Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bir maârif vekili, perdeyi yüzünden kaldırdı ve küfr‑ü mutlakı başka bir kisvede gösterdi. Bizim son gönderdiğimiz müdafaâtı daha almadan başka sâika ile o beyânnâmeyi yazmış. Gerçi ben, o dâireye göndermeyi düşünmüyordum; fakat kardeşlerimizin tensibiyle onlara da göndermek; hem münâsib, hem lâzım olduğunu bu hâl gösterdi. Çünkü, herhalde bu derece ilhâdda taassub taşıyan bir vekil, Ankara’ya gönderilen evrak ve mahrem risalelere karşı lâkayd kalmazdı. Birden, doğrudan doğruya cerhedilmez müdafaâtlar başına vuruldu, çok iyi oldu. İnşâallâh, o dâirede dahi Risale-i Nur lehinde kuvvetli bir cereyan uyandıracak.
Kardeşlerim! Mâdem bir kısmın mâhiyetleri bu tarzdır; onlara, o kısma teslîm olmak, bir nev'i intihardır; İslâmiyetten pişman olmaktır; belki dinden insilâh etmektir. Çünkü o derece ilhâdda taassub etmiş ki; bizim gibilerden yalnız teslîmiyetle ve tasannu' ile râzı olmuyorlar. “Kalbini ve vicdânını bırak, yalnız dünyaya çalış” derler.
İşte bu vaziyete karşı inâyet‑i Rabbâniye’ye dayanıp metânet ve sabır ve tevekkül ederek dört sandık Risale-i Nur eczâları o merkeze yetişip, kuvvetli hakikatler ile galebe çalmasına duâ etmekten başka çare yoktur. Biz birbirimizden çekinmekle ve gücenmekle ve Risale-i Nurdan çekilmekle ve onlara teslîm ve hattâ iltihak etmekle fâide vermediği şimdiye kadar tecrübe edildi.
Hem hiç merak etmeyiniz. O vekilin o farfaralı telâşı, zaafına ve tam korkusuna delâlet eder. Tecâvüze değil, belki tedâfü'e mecburiyeti bildiriyor.