsatta senin âhiretine karışıyorlar? Bu suâle cevab verecek Isparta Vilâyetinin hükûmeti ve bu vilâyetin milletidir.”
Şefkat‑i îmâniyeden gelen bu masûmâne ve hàlisâne ve hayretkârâne ümîd ve arzu ve temennîyi bir suç tevehhüm edenler, elbette kendileri suçludurlar.
Said imzalı bir mektûbda; “Yedi yaşından on yaşına kadar masûm çocuklar, faytonla gezdiğim vakit, beni görünce koşuşup ellerime sarılmalarının hikmeti nedir?” diye hayret ediyordum. Birden ihtar edildi ki; “küçük masûmlar tâifesi bir hiss‑i kable'l-vukû' ile Risale-i Nurla saâdet bulacaklarını ve tehlike-i maneviyelerden kurtulacaklarını hissettiklerini anladım.” denmektedir.
Bu fıkra başta lehimde ve âhirde bir arzu ve bir temennî iken suç saymak insaftan hariçtir.
Bir kısım âyetler ve hadîslerin müttefikan bu asırda bir hakikat‑i nurâniyeye işâret ettikleri ve âhirzamanda gelecek bir müceddid-i ekberi gösterdikleri ve o gelecek zâtın ve cem'iyetinin üç vazifesinden en ehemmiyetlisi îmânı kurtarmak olduğu ve Şerîatı ihyâ ve hilâfeti tatbik gibi çok geniş dâirede hükmeden bu iki vazifesini nazara almamalarının zararsız olduğu fakat Nurun muârızlarının, hususan siyâsî tâifenin tenkidine ve hücumuna vesile olabileceği, onun için kendisinin müdakkik kardeşimizin risaleciğinin bir kısmını ve bazı cümlelerini kaldırıp ta'dil ederek göndereceği yazılıyor.
Said Nursî imzalı bir mektûbda: Dâru'l‑Fünûna inkılâb eden harbiye nezâretinin kapısındaki اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًاوَيَنْصُرَكَ اللّٰهُ نَصْرًا عَز۪يزًا hatt‑ı Kur'ânînin üzeri mermer taşlarla kapatılmışken, meydâna çıkarılması, şimdi yeniden hatt-ı Kur'ânîye bir nümûne-i müsâade ve Risale-i Nurun takib ettiği maksadına bir vesile ve üniversitenin bir Nur Medresesi olmasına işâret olarak gösterilmektedir.
Tekbiratü'l‑Hüccac mektûbumda hakikat ve izâhıma karşı tenkidlerine, Husrev’in âhirdeki hâşiyesi tam cevaptır.
Said en‑Nursî imzalı “Tekbiratü'l-Hüccac fî Arafat” başlıklı mektûbda; “Nurun ehemmiyetli bir kısım şâkirdleri pek musırrâne olarak âhirzamanda gelen Âl-i Beyt’in büyük bir mürşidi seni zannediyorlar. Sen de onların fikirlerini musırrâne kabûl etmiyorsun, çekiniyorsun. Bu bir tezâddır. Hallini isteriz.” diye sormaları sebebiyle onlara cevab olmak üzere, bundan sonra gelecek Mehdi-i Resûl’ün temsîl ettiği kudsî cemâatin şahs-ı manevîsinin üç vazifesi olduğu, bunların; îmânı kurtarmak, Hilâfet-i Muhammediye (asm) ünvânıyla Şeâir-i İslâmiyeyi ihyâ etmek ve inkılâbât-ı zamaniye ile çok ahkâm-ı Kur'âniyenin ve Şerîat-ı Muhammediye’nin (asm) kanunlarının bir derece ta'tîle uğramasıyla o zât bu vazife-i uzmâyı yapmağa çalışır. Nur şâkirdleri birinci vazifeyi tamamıyla Risale-i Nurda gördüklerinden ikinci, üçüncü vazifeleri de, buna nisbeten ikinci, üçüncü derecededir diye Risale-i Nurun şahs-ı manevîsini haklı olarak bir nev'i mehdi telâkki ediyorlar. Bir kısmı, o şahs-ı manevînin bir mümessili olan bîçâre tercümânını zannettiklerinden bazen o ismi ona da veriyorlar. Hattâ evliyânın bir kısmı, kerâmet-i gaybiyelerinde Risale-i Nuru aynı o âhirzamanın hidayet edicisi olduğu; bu, tahkîkatla, te'vil ile anlaşılır diyorlar. İki noktada bir iltibas var; te'vil lâzımdır.
Birincisi: Âhirde iki vazife, gerçi hakikat noktasında birinci vazife derecesinde değiller. Fakat Hilâfet‑i Muhammediye (asm) ve İttihâd-ı İslâm avâmda ve ehl-i siyasette, hususan bu asrın efkârında o birinci vazifeden bin derece geniş görünüyor. Gerçi her asırda hidayet edici bir nev'i mehdi ve müceddid geliyor ve gelmiş. Fakat herbiri üç vazifeden birisini bir cihette yapması itibariyle âhirzamanın büyük mehdisi ünvânını almamışlar.
İkincisi: Âhirzamanın o büyük şahsı, Âl‑i Beyt’ten olacak. Gerçi ma'nen ben Hazret-i Ali’nin (ra) bir veled-i manevîsi hükmündeyim. Ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl-i Muhammed (asm) bir mânâda hakîki Nur şâkirdlerine şâmil olmasından ben de Âl-i Beyt’ten sayılabilirim. Fakat Nurun mesleğinde hiçbir cihette benlik, şahsiyet, şahsî makamları arzu etmek, şân ve şeref kazanmak olmaz. Nurda ihlâsı bozmamak için uhrevî makàmât dahi bana verilse, bırakmağa kendimi mecbur bilirim diye yarı muvâfakat şeklinde bir cevab verilmekte ve bu mehdilik teklifi açık ve kesin olarak reddedilmemektedir.
Bu fıkradaki hâdiseler vâkıa mutâbık ve acîb bir tarzda: Beni mahzûn etmeyiniz, zemin hiddet eder dediğimden üç dakika sonra zelzele olmasını, hayret ve taaccüble tahsin etmek şefkatin iktizası olduğu hâlde, medâr‑ı tenkid olamaz.
“Dört saat ifâdesi alınıp sıkıntı çekmesinden on saat sonra, âdeta aynı zamanda iki milyon lira zarar veren maârif yangını gösterdi ki; Risale‑i Nur belâların def'ine bir vesiledir ki, Nurlara hücum edildi, belâ yol buldu, geldi.” denilmektedir.
Yüzkırkbir numaralı mektûbda: Dört buçuk saat ifâdesi alındıktan sonra, Ankara’da maârif dâiresinin ve otomobil garajının, İzmir’de bir fabrikanın, Adana’da büyük bir binanın yanmasından bahisle bunun bir tesâdüf olmadığı isbâta kalkışıldıktan sonra, “Beni Risalelerimden mahrum etmeyiniz. Yoksa hem bana, hem bu vatana yazık olur, zemin zelzele ile hiddet eder, dediğinden üç dakika sonra üç sâniye devam eden zelzele, zeminin hiddeti ve ateş ile maârif dâiresini sarması, mahkemece dört defa isbât edilen çok defa zelzelenin Risale‑i Nura ve şâkirdlerine taarruzları zamanına gelmesi tesâdüf olamaz. Risale-i Nurun bu memlekette belânın def'ine vesile olduğu çok hâdiselerle tahakkuk etmiştir.” denilmektedir.
Yüzkırkyedi numaralı mektûbda: Bu defa bize hücumların aynı zamanında kış çok hiddet etti, şiddetli soğuk ve fırtına ile havanın kızdığı gösterdi ki; hücumların durmasıyla ve Nurcuların ferâhlanmasıyla Zemherir günlerinin Nevrûz günleri gibi gülmeye başlaması… Ve maârif dâiresinin yanması küllî bir tokattır.
Tebrik ve âferin ile mukàbele edilecek bir hâle i'tirâz nazarıyla bakılmaz.
Bu defa bana mahkemede sordukları çok mânâsız suâller içinde “Ne ile yaşıyorsun?” dediler. Dedim ki: “İktisad bereketiyle. Bir vakit Isparta’da bir Ramazanda bir ekmek, bir kilo torba yoğurdu, bir kilo pirinç ile yaşayan bir adam, maîşet için dünyaya tenezzül etmez ve hediyeyi de kabûl etmeğe mecbur olmaz.” dedim.
Zübeyr’in mahkemede okuduğu müdafaası gibi, parlak medhiyesi inşâallâh onları takdir ve tahsine sevketmiş ki, taaccüble kararnâmede yazmışlar.
Zübeyr Gündüzalp’ın daktilo ile yazdığı “Gençliğimiz, hak ve hakikati öğreten ma'lûmât ve en yüksek ahlâk istiyor.” adlı bir formasında, onuncu sahifede: Risale‑i Nur yirminci asrın Müslümanlarını ve bütün insanları koyu fikir karanlığından kurtarmak için müellifinin kendi ihtiyarıyla değil, Büyük Yaratıcımızın ihtarıyla yazılmış bir şâheserdir.
Onikinci sahifede: Risale‑i Nura hizmet eden birisine denilse: Risale-i Nur yerine şu kitapları kopya et de, Ford’un servetini sana vereyim. O, Risale-i Nur satırlarından kaleminin ucunu bile kaldırmadan şöyle cevab verir: “Dünya servet ve saltanatının hepsini verseniz kabûl etmem.”
Onbeşinci sahifede: “Dürüst fikirli yazarlara bağlılığımızın derecesi yüz ise, Bediüzzaman gibi dünya ve âhiretimize rehberlik eden büyük bir şahsiyete bir kentrilyondur, sonsuzdur.”
Onikinci sahifede: “Risale‑i Nurun şahs-ı manevîsi, asrın ictimâî ve rûhî ve dinî hastalıklarını teşhîs etmiş ve müzminleşmiş ictimâî illetleri tedâvi edecek şekilde Kur'ân-ı Hakîm’in hakikatlerini İlâhî bir emirle, bu zamanda yaşayan bütün insanlara arz etmiştir.”
Kırkdördüncü sahifede: “Bediüzzaman, bu risaleleri bir sene okuyan bu zamanın mühim bir âlimi olabilir demiştir. Evet, öyledir.”
Ellidördüncü sahifede: “Risale‑i Nur okuyan hâkimlerin isabetsiz karar verdikleri görülmüyor.” denilmektedir.
Bu gelen parça tam lehimde ve ayn‑ı hakikat iken kararnâmede suç mevzûları içine konulmamalı idi.
Ahmed Feyzi’nin eserinin bir kısmını ta'dil ettiğini fakat bir kısmının da aceleye geldiğinden ta'dil edemeden gönderdiğini, “Dine ve terbiye‑i Muhammediye’ye (asm) zehir diyen Saraçoğlu’nu bırakıp, hakikat-i Kur'âniyeyi güneş gibi gösteren Sirâcü'n-Nur ile münâkaşa etmek, onun müsâderesine yardım etmek demek olduğunu beyân ediyoruz.” denmektedir.
Mahkemeye tarihsiz ibraz ettiği bir müdafaasında neticeten: Kendisinin ve şâkirdlerinin siyasetle iştigâl etmediklerini, tecâvüz olarak gösterilen yazıların mahrem olduklarını, vicdân ve tefekkür hürriyeti mevcûd olduğunu, bunların bazı kanunları tenkid mâhiyetinde de görünse suç teşkil etmeyeceğini, ele alınan birçok risalelerin eskiden yazılmış olduğunu, bilirkişi tedkîkàtından geçerek zararsız bulunduklarının tesbit olunduğunu evvelce de Eskişehir Mahkemesinde bunlardan dolayı mahkûmiyet kararı verildiği gibi, Denizli Mahkemesinde de berâet ettiklerini, artık bir daha aynı suçtan dolayı mahkeme edilmelerinin doğru olmadığını, kendisinin ve gerekse Nur şâkirdlerinin şimdiye kadar âsâyişi bozacak hareketlerde bulunmadıklarını, Beşinci Şuâ’da isim tasrîh etmemesine ve maksadının sâdece ihbardan ibaret olmasına göre bunların da bir suç teşkil etmeyeceğini ileri sürerek savunmuştur.
Bu nümûnelere daha kıyâs edilsin…
Said Nursî