Lâhika
Sorgu hâkimliğinin son tahkîkat kararnâmesinin arkasında denilmiş ki: “Hey'et‑i vekile Mu'cizât-ı Kur'âniye’yi yani, yalnız Yirmibeşinci Söz Risalesini; üç âyetin medeniyete karşı beyânâtı, şimdiki kanun-u medeniyete uygun gelmediği bahânesiyle resmen dağılmasının yasak edilmesine ve toplanmasına dört ay evvel bir karar vermiş.” diye yazılı gördüm.
Buna cevaben: Mu'cizât‑ı Kur'âniye şimdi Zülfikàr’dadır ve Zülfikàr’ın dörtyüze yakın sahifesinden yalnız iki sahifesinde otuz sene evvel medeniyetin Kur'ân’a karşı tenkidlerine i'tirâz edilmez bir tarzda cevab verilen ve üç eski risalelerimde bulunan üç âyetin tefsiridir. Biri; tesettür-ü nisvân hakkındaki âyet, ikincisi; irsiyet hakkında فَلِاُمِّهِ السُّدُسُ üçüncüsü; yine irsiyet hakkında فَلِلذَّكَرِ مِثْلُ حَظِّ الْاُنْثَيَيْنِ âyetlerindeki hakikatlerin hikmetini, feylesofları ilzam edecek bir sûrette iki sahifeyi yirmi sene evvel ve başka risalelerimde otuz sene evvel yazdığım hâlde, bugün yazılmış gibi tevehhümüyle dörtyüz sahife Zülfikàr yasak edilmesinin yerine o iki sahifeyi Zülfikàr’dan çıkarıp kitabımızı bize iâde etmek kanunen hakkımızdır. Nasıl bir mektûbda zararlı bir‑iki kelime bulunsa; o kelimeler kaldırılır, mütebâkisinin neşrine izin verilir. Bu kabîlden mahkeme-i âdilenizden bu hakkımızı isteriz.
Bir ay evvel bize verilen kırk sahifelik iddianâmeyi birisi yanıma gelip bana okumaya imkân bulamadığından, bugün onbir Haziran’da yeni olarak iddianâmeyi bana okudular. Ben dinledim. Gördüm ki, size yazdığım iki ay evvel i'tirâznâmem, bir aya yakın evvelde i'tirâznâmemin tetimmesi ve lâhikası, hem Ankara’nın altı makàmâtına, hem makamınıza da verilmiş. İşte bu i'tirâznâme, o iddianâmeyi esâsıyla kesiyor ve reddediyor. Yeniden iddianâmeye karşı i'tirâznâme yazmağa hiç lüzum görmüyorum. Yalnız iki‑üç noktayı makam-ı iddiaya hatırlatmak nev'inden derim ki:
Ben iddianâmeyi nazar‑ı itibara alıp cevab vermediğimin sebebi, bizi berâet ettiren üç âdil mahkemenin haysiyetini kırmamak ve ihanet etmemek içindir. Çünkü o mahkemeler, şimdi iddianâmedeki esâsları tamamıyla inceden inceye tedkikten sonra bize berâet vermişler. Onların berâetini hiçe saymak, adliyenin şerefine ilişmektir.
İkinci Nokta: Makam‑ı iddia cerbezesiyle binler mesâil içinde, bir-iki mes'eleye, hâtırımıza gelmeyen bazı mânâlar vererek bizi ittiham ediyor. Hâlbuki o mesâiller Nurun büyük mecmualarında var. Mısır Câmiü'l-Ezher ulemâsı ve Şam-ı Şerîf büyük âlimleri ve Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’nin müdakkik hocaları ve Haleb ve sâire, hususan Diyânet Riyâsetinin muhakkìk âlimleri onları görüp kemâl-i takdirle tahsin ve tasdik ettikleri hâlde, hocavâri ve âlimâne bazı ilmî i'tirâzları bu iddianâmede hayretle ve taaccüble gördüm. Haydi bazı yanlışlarım bulunsa bile binler âlimlerin görmedikleri veya ilişmedikleri i'tirâznâmedeki o yanlışlar hakîki olsa da, bir suç olamaz, yalnız ilmî bir hatâ olabilir.
Hem üç mahkeme bütün Risale‑i Nuru ve bizleri berâet ettirdi. Yalnız Eskişehir Mahkemesi bir tesettür-ü nisvân mes'elesine dair Yirmidördüncü Lem'anın onbeş kelimesini sebeb gösterip bana ve yüzde onbeş arkadaşıma hafifçe bir ceza verdi. Size takdim ettiğim tetimme-i i'tirâzımda üçyüzelli bin tefsirin hükmüne ittibâ' ile o tefsirim için mahkûmiyetimi, rû-yi zeminde adâlet varsa o hükmü kabûl etmez diye yazmışım. Makam-ı iddia bin dereden su getirir gibi yirmi seneden beri yazılan kitab ve mektûbların bazı cümlelerini zekâvetiyle aleyhimize çevirmeğe çalışmış. Hâlbuki bu noktada bizi berâet ettiren üç değil belki beş-altı mahkeme bu mevhûm suçta bize şerîk oluyorlar. Ben o âdil mahkemelerin haysiyetine ilişmemek lâzım geliyor diye makam-ı iddiaya hatırlatıyorum.
Üçüncüsü: Ölmüş gitmiş, hükûmetten alâkası kesilmiş ve inkılâbdaki bazı kusurâta sebeb olmuş bir reise, sarîhan tenkid ve i'tirâz da olsa kanunen bir suç olamaz. Hâlbuki sarâhat değil, o kendi cerbezesiyle küllî beyânâtımızı ona tatbik etmiş. O mahrem ve herkese bildirmediğimiz mânâları izhâr ve teşhîr edip umumun nazar‑ı dikkatini celbediyor. Eğer onda bir suç varsa, o makam-ı iddia suçlu olur. Çünkü, halkı teşvik edip o mânâlara nazar-ı dikkati celbediyor.
Dördüncüsü: Üç mahkeme cem'iyet noktasında bize kat'î berâet verdiği hâlde yine eski nakarât gibi gizli cem'iyet vehmine bin dereden su toplamak gibi emâreler araştırmış. Hâlbuki siyâsî ve vatan ve millete zararlı olan müteaddid cem'iyetler varken, onlara müsâade ve müsâmahakârâne bakmak ile beraber, bizim gibi binlerle şâhidlerin ve emârelerin şehâdetleriyle ve altı vilâyetin ilişmemeleriyle sâbit olan Nur Talebelerinin ders arkadaşlıklarına ve sırf vatan ve millet ve din menfaatine ve saâdet‑i dünyeviye ve uhreviye hesabına ve hariçten ve dâhilden gelen ifsad cereyanlarına karşı mücâhidâne tesânüdlerine gizli cem'iyet nâmını vermek ve yirmi senede yüzbinler Risale-i Nur şâkirdlerinin emniyeti ihlâle dair hiçbir vukûâtları kaydedilmediği hâlde, “Dini âlet ederek emniyeti ihlâle halkı teşvik ediyor.” diye makam-ı iddia onları ittiham etmesi, değil nev'-i beşeri, belki zemini de hiddete getirip o ittihamı reddeder. Her ne ise‥ daha fazla söylemeye lüzum görmüyorum. İddianâmeden çok evvel yazılan i'tirâznâme ve tetimmesi ona bir cevabımızdır.
Afyon Ceza Evinde Mevkuf Said Nursî
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Afyon Mahkemesine ve Ağır Ceza Reisine beyân ediyorum ki:
Eskiden beri fıtratımda tahakkümü kaldıramadığım için dünyaya karşı alâkamı kesmiştim. Şimdi o kadar mânâsız, lüzumsuz tahakkümler içinde hayat bana gayet ağır gelmiş, yaşayamayacağım. Hapsin haricinde, yüzler resmî adamların tahakkümlerini çekmeğe iktidarım yok. Bu tarz hayattan bıktım. Ben sizden bütün kuvvetimle tecziyemi taleb ediyorum. Şimdi kabir elime geçmiyor. Hapiste kalmak bana lâzımdır. Makam‑ı iddianın asılsız isnâd ettiği suçlar siz de bilirsiniz ki, yok. Beni cezalandırmaz. Fakat beni ma'nen cezalandıracak vazife-i hakîkiyeye karşı büyük kusurlarım var. Eğer sormak münâsib ise, sorunuz cevab vereyim.
Evet büyük kusurlarımdan bir tek suçum: Vatan ve millet ve din nâmına mükellef olduğum büyük bir vazifeyi – dünyaya bakmadığım için – yapmadığımdan hakikat noktasında affolunmaz bir suç olduğuna ve bilmemek bana bir özür teşkil edemediğine şimdi bu Afyon hapsinde kanâatim geldi.
Nur şâkirdlerinin hàlis ve sırf uhrevî nurlara ve tercümânına karşı alâkalarına, dünyevî ve siyâsî cem'iyet nâmını verip onları mes'ûl etmeğe çalışanların ne kadar hakikatten ve adâletten uzak düştüklerine karşı üç mahkemenin o cihette berâet vermesiyle beraber deriz ki:
Hayat‑ı ictimâiye-i insaniyenin hususan millet-i İslâmiye’nin üssü'l-esâsı: Akrabalar içinde samîmâne muhabbet ve kabile ve tâifeler içinde alâkadarâne irtibat ve İslâmiyet milliyetiyle mü'min kardeşlerine karşı, manevî, muâvenetkârâne bir uhuvvet ve kendi cinsi ve milletine karşı fedâkârâne bir alâka ve hayat-ı ebediyesini kurtaran Kur'ân hakikatlerine ve nâşirlerine sarsılmaz bir râbıta ve iltizam ve bağlılık gibi hayat-ı ictimâiyeyi esâsıyla te'min eden bu râbıtaları inkâr etmekle ve şimâldeki dehşetli anarşistlik tohumunu saçan ve nesil ve milliyeti mahveden ve herkesin çocuklarını kendine alıp karâbet ve milliyeti izâle eden ve medeniyet-i beşeriyeyi ve hayat-ı ictimâiyeyi bütün bütün bozmağa yol açan kızıl tehlikeyi kabûl etmekle ancak Nur şâkirdlerine medâr-ı mes'ûliyet cem'iyet nâmını verebilir.
Onun için hakîki Nur şâkirdleri çekinmeyerek Kur'ân hakikatlerine karşı kudsî alâkalarını ve uhrevî kardeşlerine karşı sarsılmaz irtibatlarını izhâr ediyorlar. O uhuvvet sebebiyle gelen herbir cezayı memnuniyetle kabûl ettiklerinden, mahkeme‑i âdilenizde hakikat-i hâli olduğu gibi itiraf ediyorlar. Hile ile dalkavukluk ile ve yalanlarla kendilerini müdafaaya tenezzül etmiyorlar.
MevkufSaid Nursî