Yedinci Nükteli İşâret
Mu'cizât‑ı Nebeviyenin bereket‑i taam hususunda olan kısmından, birkaç kat'î ve ma'nen mütevâtir misâline işâret edeceğiz. Bahisten evvel bir mukaddime zikri münâsibdir.
Mukaddime
Şu gelecek bereketli mu'cizât misâlleri, herbiri, müteaddid tarîkle, hattâ bazıları onaltı tarîkle sahîh bir sûrette nakledilmiş. Ekserîsi, bir cemâat‑i kesîre huzurunda vukû' bulmuş; o cemâat içinde mu'teber ve sâdık insanlar onlardan bahsedip nakletmişler. Meselâ: “Sâ' denilen dört avuç taamdan yetmiş adam yemişler, tok olmuşlar” naklediyor. O yetmiş adam, onun sözünü işitiyor, tekzîb etmiyor. Demek sükût ile tasdik ediyorlar.
Hâlbuki, o asr‑ı sıdk ve hakikatte ve o hak-perest ve ciddi ve doğru adam olan Sahâbeler, zerre mikdar yalanı görse, red ve tekzîb ederler. Hâlbuki bahsedeceğimiz vâkıaları çoklar rivâyet etmiş ve ötekiler de sükût ile tasdik etmişler. Demek, herbir hâdise ma'nen mütevâtir gibi kat'îdir.
Hem Sahâbeler, Kur'ânın ve âyetlerin hıfzından sonra en ziyâde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ef'âl ve akvâlinin muhâfazasına, bâhusus ahkâma ve mu'cizâta dair ahvâline bütün kuvvetleriyle çalıştıklarını ve sıhhatlerine pek çok dikkat ettiklerini, tarih ve siyer şehâdet ediyor. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a ait en küçük bir hareketi, bir sîreti, bir hâli ihmal etmemişler. Ve etmediklerini ve kaydettiklerini, kütüb-ü ehâdîsiye şehâdet ediyor.
Hem Asr‑ı Saâdet’te, mu'cizâtı ve medâr-ı ahkâm ehâdîsi, kitabetle çoklar kaydedip yazdılar. Hususan Abâdile-i Seb'a, kitabetle kaydettiler. Hususan “Tercümânü'l-Kur'ân” olan Abdullâh İbn-i Abbâs ve Abdullâh İbn-i Amr İbni'l-Âs, bâhusus otuz-kırk sene sonra, Tâbiîn’in binler muhakkìkleri, ehâdîsi ve mu'cizâtı yazı ile kaydettiler.
Daha ondan sonra, başta dört imâm‑ı müçtehid ve binler muhakkìk muhaddisler naklettiler; yazı ile muhâfaza ettiler.
Daha hicretten ikiyüz sene sonra başta Buhârî, Müslim, Kütüb‑ü Sitte-i makbûle vazife-i hıfzı omuzlarına aldılar. İbn-i Cevzî gibi şiddetli binler münekkıdler çıkıp, bazı mülhidlerin veya fikirsiz veya hıfızsız veya nâdânların karıştırdıkları mevzu' ehâdîsi tefrik ettiler, gösterdiler.
Sonra ehl‑i keşfin tasdikiyle; yetmiş defa Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip, yakaza hâlinde O’nun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin-i Süyûtî gibi allâmeler ve muhakkìkler, ehâdîs-i sahîhanın elmaslarını, sâir sözlerden ve mevzuâttan tefrik ettiler.
İşte bahsedeceğimiz hâdiseler, mu'cizeler, böyle elden ele – kuvvetli, emin, müteaddid ve çok, belki hadsiz ellerden – sağlam olarak bize gelmiş. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
İşte buna binâen; “Bu zamana kadar uzun mesâfeden gelen, şu zamandan tâ o zamana kadar bu hâdiseleri nasıl bileceğiz ki, karışmamış ve sâfîdir?” hâtıra gelmemelidir.
Berekete dair mu'cizât‑ı kat'iyyenin;
Birinci Misâli
Başta Buhârî ve Müslim, Kütüb‑ü Sitte-i Sahîha müttefikan haber veriyorlar ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Hazret-i Zeyneb ile tezevvücü velîmesinde, Hazret-i Enes’in vâlidesi Ümm-ü Süleym, bir-iki avuç hurmayı yağ ile kavurarak bir kaba koyup Hazret-i Enes’le Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a gönderdi. Enes’e fermân etti ki: “Filân, filânı çağır. Hem, kime tesâdüf etsen dâvet et!” Enes de kime rast geldiyse çağırdı. Üçyüz kadar sahâbe gelip, suffa ve hücre-i saâdeti doldurdular. Fermân etti: تَحَلَّقُوا عَشَرَةً عَشَرَةًYani, “Onar‑onar halka olunuz!” Sonra mübârek elini o az taam üzerine koydu, duâ etti, “Buyurun!” dedi. Bütün o üçyüz adam yediler, tok olup kalktılar. Enes’e fermân etmiş: “Kaldır!” Enes demiş ki: “Bilmedim, taam kabını koyduğum vakit mi taam çoktu, yoksa kaldırdığım vakit mi çoktu, farkedemedim.”
İkinci Misâl
Mihmandâr‑ı Nebevî Ebû Eyyûbi'l-Ensârî hânesine teşrîf-i Nebevî hengâmında Ebû Eyyûb der ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Ebû Bekir-i Sıddık’a kâfî gelecek iki kişilik yemek yaptım. Ona fermân etti: اُدْعُ ثَلَاث۪ينَ مِنْ اَشْرَافِ الْاَنْصَارِOtuz adam geldiler, yediler. Sonra fermân etti: اُدْعُ سِتّ۪ينَ Altmış daha dâvet ettim; geldiler, yediler. Sonra fermân etti: اُدْعُ سَبْع۪ينَ Yetmiş daha dâvet ettim; geldiler, yediler. Kablarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mu'cize karşısında İslâmiyet’e girip, bîat ettiler. O iki kişilik taamdan yüzseksen adam yediler.
Üçüncü Misâl
Hazret‑i Ömer İbni'l-Hattâb ve Ebû Hureyre ve Seleme İbni'l-Ekva' ve Ebû Amrat el-Ensârî gibi, müteaddid tarîklerle diyorlar ki: Bir gazvede ordu aç kaldı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a müracaat ettiler. Fermân etti ki: “Heybelerinizde kalan bakiye-i erzâkı toplayınız!” Herkes azar birer parça hurma getirdi. En çok getiren dört avuç getirebildi. Bir kilime koydular. Seleme der ki: “Mecmûunu ben tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak vardı.” Sonra Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bereketle duâ edip, fermân etti: “Herkes kabını getirsin!” Koşuştular, geldiler. O ordu içinde hiçbir kab kalmadı, hepsini doldurdular. Hem fazla kaldı. Sahâbeden bir râvi demiş: “O bereketin gidişatından anladım; eğer ehl‑i arz gelseydi, onlara dahi kâfî gelecekti…”
Dördüncü Misâl
Başta Buhârî ve Müslim, kütüb‑ü sahîha beyân ediyorlar ki: Abdurrahman İbn-i Ebî Bekir-i Sıddık der: “Biz yüzotuz sahâbe, bir seferde Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Dört avuç mikdarı olan bir sâ' ekmek için, hamur yapıldı. Bir keçi dahi kesildi, pişirildi. Yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı. Kasem ederim, o kebaptan yüzotuz sahâbeden herbirisine bir parça kesti, verdi. Sonra Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, pişmiş eti iki kâseye koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik, fazla kaldı; ben fazlasını deveye yükledim.”
Beşinci Misâl
Kütüb‑ü sahîha kat'iyyetle beyân ediyorlar ki: Gazve-i Garrâ-i Ahzâb’da, meşhûr yevmü'l-Hendek’te, Hazret-i Câbirü'l-Ensârî kasem ile ilân ediyor. O günde, dört avuç olan bir sâ' arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece kaldı. Hazret-i Câbir der ki: “O gün yemek, hânemde pişirildi; bütün bin adam o sâ'dan, o oğlaktan yediler, gittiler; daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübârek ağzının suyunu koyup, bereketle duâ etmişti.”
İşte şu mu'cize‑i bereketi, bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret-i Câbir kasemle ilân ediyor. Demek şu hâdise, bin adam rivâyet etmiş gibi kat'î denilebilir.
Altıncı Misâl
– Nakl‑i sahîh-i kat'î ile – hàdim-i Nebevî Hazret-i Enes’in amucası meşhûr Ebû Talha der ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yetmiş-seksen adamı, Enes’in koltuğu altında getirdiği az arpa ekmeğinden tok oluncaya kadar yedirdi. “O az ekmekleri parça parça ediniz!” emretti ve bereketle duâ etti. Menzil dar olduğundan, onar-onar gelip yediler, tok olarak gittiler.
Yedinci Misâl
– Nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Şifâ-i Şerîf ve Müslim gibi kütüb-ü sahîha beyân ederler ki: Hazret-i Câbirü'l-Ensârî diyor: Bir zât, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan iyâli için taam istedi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, yarım yük arpa verdi. Çok zaman o adam iyâli ile ve misâfirleriyle o arpadan yediler. Bakıyorlar, bitmiyor. Noksaniyetini anlamak için ölçtüler. Sonra bereket dahi kalktı, noksan olmağa başladı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldi; vak'ayı beyân etti. Ona cevaben fermân etti: لَوْ لَمْ تَكِلْهُ لَاَكَلْتُمْ مِنْهُ وَلَقَامَ بِكُمْ Yani: “Eğer kile ile tecrübe etmeseydiniz, hayatınızca size yeterdi.”
Sekizinci Misâl
Tirmizî ve Nesâî ve Beyhakî ve Şifâ‑i Şerîf gibi kütüb-ü sahîha beyân ediyorlar ki: Hazret-i Semure İbn-i Cündüb der: “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir kâse et geldi. Sabahtan akşama kadar, fevc fevc adamlar geldiler, yediler.”
İşte, mukaddimede beyân ettiğimiz sırra binâen, şu vâkıa‑i bereket, yalnız Semure’nin rivâyeti değil, belki Semure, o yemeği yiyen cemâatlerin mümessili gibi, onların nâmına ve tasdiklerine binâen ilân ediyor.
Dokuzuncu Misâl
Şifâ‑i Şerîf sâhibi ve meşhûr İbn-i Ebî Şeybe ve Taberânî gibi mevsûk ve sahîh muhakkìkler rivâyetiyle, Hazret-i Ebû Hureyre der: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bana emretti: “Mescid-i Şerîf’in suffasını mesken ittihàz eden yüzden ziyâde fukara-yı muhâcirîni dâvet et!” Ben dahi onları aradım, topladım. Umumumuza bir tabla taam konuldu. Biz, istediğimiz kadar yedik, kalktık. O kâse konulduğu vakit nasıl idi, yine öyle dolu kaldı; yalnız parmakların izi taamda görünüyordu.
İşte Hazret‑i Ebû Hureyre, umum kâmilîn-i Ehl-i Suffa tasdikine istinâden, onlar nâmına haber verir. Demek, ma'nen umum Ehl-i Suffa rivâyet etmiş gibi kat'îdir. Hem hiç mümkün müdür ki; o haber hak ve doğru olmasa, o sâdık ve kâmil zâtlar sükût edip, tekzîb etmesinler.
Onuncu Misâl
– Nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Hazret-i İmâm-ı Ali der: “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Benî-Abdilmuttalib'i cem'etti. Onlar kırk adam idiler. Onlardan bazıları bir deve yavrusunu yerdi ve dört kıyye süt içerdi. Hâlbuki, umum onlara, bir avuç kadar bir yemek yaptı; umum yiyip tok oldular. Yemek eskisi gibi kaldı. Sonra, üç-dört adama ancak kâfî gelir ağaçtan bir kab içinde süt getirdi. Umumen içtiler, doydular. İçilmemiş gibi bâkî kaldı.”
İşte, Hazret‑i Ali’nin şecâati ve sadâkati kat'iyyetinde bir mu'cize-i bereket!
Onbirinci Misâl
– Nakl‑i sahîh ile – Hazret-i Ali ve Fâtımatü'z-Zehrâ velîmesinde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Bilâl-i Habeşî’ye emretti: “Dört-beş avuç un ekmek yapılsın ve bir deve yavrusu kesilsin.” Hazret-i Bilâl der: Ben taamı getirdim, mübârek elini üstüne vurdu; sonra tâife tâife sahâbeler geldiler, yediler, gittiler. O yemekten bâkî kalan mikdara yine bereketle duâ etti; bütün Ezvâc-ı Tâhirâta, herbirine birer kâse gönderildi. Emretti ki: “Hem yesinler, hem yanlarına gelenlere yedirsinler.”
Evet, böyle mübârek bir izdivâcda, elbette böyle bir bereket lâzımdır. Ve vukû'u kat'îdir!‥
Onikinci Misâl
Hazret‑i İmâm-ı Cafer-i Sâdık, pederleri İmâm-ı Muhammedü'l-Bâkır’dan, o da pederi İmâm-ı Zeynelâbidîn’den, o dahi İmâm-ı Ali’den nakleder ki: Fâtımatü'z-Zehrâ, yalnız ikisine kâfî gelecek bir yemek pişirdi. Sonra, Ali’yi gönderdi; tâ Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin, beraber yesinler. Teşrîf etti ve emretti ki; o yemekten herbir ezvâcına birer kâse gönderildi. Sonra kendine, hem Ali’ye, hem Fâtıma ve evlâdlarına birer kâse ayrıldıktan sonra, Hazret-i Fâtıma der: “Tenceremizi kaldırdık, daha dolu olup, taşıyordu. Meşîet-i İlâhiye ile, hayli zaman o yemekten yedik.”
Acaba, niçin bu nurânî, yüksek silsile‑i rivâyetten gelen şu mu'cize-i berekete, gözün ile görmüş gibi inanmıyorsun? Evet, buna karşı şeytan dahi bahâne bulamaz.
Onüçüncü Misâl
Ebû Dâvud ve Ahmed İbn‑i Hanbel ve İmâm-ı Beyhakî gibi sadûk imâmlar, Dükeynü'l-Ahmes İbn-i Saidi'l-Müzeyn’den, hem altı kardeş ile beraber sohbete müşerref ve sahâbelerden olan Nu'man İbn-i Mukarrini'l-Ahmesiyyi'l-Müzeyn’den, hem Cerîr’den naklederek, müteaddid tarîklerle Hazret-i Ömer İbni'l-Hattâb’dan naklediyorlar ki:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ömer’e emretti: “Ahmesî kabilesinden gelen dörtyüz atlıya, yolculuk için zâd ü zahîre ver!” Hazret-i Ömer dedi: “Yâ Resûlallâh! Mevcûd zahîre, birkaç sâ'dır. Kümesi, oturmuş bir deve yavrusu kadardır.” Fermân etti: “Git ver!” O da gitti, yarım yük hurmadan, dörtyüz süvariye kifâyet derecesinde zâd ü zahîre verdi. Ve dedi: “Hiç noksan olmamış gibi eski hâlinde kaldı.”
İşte şu mu'cize‑i bereket, dörtyüz adamla ve bâhusus Hazret-i Ömer ile münâsebetdâr bir sûrette vukû'a gelmiştir. Rivâyetlerin arkasında bunlar var. Bunların sükûtu, tasdiktir. İki-üç haber-i vâhid deyip, geçme! Böyle hâdiseler haber-i vâhid dahi olsa, tevâtür-ü manevî hükmünde kanâat verir.
Ondördüncü Misâl
Başta Buhârî ve Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki: Hazret-i Câbir’in pederi vefât eder; borcu çok, ziyâde medyûn. Borç sâhibleri de Yahudîler. Câbir, pederinin asıl malını guremâya verdi, kabûl etmediler. Hâlbuki bağındaki meyveleri, kaç senede deynine kâfî gelmeyecek. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: “Bağın meyvelerini koparınız, harman ediniz!” Öyle yaptılar. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, harman içinde gezdi, duâ etti.
Sonra Câbir, harmandan pederinin bütün guremâsının borçlarını verdikten sonra, yine bir senede bağdan gelen mahsulât kadar harmanda kaldı. Bir rivâyette, bütün guremâya verdiği kadar kaldı. O hâdiseden borç sâhibleri olan Yahudîler, çok taaccüb edip hayrette kaldılar.
İşte şu mu'cize‑i bâhire-i bereket, yalnız Hazret-i Câbir gibi birkaç râvilerin haberi değil, belki manevî tevâtür hükmünde, o hâdise ile münâsebetdâr, hadd-i tevâtür derecesinde çok adamları temsîl ederek rivâyet etmişler.
Onbeşinci Misâl
Başta Tirmizî ve İmâm‑ı Beyhakî gibi muhakkìkler, Hazret-i Ebû Hureyre’den nakl-i sahîh ile beraber haber veriyorlar ki: Ebû Hureyre demiş ki: Bir gazvede – başka bir rivâyette Gazve-i Tebük’te – ordu aç kaldı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: هَلْ مِن شَيْءٍ “Bir şey var mı?” diye emretti. Ben dedim: “Heybede bir parça hurma var.” (Bir rivâyette, onbeş tane imiş.) Dedi: “Getir!” Getirdim. Mübârek elini soktu, bir kabza çıkardı, bir kaba bıraktı; bereketle duâ buyurdular. Sonra onar‑onar askeri çağırdı, umumen yediler. Sonra fermân etti: خُذْ مَا جِئْتَ بِهِ وَاقْبِضْ عَلَيْهِ وَلَا تَكُبَّهُ Ben aldım, elimi o heybeye soktum. Evvel getirdiğim kadar elime geçti.
Sonra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayatında, Ebû Bekir ve Ömer ve Osman hayatında, o hurmalardan yedim. (Başka bir tarîkte rivâyet edilmiş ki, o hurmalardan kaç yük, fîsebîlillâh sarfettim. Sonra Hazret-i Osman’ın katlinde, o hurma kabı ile nehb ve gârât edildi, gitti.)
İşte, Hoca‑i Kâinât olan Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın kudsî medresesi ve tekyesi olan Suffa’nın demirbaş bir mühim talebesi ve mürîdi ve kuvve-i hâfızanın ziyâdesi için duâ-yı Nebeviyeye mazhar olan Hazret-i Ebû Hureyre, Gazve-i Tebük gibi bir mecma'-ı nâsta vukû'unu haber verdiği şu mu'cize-i bereket; ma'nen bir ordu sözü kadar kat'î ve kuvvetli olmak gerektir…
Onaltıncı Misâl
Başta Buhârî, kütüb‑ü sahîha – nakl-i kat'î ile – beyân ediyorlar ki: Hazret-i Ebû Hureyre aç olmuş, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın arkasından gidip, menzil-i saâdete gitmişler. Bakarlar ki, bir kadeh süt, oraya hediye getirilmiş. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: “Ehl-i Suffa’yı çağır!” Ben kalbimden dedim ki: “Bu sütün bütününü ben içebilirim, ben daha ziyâde muhtacım.” Fakat emr-i Nebevî için, onları topladım, getirdim. Yüzü mütecâviz idiler. Fermân etti: “Onlara içir!” Ben de, o kadehteki sütü birer birer verdim. Herbirisi doyuncaya kadar içer, diğerine veririm. Böyle birer birer içirerek bütün ehl-i Suffa o sâfî sütten içtiler.
Sonra fermân etti ki: بَق۪يتُ اَنَا وَاَنْتَ فَاشْرَبْ Ben içtim. İçtikçe, “İç!” fermân eder; tâ ben dedim: “Seni hak ile irsâl eden Zât‑ı Zülcelâl’e kasem ederim, yer kalmadı ki içeyim.” Sonra kendisi aldı, “Bismillâh” deyip hamdederek bakiyesini içti. Yüzbin âfiyet olsun.
İşte şu sâfî, hàlis süt gibi latîf, şüphesiz mu'cize‑i bâhire-i bereket, beşyüzbin hadîsi hıfzına alan Hazret-i Buhârî başta olarak, Kütüb-ü Sitte-i Sahîha ile nakilleri, gözle görmek kadar kat'î olmakla beraber; Medrese-i Kudsiye-i Ahmediye (asm) olan Suffa’nın nâmdâr, sâdık, hâfız bir şâkirdi olan Ebû Hureyre’nin, umum Ehl-i Suffa’yı ma'nen işhâd ederek, âdeta umumunu temsîl edip şu ihbarı, tevâtür derecesinde kat'î telâkki etmeyenin, ya kalbi bozuk veya aklı yok.
Acaba, Hazret‑i Ebû Hureyre gibi sâdık ve bütün hayatını hadîse ve dine vakfeden; وَمَنْ كَذَبَ عَلَىَّ مُتَعَمِّدًا فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ hadîsini işiten ve nakleden; hiç mümkün müdür ki, hıfzındaki ehâdîs‑i Nebeviyenin kıymetini ve sıhhatini şübheye düşürüp, Ehl-i Suffa’nın tekzîbine hedef edecek muhâlif bir söz ve asılsız bir vak'a söylesin? Hâşâ!‥
Yâ Rab! Şu Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bereketi hürmetine, bize ihsân ettiğin maddî ve manevî rızkımıza bereket ihsân et!‥
Bir Nükte‑i Mühimme
Ma'lûmdur ki; zaîf şeyler ictimâ' ettikçe kuvvetleşir. İncecik ipler topak yapılsa, kuvvetli halat olur. Kuvvetli halatlar topak yapılsa, kimse koparamaz. İşte onbeş envâ'‑ı mu'cizâttan yalnız bereket kısmındaki mu'cizâtı ve o kısmın onbeş kısmından ancak bir kısmını, onbeş misâl ile gösterdik. Herbir misâl, tek başıyla, Nübüvveti isbât eder bir derecede kuvvetli idi. Farz-ı muhâl olarak, bunların bir kısmını kuvvetsiz saysak da yine kuvvetsiz diyemeyiz. Çünkü kavî ile ittifak eden kavîleşir.
Hem şu onbeş misâlin ictimâ'ı; kat'î şüphesiz bir tevâtür‑ü manevî ile, kuvvetli bir mu'cize-i kübrâyı gösterir. Şimdi, şu mecmûdaki mu'cize-i kübrâ, bereket mu'cizelerinden zikredilmemiş olan ondört kısm-ı âhere mezcedilse; kuvvetli halatları topak yapmak gibi, koparılması mümkün olmayan bir mu'cize-i ekber, içinde görünür.
Sonra şu mu'cize‑i ekberi, sâir ondört nev'i mu'cizâtın mecmûuna ilâve et, gör ki: Ne derece kuvvetli, sarsılmaz, kat'î bir bürhân-ı nübüvvet-i Ahmediye’yi (asm) gösterir. İşte nübüvvet-i Ahmediye’nin (asm) direği, şu mecmûdan teşekkül eden dağ gibi kuvvetli bir direktir. Şimdi, cüz'iyâtta ve misâllerde, sû-i fehimden gelen şübhelerle, o metîn sakf-ı muallâyı sebatsız ve kàbil-i sukùt görmek, ne derece akılsızlık olduğunu anladın.
Evet, berekete dair o mu'cizeler gösteriyorlar ki: Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm umuma rızık veren ve rızıkları halkeden bir Zât-ı Rahîm ve Kerîm’in sevgili memurudur, pek hürmetli bir abdidir ki; rızkın envâ'ında, hilâf-ı âdet olarak, ona, hiçten ve sırf gaybdan ziyâfetler gönderiyor.
Ma'lûmdur ki; Cezîretü'l‑Arab, suyu ve zirâati az bir yerdir. Onun için ahâlisi, hususan bidâyet-i İslâmdaki sahâbeler, dıyk-ı maîşete ma'rûzdular. Hem, susuzluğa çok defa giriftâr oluyorlardı. İşte bu hikmete binâen, mu'cizât-ı bâhire-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mühimleri, taam ve su hususunda tezâhür etmiş. Bu hàrikalar, da'vâ-yı Nübüvvet’e delil ve mu'cize olmaktan ziyâde, ihtiyaca binâen, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir ikram-ı İlâhî, bir ihsân-ı Rabbânî, bir ziyâfet-i Rahmâniye hükmündedir. Çünkü, o mu'cizâtı görenler, Nübüvvet’i tasdik etmişler. Fakat mu'cize zuhûr ettikçe, îmân ziyâdeleşir; nurun alâ nur olur.