بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Garîb ve latîf iki hâlimi beyân etmek lâzım geldi.
Birincisi: Benim tecrid‑i mutlakta sizin gibi canımdan ziyâde sevdiğim kardeşlerimle serbest görüşemediğimde bir inâyet-i İlâhiye ve bir maslahat bulunduğu kalbime ihtar edildi. Çünkü elli lirayı sarfedip görüşmek için Emirdağı’na gelerek elli dakika, bazı on dakika, bazı hiç görüşmeden giden çok âhiret kardeşlerimiz, birer bahâne ile kendilerini bu Medrese-i Yûsufiye’ye atacaklardı. Benim dar vaktim ve inzivadan gelen hâlet-i rûhiyem bıraksa, o fedâkâr dostlara tam sohbet etmeğe Hizmet-i Nuriye müsâade etmezdi.
İkincisi: Bir zaman meşhûr bir allâmeyi, harbin müteaddid cebhesinde cihada gidenler görmüşler, ona demişler… O da demiş: “Bana sevâb kazandırmak ve derslerimden ehl‑i îmâna istifade ettirmek için benim şeklimde bazı evliyâlar benim yerimde işler görmüşler.” Aynen bunun gibi, Denizli’de câmilerde beni gördükleri hattâ resmen ihbar edilmiş ve müdür ve gardiyana aksetmiş. Bazıları telâş ederek, “Kim ona hapishâne kapısını açıyor?” demişler. Hem burada dahi aynen öyle oluyor.
Hâlbuki benim çok kusurlu, ehemmiyetsiz şahsiyetime pek cüz'î bir hàrika isnâdına bedel, Risale‑i Nurun hàrikalarını isbât edip gösteren Sikke‑i Gaybî Mecmuası yüz derece, belki bin derece ziyâde Nurlara i'timâd kazandırır ve makbûliyetine imza basar. Hususan Nurun kahraman talebeleri, hakikaten hàrika hâlleri ve kalemleriyle imza basıyorlar.
Said Nursî