Onaltıncı Mektûb’un Zeyli
بِاسْمِهِ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Ehl‑i dünya, sebebsiz, benim gibi âciz, garîb bir adamdan tevehhüm edip binler adam kuvvetinde tahayyül ederek, beni çok kayıtlar altına almışlar. Barla’nın bir mahallesi olan Bedre’de ve Barla’nın bir dağında, bir-iki gece kalmaklığıma müsâade etmemişler. İşittim ki, diyorlar: “Said ellibin nefer kuvvetindedir, onun için serbest bırakmıyoruz.”
Ben de derim ki: Ey bedbaht ehl‑i dünya! Bütün kuvvetinizle dünyaya çalıştığınız hâlde, neden dünyanın işini dahi bilmiyorsunuz? Dîvâne gibi hükmediyorsunuz. Eğer korkunuz şahsımdan ise, ellibin nefer değil, belki bir nefer, elli defa benden ziyâde işler görebilir. Yani, odamın kapısında durup, bana “çıkmayacaksın” diyebilir.
Eğer korkunuz, mesleğimden ve Kur'ân’a ait dellâllığımdan ve kuvve‑i maneviye-i îmâniyeden ise, ellibin nefer değil, yanlışsınız! Meslek itibariyle elli milyon kuvvetindeyim, haberiniz olsun! Çünkü Kur'ân-ı Hakîm’in kuvvetiyle sizin dinsizleriniz dâhil olduğu hâlde, bütün Avrupa’ya meydân okuyorum. Bütün neşrettiğim envâr-ı îmâniye ile, onların fünûn-u müsbete ve tabiat dedikleri muhkem kalelerini zîr ü zeber etmişim. Onların en büyük dinsiz feylesoflarını hayvandan aşağı düşürmüşüm. Dinsizleriniz dahi içinde bulunan bütün Avrupa toplansa, Allah’ın tevfikiyle beni o mesleğimin bir mes'elesinden geri çeviremezler; inşâallâh mağlûb edemezler!‥
Mâdem böyledir, ben sizin dünyanıza karışmıyorum, siz de benim âhiretime karışmayınız! Karışsanız da beyhûdedir.
Takdir‑i Hudâ kuvve-i bâzû ile dönmez
Bir şem'a ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.
Benim hakkımda, müstesnâ bir sûrette, pek ziyâde ehl‑i dünya tevehhüm edip, âdeta korkuyorlar. Bende bulunmayan ve bulunsa dahi siyâsî bir kusur teşkil etmeyen ve ittihama medâr olmayan şeyhlik, büyüklük, hânedân, aşîret sâhibi, nüfûzlu, etbâ'ı çok, hemşehrileriyle görüşmek, dünya ahvâliyle alâkadar olmak, hattâ siyasete girmek, hattâ muhâlif olmak gibi bende bulunmayan emirleri tahayyül ederek evhâma düşmüşler. Hattâ hapiste ve hariçteki, yani kendilerince kàbil-i afv olmayanların dahi aflarını müzâkere ettikleri sırada, beni âdeta herşeyden men'ettiler. Fenâ ve fânî bir adamın, güzel ve bâkî şöyle bir sözü var:
Zulmün; topu var, güllesi var, kal'ası varsa;
Hakkın da; bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır.
Ben de derim:
Ehl‑i dünyanın hükmü var, şevketi var, kuvveti varsa;
Kur'ânın feyziyle, hàdiminde de:
Şaşırmaz ilmi, susmaz sözü vardır,
Yanılmaz kalbi, sönmez nuru vardır.
Çok dostlarla beraber bana nezâret eden bir kumandan, mükerreren suâl ettiler:
“Neden vesika için müracaat etmiyorsun? İstid'a vermiyorsun?”
Elcevab: Beş‑altı sebeb için müracaat etmiyorum ve edemiyorum.
Birincisi: Ben ehl‑i dünyanın dünyasına karışmadım ki onların mahkûmu olayım, onlara müracaat edeyim. Ben, kader-i İlâhî’nin mahkûmuyum; ve ona karşı kusurum var, ona müracaat ediyorum.
İkincisi: Bu dünya çabuk tebeddül eder bir misâfirhâne olduğunu yakìnen îmân edip bildim. Onun için, hakîki vatan değil, her yer birdir. Mâdem vatanımda bâkî kalmayacağım, beyhûde ona karşı çabalamak, oraya gitmek, bir şeye yaramıyor. Mâdem her yer misâfirhânedir; eğer misâfirhâne sâhibinin rahmeti yâr ise, herkes yârdır, her yer yarar. Eğer yâr değilse, her yer kalbe bârdır ve herkes düşmandır.
Üçüncüsü: Müracaat kanun dâiresinde olur. Hâlbuki bu altı senedir bana karşı muâmele, keyfî ve fevkalkanundur. Menfîler Kanunuyla bana muâmele edilmedi. Hukuk‑u medeniyetten ve belki hukuk-u dünyeviyeden iskàt edilmiş bir tarzda bana baktılar. Bu fevkalkanun muâmele edenlere, kanun nâmına müracaat mânâsız olur.
Dördüncüsü: Bu sene buranın müdürü, benim nâmıma, Barla’nın bir mahallesi hükmünde olan Bedre Karyesinde, tebdil‑i hava için birkaç gün kalmağa dair müracaat etti; müsâade etmediler. Böyle ehemmiyetsiz bir ihtiyacıma cevab-ı red verenlere nasıl müracaat edilir? Müracaat edilse, zillet içinde fâidesiz bir tezellül olur.
Beşincisi: Haksızlığı hak iddia edenlere karşı hak da'vâ etmek ve onlara müracaat etmek, bir haksızlıktır; hakka karşı bir hürmetsizliktir. Ben bu haksızlığı ve hakka karşı hürmetsizliği irtikâb etmek istemem vesselâm!
Altıncı Sebeb: Bana karşı ehl‑i dünyanın verdikleri sıkıntı, siyaset için değil; çünkü onlar da bilirler ki, siyasete karışmıyorum, siyasetten kaçıyorum. Belki bilerek veya bilmeyerek zındıka hesabına, benim dine merbûtiyetimden beni tâzib ediyorlar. Öyle ise, onlara müracaat etmek; dinden pişmanlık göstermek ve meslek-i zındıkayı okşamak demektir.
Hem ben onlara müracaat ve dehàlet ettikçe, âdil olan kader‑i İlâhî, beni, onların zâlim eliyle tâzib edecektir. Çünkü; onlar diyânete merbûtiyetimden beni sıkıyorlar. Kader ise, benim diyânette ve ihlâsta noksaniyetim var, ara sıra ehl-i dünyaya riyâkârlıklarımdan için beni sıkıyor. Öyle ise, şimdilik şu sıkıntıdan kurtuluşum yok. Eğer ehl-i dünyaya müracaat etsem, kader der: “Ey riyâkâr! Bu müracaatın cezasını çek!” Eğer müracaat etmezsem, ehl-i dünya der: “Bizi tanımıyorsun, sıkıntıda kal!”
Yedinci Sebeb: Ma'lûmdur ki, bir memurun vazifesi, hey'et‑i ictimâiyeye muzır eşhâsa meydân vermemek ve nâfi'lere yardım etmektir. Hâlbuki beni nezâret altına alan memur, kabir kapısına gelen, misâfir bir ihtiyar adama لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ’daki îmânın latîf bir zevkini izâh ettiğim vakit, – bir cürm‑ü meşhûd hâlinde beni yakalamak gibi – çok zaman yanıma gelmediği hâlde, o vakit güyâ bir kabahat işliyorum gibi yanıma geldi. İhlâs ile dinleyen o bîçâreyi de mahrum bıraktı; beni de hiddete getirdi. Hâlbuki burada bazı adamlar vardı, o onlara ehemmiyet vermiyordu. Sonra edebsizliklerde ve köydeki hayat-ı ictimâiyeye zehir verecek sûrette bulundukları vakit, onlara iltifat etmeye ve takdir etmeye başladı.
Hem ma'lûmdur ki: Zindânda yüz cinayeti bulunan bir adam, nezârete memur zâbit olsun, nefer olsun, her zaman onlarla görüşebilir. Hâlbuki bir senedir, hem âmir, hem nezârete memur hükûmet‑i milliyece iki mühim zât kaç defa odamın yanından geçtikleri hâlde, kat'a ve asla ne benim ile görüştüler ve ne de hâlimi sordular. Ben evvel zannettim ki, adâvetlerinden yanaşmıyorlar. Sonra tahakkuk etti ki, evhâmlarından‥ güyâ ben onları yutacağım gibi kaçıyorlar.
İşte şu adamlar gibi eczâsı ve memurları bulunan bir hükûmeti, hükûmet diyerek merci' tanıyıp müracaat etmek, kâr‑ı akıl değil; beyhûde bir zillettir.
Eski Said olsaydı Antere gibi diyecekti: مَاءُ الْحَيَاةِ بِذِلَّةٍ كَجَهَنَّمَ ❋ وَجَهَنَّمُ بِالْعِزِّ فَخْرُ مَنْزِل۪ي
Eski Said yok. Yeni Said ise, ehl‑i dünya ile konuşmayı mânâsız görüyor. “Dünyaları başlarını yesin! Ne yaparlarsa yapsınlar! Mahkeme‑i Kübrâ’da onlarla muhâkeme olacağız!” der, sükût eder.
Adem‑i müracaatımın sebeblerinden,
Sekizincisi: “Gayr‑ı meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz bir adâvet olduğu” kaidesince, âdil olan kader-i İlâhî, lâyık olmadıkları hâlde meylettiğim şu ehl-i dünyanın zâlim eliyle beni tâzib ediyor. Ben de bu azâba müstehakım deyip sükût ediyordum. Çünkü, Harb-i Umumî’de gönüllü alay kumandanı olarak iki sene çalıştım, çarpıştım, ordu kumandanı ve Enver Paşa takdirâtı altında kıymetdâr talebelerimi, dostlarımı fedâ ettim. Yaralanıp esir düştüm. Esâretten geldikten sonra, “Hutuvât‑ı Sitte” gibi eserlerimle kendimi tehlikeye atıp, İngilizlerin İstanbul’a tasallutu altında, İngilizlerin başlarına vurdum. Şu beni işkenceli ve sebebsiz esâret altına alanlara yardım ettim. İşte onlar da bana, o yardım cezasını böyle veriyorlar. Üç sene Rusya’da esâretimde çektiğim zahmet ve sıkıntıyı, burada, bu dostlarım bana üç ayda çektirdiler.
Hâlbuki Ruslar, beni Kürd Gönüllü Kumandanı sûretinde, Kazakları ve esirleri kesen gaddâr adam nazarıyla bana baktıkları hâlde, beni dersten men'etmediler. Arkadaşım olan doksan esir zâbitlerin kısm‑ı ekserîsine ders veriyordum. Bir defa Rus kumandanı geldi, dinledi. Türkçe bilmediği için siyâsî ders zannetti, bir defa beni men'etti; sonra yine izin verdi. Hem aynı kışlada bir odayı câmi yaptık. Ben imâmlık yapıyordum. Hiç müdâhale etmediler; ihtilâttan men'etmediler; beni muhâbereden kesmediler.
Hâlbuki bu dostlarım güyâ vatandaşlarım ve dindaşlarım ve onların menfaat‑i îmâniyelerine uğraştığım adamlar hiçbir sebeb yok iken, siyasetten ve dünyadan alâkamı kestiğimi bilirlerken, üç sene değil, belki beni altı sene sıkıntılı bir esâret altına aldılar, ihtilâttan men'ettiler; vesikam olduğu hâlde, dersten, hattâ odamda hususî dersimi de men'ettiler, muhâbereye sed çektiler. Hattâ vesikam olduğu hâlde, kendim tamir ettiğim ve dört sene imâmlık ettiğim mescidimden beni men'ettiler. Şimdi dahi cemâat sevâbından beni mahrum etmek için, dâimî cemâatim ve âhiret kardeşlerim, mahsûs üç adama dahi imâmet etmemi kabûl etmiyorlar.
Hem istemediğim hâlde, birisi bana iyi dese, bana nezâret eden memur kıskanarak kızıyor, “nüfûzunu kırayım” diye vicdânsızcasına tedbirler yapıyor, âmirlerinden iltifat görmek için beni tâciz ediyor.
İşte böyle vaziyette bir adam, Cenâb‑ı Hak’tan başka kime müracaat eder? Hâkim, kendi müddeî olsa, elbette ona şekvâ edilmez. Gel sen söyle, bu hâle ne diyeceğiz? Sen ne dersen de. Ben derim ki; bu dostlarım içinde çok münâfıklar var. Münâfık kâfirden eşeddir. Onun için, kâfir Rus’un bana çektirmediğini çektiriyorlar…
Hey bedbahtlar! Ben size ne yaptım ve ne yapıyorum! Îmânınızın kurtulmasına ve saâdet‑i ebediyenize hizmet ediyorum! Demek hizmetim; hàlis, Lillâh için olmamış ki aksü'l-amel oluyor. Siz ona mukâbil, her fırsatta beni incitiyorsunuz!‥ Elbette mahkeme-i kübrâ’da sizinle görüşeceğiz!‥ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُنِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ derim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يSaid Nursî