Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelen: Garîb bir münâzara‑i nefsiyemi, bana mahsûs iken, berây-ı ma'lûmât size yazmak hâtırıma geldi. Şöyle ki:
Başım üstündeki sizce ma'lûm levha nefsimi tam susturduğu hâlde; bu gece nefs‑i emmârenin silâhını daha musırrâne isti'mâl eden kör hissiyatım, damarlarıma tam dokundurup, tesemmüm ve hastalıktan gelen ziyâde teessür ve hassâsiyet ve şeytandan gelen ilkaât ve fıtrî hubb-u hayattan gelen acîb bir hâletle, o ikinci nefs-i emmâre hükmünde olan kör hissiyat, benim vefât ihtimalinden şiddetli bir me'yûsiyet ve teellüm ve kuvvetli bir hırs ve zevk ve lezzetle kalb ve rûhuma tam ilişti.
“Ne için istirahat‑i hayatına çalışmıyorsun‥ belki reddediyorsun; ve gayet zevkli ve masûmâne lezzetli bir hayat ve bir ömür kendine Nur dâiresinde aramıyorsun ve ölmeğe karar verip râzı oluyorsun?” dedi ve dediler. Birden gayet kuvvetli iki hakikat, o ikinci nefs-i emmâreyi şeytanla beraber susturdu.
Birincisi: Mâdem Risale‑i Nurun vazife-i kudsiye-i îmâniyesi benim ölümümle daha ziyâde hàlisâne inkişaf edecek ve hiçbir cihetle dünya işlerine ve benlik ve enâniyete vesilelikle ittiham edilmeyecek ve rekabeti tahrîk eden hayat-ı şahsiyemi bulmadığı için daha mükemmel ve ihlâs ile o vazife devam edecek; hem ben dünyada kaldıkça gerçi bir derece yardımım olabilir, fakat âdi şahsiyetimin ehemmiyetli rakìbleri, münekkidleri, o şahsiyeti ittiham edebilir ve Risale-i Nura ihlâssızlıkla ilişebilir ve bir derece çekinir, çekindirir; hem bir derece bekçilik yapan bir şahsiyetin yatmasıyla, o dâire-i nurâniyedeki bütün ehl-i gayret müteyakkız davranır; bir nöbetdar yerine, binler bekçi çıkar. Elbette ölüm gelse, baş üstüne geldin demek gerektir.
Hem, mâdem Nur şâkirdlerinden çokları hem malını, hem istirahatini, hem dünya zevklerini, hem lüzum olsa hayatını Nurun hizmetinde fedâ ediyorlar, sen ey nefsim! Neden fedâkârlıkta en geri kalmak istersin?!
Hem kat'iyyen bil ki: Çok bîçârelerin hayat‑ı bâkiyelerini Nurlarla kurtarmak hizmetinde, fânî ve zahmetli ihtiyarlık hayatını memnuniyetle bırakmağa, lüzum olsa veya vakti gelse, râzı olmak gayet lezzetli bir şereftir.
İkincisi: Nasıl ki âciz, zaîf bir adam, bir batmanı kaldıramadığı hâlde on batman yük üstüne yığılmış bulunsa; ve dostları onu çok kuvvetli bilip ona gizli zaafına yardımdan ziyâde ondan yardım istedikleri hâlde; o bîçâre de onların hüsn‑ü zannını kırmamak veyâhut kendini çok aşağı göstermemek için gayet ağır ve soğuk olan gösteriş ve tekellüflerle kendini yüksek ve kuvvetli göstermeğe çalışmak çok elîm ve zevksiz olması gibi, aynen öyle de: Ey kör hissiyatın içine giren nefs-i emmâre! Bu âdi şahsiyetimin ve bir çekirdek kadar ehemmiyeti olmayan isti'dâdımın yüz derece fevkınde ve sırf bir inâyet-i Rabbâniye olarak bu karanlıklı ve çok hastalıklı asırda Kur'ânın eczâhâne-i kudsiyesinden çıkan ve Rahmet-i İlâhiye ile elimize verilen Risale-i Nurdaki hakikatlere o şahıs masdar ve menba' ve medâr olamaz. Belki, yalnız çok bîçâre ve muhtaç ve Kur'ân kapısında bir sâil ve muhtaçlara yetiştirmeğe bir vesile olduğum hâlde, Nurun muhlis ve hàlis, sıddık ve sâdık, sâfî ve fedâkâr şâkirdleri, o bîçâre şahsiyetim hakkında yüz derece ziyâde hüsn-ü zanlarını kırmamak ve hissiyatlarını incitmemek ve Nurlara karşı şevklerine ilişmemek ve Üstad nâmı verdikleri o bîçâre şahsı, onların hatırı için çok aşağı olduğunu göstermemek ve ağır ve elemli tekellüflere ve tasannu'lara mecbur olmamak için ve yirmi sene tecrîdâtın verdiği tevahhuş için, hattâ dostlarla dahi – Hizmet-i Nuriye olmazsa – görüşmeyi terkediyorum ve etmeğe rûhen mecbur oluyorum ve tekellüfe ve kıymetten ziyâde kendimi göstermeğe ve ziyâde hüsn-ü zan edenlere karşı hoş görünmek için kendimi makam sâhibi göstermek ve sırr-ı ihlâsa tam münâfî, kendini büyük göstermek ve vakar perdesi altında benliğin zararlı ve fânî zevkini aramak hâletleri ise, ey nefsim! meftûn olduğun o zevkleri hiçe indirirler.
Ey nefis! Ey zevke mübtelâ bedbaht kör hissiyat! Binler dünyevî zevki alsan, şu vaziyette yine bozulur, o zevk ayn‑ı elem olur. Mâdem yüzde doksan mâzideki ahbab âdeta – güyâ – beni berzaha çağırıyorlar. Bu hazır zamandaki on dosttan ben kaçmağa mecbur oluyorum. Elbette bu ihtiyarlık ve yalnızlık hayata, berzah hayat‑ı maneviyesi bin derece müreccahtır‥ diye bu iki hakikatle hadsiz şükürler olsun o ikinci nefs-i emmâre tam susturuldu, kalb ve rûhtan gelen zevke râzı oldu, şeytan dahi sustu, hattâ damarlarımdaki maddî hastalık da gayet hafifleşti.
Elhâsıl: Ölsem, vazife‑i Nuriye daha ziyâde ihlâs ile rekabetsiz, ittihamsız inkişaf eder.
Hem, bu zamanda aramadığım cüz'î, muvakkat zevk; ve bu hayat ve dünya gözüyle fütûhât‑ı Nuriyeden gelen lezzet bedeline; çok ağır, soğuk ve nâhoş tekellüf elemlerinden ve hodfürûşluk zahmetlerinden ve tasannu' zararlarından kurtulmak vardır.
Hem, bu senede bir defa ey nefis! Rûh ve kalb ile beraber çok müştâk olduklarınız eski, zevkli ve hayatımdaki yaşadığım memleketleri ve ünsiyet ettiğim ahbabları ve müfârakatlarından çok mahzûn olduğum kardeşleri görmek için, beraber, kısmen hakikaten, kısmen hayâlen o geçmiş mâzide gezdin. Sen de gördün ki, o sevimli, müteaddid vatanlarımda, yüzde ancak bir‑iki ahbabı bulabildin. Ötekiler, bütün berzah âlemine göçmüşler ve o sevimli hayat levhaları değişmiş, elîm ve hazîn bir vaziyet almış. Daha o ahbabsız yerleri görmek istenilmez. Onun için, bu hayat ve bu dünya bizi kovmadan evvel ve haydi dışarıya demeden, biz kemâl-i izzetle, Allah’a ısmarladık deyip izzetimizle bu fânî zevklerimizi bırakmalıyız.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يUmum kardeşlerimize binler selâm ve duâ eden hasta fakat tam mesrûr kardeşinizSaid Nursî