Azîz, Sıddık, Fa'âl Kardeşlerim, Bu Dehşetli Asırda Mükemmel Tesellîlerim ve Vârislerim!
Sizin fevkalâde sa'y ü gayretiniz Isparta ve civarını bir geniş Medresetü'z‑Zehrâ’ya ve bir Câmiü'l-Ezher’e çevirdiğine bir delil de, bu defa matbaacıları da hayrette bırakan yazdıklarınız Asâ-yı Mûsa Mecmuası’ndan yirmiden ziyâde mükemmel tevâfuklu nüshalarını bu yarım ümmî kardeşinize göndermenizdir. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, sizlere, yazanlara ve yardım edenlere herbir harfine mukâbil bin rahmet eylesin ve binler meyve-i Cennet ihsân etsin ve yüzer hasenât defter-i a'mâlinizde yazdırsın, âmîn! Âmîn! Âmîn!
Ben onlara baktım, kalbime geldi ki: Bu kahramanların şimdi de bir mükâfâtları yok mu?
Birden ihtar edildi ki: Onlar, bu mecmuayı yazmakla feylesofları susturan, îmâna getiren kuvvetli bir ders‑i îmânîyi en evvel kendi kendine tam okuyorlar, manevî bir hazine kazanıyorlar.
Hem onların nüshaları, pek çokların îmânlarını kurtaracaklar veya îmâna gelecekler. Bir hadîste vardır ki: “Bir tek adam seninle îmâna gelse, sahrâ dolusu kırmızı koyundan daha hayırlıdır.” Hem onlar, bu mübârek kalemleriyle, eski zamanda İslâmiyetin büyük mücâhid kahramanlarının kılınçlarının kudsî hizmetlerini görüyorlar. Elbette istikbâl, onları ve Nurcuları çok alkışlayacak.
Sâniyen: Asâ‑yı Mûsa Mecmuası’nın başında bu gelen ve çizgi ile işâret edilen fıkra yazılsa münâsibdir. İsteyen, bu mektûbun başındaki kısmını da beraber yazabilir.
“İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh, Celcelûtiye’sinde pek kuvvetli ve sarâhate yakın bir tarzda Risale‑i Nurdan ve ehemmiyetli risalelerinden aynı numara ile haber verdiğini, Yirmisekizinci Lem'a ile Sekizinci Şuâ tam isbât etmişler. İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, Risale-i Nurun en son risalesini Celcelûtiye’de وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ fıkrasıyla haber veriyor. Biz bir‑iki sene evvel Âyetü'l-Kübrâ’yı en son zannetmiştik. Hâlbuki şimdi altmış dörtte te'lifçe Risale-i Nurun tamam olması ve bu cümle-i Aleviyenin meâlini, yani; karanlığı dağıtacak, Asâ‑yı Mûsa (Aleyhisselâm) gibi ışık verecek, sihirleri ibtal edecek bir risaleden haber vermesi; ve bu mecmuanın “Meyve” kısmı bir müdafaa hükmüne geçip başımıza çöken dehşetli, zulümlü zulmetleri dağıttığı gibi; “Hüccetler” kısmı da, Nurlara karşı cebhe alan felsefe karanlıklarını izâle edip Ankara ehl‑i vukûfunu teslîme ve tahsine mecbur etmesi; ve istikbâlde zulmetleri dağıtacak çok emâreler bulunması; ve Asâ-yı Mûsa (Aleyhisselâm’ın) bir taşta oniki çeşme akıtmasına ve onbir mu'cizeye medâr olmasına mukâbil ve müşâbih bu son mecmua dahi, “Meyve” Onbir Mes'ele-i nurâniyesi ve “Hüccetullâhi'l-Bâliğa” kısmı onbir hüccet-i kàtıası bulunması cihetinde bize kanâat verdi ki: İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh, o fıkra ile doğrudan doğruya bu “Asâ-yı Mûsa” ismindeki mecmuaya bakar ve ondan tahsinkârâne haber verir.”
Sâlisen: Nur santralı ve Yirmiyedinci Mektûb’da çok ehemmiyetli fıkraları bulunan Sabri’nin bu defaki mersiyesini “Lâhika”ya geçirdik ve size de gönderdik. Ve çalışkan mübâreklerden ve Nurların neşrine çok hizmet eden Hâfız Mustafa’nın yedi yaşında iken Altıncı Şuâ’yı ve bana bir mektûb yazan tam mübârek, masûm mahdumu; burada, masûmlar içinde Nurlara bir iştiyak uyandıracak. Onun nâmı Said Nuri olmalı; Nursî köydür, mânâsız olur. “Sin” olmasın, yalnız “Ye” olsun; tâ Nurlara alâkasını göstersin. Daha çok şeyler yazacaktım, fakat başımda çok vazifeler ve işler bulunmasından kısa kesmeğe mecbur oldum.
Said Nursî