بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık, Hàlis, Sebatkâr, Fedâkâr Kardeşlerim!
Evvelâ: Sırr‑ı اِنَّٓا اَعْطَيْنَا hiç yanımda bulunmadığının sebebi, eski zamanda iki hiss‑i kable'l-vukû'umda bir iltibas olmuş.
Birincisi: Bir hiss‑i kable'l-vukû' ile yalnız vatanımızda dehşetli bir hâdiseyi ve zâlimlerin musîbetini hissettim. Hâlbuki büyük dâirede, zemin yüzünde, haber verdiğimiz gibi oniki sene sonra aynen o sırr-ı azîm görüldü. Benim istihrâcımı gerçi zâhiren bir parça tağyîr etti. Fakat hakikat cihetinde pek doğru ve ayn-ı hakikat meydâna çıktı. Bunun için o risaleyi yanımda bulundurmuyorum ve başkalarına vermiyorum.
İkincisi: Kırk sene evvel tekrarla derdim: Bir nur göreceğiz. Büyük müjdeler verdim. O nuru büyük dâire‑i vataniyede zannederdim. Hâlbuki o nur, Risale-i Nur idi. Nur Şâkirdleri’nin dâiresini, umum vatan ve memleket siyâsî dâiresi yerinde tahmin edip sehiv etmiştim.