بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Diyânet Riyâsetindeki ehl‑i vukûfa bir teşekkürnâme ve tedkiklerindeki cüz'î ve cevabı zâhir ve verilmiş tenkidlerine tashihle yardım etmek için üç noktayı beyân edeceğim.
Birincisi
Üç cihetle o âlimlere teşekkür ederim. Şahsım itibariyle minnetdârım.
Birincisi: Sirâcü'n‑Nur Mecmuasının Beşinci Şuâ’dan başka onüç parçasını takdirkârâne hülâsa etmeleridir.
İkincisi: Medâr‑ı ittihamımız olan, tarîkatçılık ve cem'iyetçilik ve emniyeti ihlâl bahânelerini reddetmeleridir.
Üçüncüsü: Benim mahkemedeki da'vâmı tasdikleridir. Yani, mahkemeye dedim: Kusur varsa bütün o kusur benimdir. Nur talebeleri hàlis ve masûm olup îmânları için Nurlara çalışmışlar. İşte o ehl‑i vukûf dahi Nurcuları kurtarıyorlar. Bütün kusuru bana veriyorlar. Ben de onlara, Allah sizden râzı olsun derim. Yalnız, merhum Hasan Feyzi ve merhum Hâfız Ali’yi ve o iki mübârek şehîdin sisteminde ve vârislerinden iki-üç zâtı benim suçuma şerîk etmişler. Fakat bir cihette sehvetmişler. Çünkü o zâtlar, kusurda değil, belki hizmet-i îmâniyede benden ileri ve benim hatâlarımdan müberrâ olarak zaafiyetime merhameten inâyet-i İlâhiye tarafından bana yardımcı verilmişler.
İkinci Nokta
O ehl‑i vukûf, Beşinci Şuâ’daki rivâyetlerin bir kısmına zaîf ve bir kısmına mevzu' demişler ve te'villerinin bir kısmına yanlış demişler ki; bu Afyon’da aleyhimizde iddianâme o tarzda yazılmış ve onbeş sahifede seksenbir yanlış yaptığını bir cedvelde isbât etmişiz. Muhterem ehl-i vukûf o cedveli görsünler. Bir tek nümûnesi şudur:
İddiacı demiş: “Bütün te'villeri yanlıştır ve o rivâyetler, ya mevzu' veya zaîftir.”
Biz dahi deriz: Te'vil demek, yani bu mânâ bu hadîsten murad olmak mümkündür, muhtemeldir demektir. Mantıkça o mânânın imkânını reddetmek ise, muhâliyetini isbât etmek ile olur. Hâlbuki o mânâ, göz ile göründüğü ve tahakkuk ettiği gibi, hadîsin mânâ‑yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferd olması bilmüşâhede mu'cizâne bir lem'a-i ihbar-ı gaybîyi, bu asrın gözüne gösterdiğinden, hiçbir cihetle kàbil-i inkâr ve i'tirâz olamaz. Hem o “bütün rivâyetler, mevzu'dur veya zaîftir” iddiacının demesi üç vecihle yanlış olduğu, cedvelde isbât edilmiş.
Birisi: Bir milyon hadîsi hıfzına alan İmâm‑ı Ahmed İbn-i Hanbel ve beşyüzbin hadîsi hıfzeden İmâm-ı Buhârî’nin cesâret edemedikleri ve o nefyin isbâtı kàbil olmadığı ve bütün hadîs kitaplarını görmediği ve ümmetin ekseriyeti her asırda o rivâyetlerin mânâlarının zuhûrlarını veya o küllînin bir ferdini görmesini bekledikleri ve ümmetçe telâkki-i bilkabûl derecesine yakınlaşmış ve ayn-ı hakikat bazı nümûne ve ferdleri meydâna çıkıp görüldüğü hâlde, o rivâyetleri külliyetle inkâr etmek on cihetle hatâdır.
İkinci vecih: Mevzu'dur mânâsı: Bu rivâyet an'aneli, senedli hadîs değil demektir. Yoksa mânâsı yanlıştır demek değildir. Mâdem ümmette, hususan ehl‑i hakikat ve keşf ve bir kısım ehl-i hadîs ve ehl-i ictihâd kabûl edip mânâlarının vukû'larını beklemişler. Elbette o rivâyetlerin durûb-u emsâl gibi umuma bakan hakikatleri vardır.
Üçüncü vecih: Hangi mes'ele veya rivâyet var ki, meşrebleri, mezhebleri muhtelif âlimlerin bir kitabında ona i'tirâz edilmesin. Meselâ; İslâm içinde birkaç deccâl geleceğine dair rivâyetlerden birisi bu Hadîs‑i Şerîf, sarîh bir sûrette Cengiz ve Hülâgu fitnesinden haber verir. لَنْ تَزَالَ الْخِلَافَةُ ف۪ي وُلْدِ عَمّ۪ي صِنْوِ اَبِي الْعَبَّاسِ حَتّٰى يُسَلِّمُوهَا اِلَى الدَّجَّالِ
Yani: “Uzun zaman Hilâfet‑i Abbâsiye devam edecek, sonra o saltanat deccâl eline geçecek” diye, beşyüz seneden sonra İslâm içine bir deccâl gelecek, o hilâfeti bozacak gibi ki; eşhâs‑ı âhirzamandan çok rivâyetler haber verdikleri hâlde, mezhebi ayrı veya fikri müfrit bir kısım ehl-i ictihâd kabûl etmemişler, mevzu' veya zaîftir demişler. Her ne ise‥ şimdi bu uzun kıssayı kısa kesmeme sebeb Risale-i Nur ile alâkadar ve Nurlara hücumun aynı zamanında zeminin hiddetini gösteren dört büyük zelzelenin tevâfuku gibi bu cevabı yazdığım aynı saatte burada iki şiddetli zelzele vukû' buldu. Şöyle ki:
Akşamda elime verilen ehl‑i vukûfun raporundaki ameliyât-ı cerrâhiyenin yaralarından elîm bir te'sir ve temâssızlıktan hazîn bir zahmetle kendim perîşan kalemimle yazmaktan teellüm hissederken, iki zelzelenin tevâfukudur. Evet sekiz ay tecrid ve sıkıntılar içinde en ziyâde güvendiğim ve raporlarıyla imdâdıma yetişmelerini beklediğim Diyânet Riyâseti dâiresinden gelen raporu akşamdan aldım. Bu sabah bildim ki; pek ehemmiyetsiz şeylerle imdâdıma değil, belki iddiacıya yardım ederek: “Geçen dört zelzeleler Nurun kerâmetlerindendir, Said demiş.” dediklerini gördüm. Cetvelde yazdığım gibi: Nurlar, sadaka‑i makbûle misillû belâların def'ine bir vesiledir, ne vakit Nurlara hücum edilse, musîbetler fırsat bulup gelirler ve bazen de zemin hiddet eder, diye yazmağa niyet ederken burada iki şiddetli zelzele beni o bahsi yazmaktan vazgeçirdi. Onu bırakıp üçüncü noktaya geçiyorum.
Üçüncü Nokta
Ey müdakkik ve hakikatli ve insaflı ehl‑i vukûf âlimlerimiz! Eskiden beri ehl-i ilim mâbeyninde bir makbûl âdet-i müstemirreye binâen yeni te'lif edilen güzel kitapların âhirlerinde başkaların o kitaba medhiyeleri ve takrizleri ve mübâlağâne ve bazen müfritâne senâları yazılıp neşredildiği ve müellif kemâl-i memnuniyetle o takrizcilere minnetdâr olduğu ve rakìbleri dahi onu hodfürûşlukla ittiham etmedikleri hâlde, Nurun bir kısım hàs ve hàlis şâkirdlerinin ve merhum Hasan Feyzi ve şehîd Hâfız Ali tarzında yazdıkları takrizleriyle aleyhime şiddetli hücum eden pek çok insafsız muârızlara karşı aczime, zaafıma, garîbliğime, kimsesizliğime yardım ve Nurlara muhtaçları teşvik fikriyle olan medhiyelerini bütün bütün reddetmediğimi ve şahsıma ait kısmını Nurlara çevirdiğimi bir hodfürûşluk telâkki etmenizi kemâl-i dikkatinize ve tahkîkî ilminize ve şefkatkârâne muâvenetinize ve insafınıza yakıştıramadığımdan müteessir oldum. Ve o medhiyeleri yazan sâfî arkadaşlarımın hiç siyaseti düşünmeyerek riyâzî bir hesabla: “Mânâ‑yı işârî külliyetinin bir mâsadakı ve cüz'î bir ferdi bu zamanda Risale-i Nurdur.” demelerine hatâ denilmez. Çünkü, zaman tasdik ediyor. Haydi çok mübâlağa veya hatâ dahi olsa, ilmî bir hatâdır. Herkes kendi kanâatini yazabilir. Acaba, Şerîatta oniki mezheb; hususan Hanefî, Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî Mezheblerinde ve yetmişe yakın ilm‑i kelâm ve usûlü'd-din dâiresindeki allâmelerin fırkalarında ne kadar ayrı ayrı kanâatler ve fikirler kitaplara yazılmış bilirsiniz. Hâlbuki bu zaman kadar, hiçbir zaman, din âlimlerinin ittifakına ve münâkaşa etmemesine muhtaç olmamış. Şimdilik teferruâttaki ihtilâfı bırakmağa ve medâr‑ı münâkaşa etmemeğe mecburuz.
Ehl‑i Vukûfun İnsaflı Hocalarından Üç Suâlim Var:
Birisi: Bir adam, diğer bir adamı sâfî bir niyetle onu medhetmekle mes'ûl olur mu? Hususan o istemediği, elinden geldiği kadar o medihleri ya red veya başkasına çevirdiği ve o hàlis dostunu kaçırmamak için onu tekdir etmeyip, medhini yüz derece haddimden fazladır diye sükût ile mukàbele etmesi hiç hodfürûşluk sayılır mı?
İkinci Suâl: Acaba ortalıkta din aleyhinde bu dehşetli hücumlar ve dağ gibi dinî mes'eleler içinde Nur şâkirdlerinden bir hakikat âşıkı, zararsız ve cüz'î bir hatâ‑yı ilmî ve yanlış bir kanâati cihetinde böyle tekdir ve tezyife müstehak olur mu? Siz gibi üstadlardan, – medhiye yazan talebe – şefkatle hatâsını ihtar beklerken, böyle adliye eliyle tokatlamak câiz olur mu?
Üçüncü Suâl: Bu yirmi senedir hadsiz muârızlara karşı sarsılmayan ve yüzbinler muhtaçların îmânlarını kuvvetlendiren Risale‑i Nura bir-iki mes'ele için bu tarz tenkidiniz yakışır mı? Hem o müdakkik âlimlere bunu hatırlatıyorum ki; raporlarında, Ahmed Feyzi’nin medhiyesinin başında bir mektûbumu görmelerinden, güyâ o medihleri ben kendime yapmışım gibi tenkid ediyorlar. Hâlbuki, o mektûbum benim şahsımın hakkındaki medihlerini kabûl etmemek ve kaldırmak için idi ki, bir kısmını kaldırdım. Bir kısmını da ta'dil edecektim. Fakat acele edip tam yapmadan o mektûbu bir kardeşime göndermiştim. Onlar dahi o mahrem medhiyenin başına koyup hususî bir zâta gönderdikleri zaman hükûmetin eline geçmiş. Acaba böyle hususî takriz ve sırf ilmî ve bir kanâat-ı vicdâniye ve mahrem arkadaşların mâbeyninde ve sonra tam ta'dil etmek fikriyle bir meşveret tarzında gezmesi, bu şiddetli i'tirâza müstehak olur mu? Hem kırmızı ve siyah cildli iki mecmuacık, arkadaşlara hususî ve tebrik ve teşvik ve taltif için yazılmış bazı hususî mektûblardır. Her nasılsa bir-iki zât, merak edip zâyi' olmasın diye, bir deftere toplamış. Taharrîde zâbıta eline geçmiş. Acaba böyle mektûblardan ahkâm çıkarmak ve suâl ve cevaba medâr etmek ve siyasete temâs ettirmeğe çalışmağa hiç ihtiyaç var mı? Kur'ân’a hücum eden dehşetli ejderhaları görmüyor, bakmıyor, sineklerin ısırmasıyla uğraşıyor gibi olmaz mı?
Dini ve terbiye‑i Muhammediye’yi zehir diyen Saraçoğlu’nu bırakıp, hakikat-i Kur'âniyeyi güneş gibi gösteren ve nev'-i beşerin yaralarına tam tiryâk olduğunu isbât eden Sirâcü'n‑Nur ile münâkaşa ederek, Nurun o mecmuasının âhirine ilhâk edilen bir risalede zaîf hadîslerin te'villeri var diye, o mecmuanın müsâderesine yardım etmek çıkmaz mı? Bizler siz gibi zâtlardan yaralarımıza merhem sürmek ve ferâsetinizle yardım bekler ve cüz'î tenkidlerinizden gücenmeyiz.
MevkufSaid Nursî