Bir zaman, müslim olmayan bir zât, tarîkattan hilâfet almak için bir çare bulmuş ve irşada başlamış. Terbiyesindeki mürîdleri terakkîye başlarken, birisi keşfen mürşidlerini gayet sukùtta görmüş. O zât ise ferâsetiyle bildi, o mürîdine dedi: “İşte beni anladın.” O da dedi: “Mâdem senin irşadın ile bu makamı buldum, seni bundan sonra daha ziyâde başımda tutacağım.” diye Cenâb‑ı Hakk’a yalvarmış, o bîçâre şeyhini kurtarmış; birdenbire terakkî edip bütün mürîdlerinden geçmiş, yine onlara mürşid-i hakîki kalmış. Demek bazen bir mürîd, şeyhinin şeyhi oluyor.
Ve asıl hüner, kardeşini fenâ gördüğü vakit onu terketmek değil, belki daha ziyâde uhuvvetini kuvvetleştirip ıslahına çalışmak, ehl‑i sadâkatin şe'nidir. Münâfıklar, böyle vaziyetlerde kardeşlerin tesânüdünü ve birbirine karşı hüsn-ü zanlarını bozmak için derler: “İşte o kadar ehemmiyet verdiğin zâtlar; âdi, âciz insanlardır.” Her ne ise...
musîbette gerçi çok zararımız var, fakat umum Âlem‑i İslâmı alâkadar edecek bir keyfiyet, bir vaziyet olmasından pek çok ucuz olarak pek büyük kıymeti var. Buna benzer vukû'a gelen hâdiseler, ya siyaset-i diniye veya başka sebebler ile umum Âlem-i İslâm nâmına olamadılar.