Ondördüncü İşâret
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın envâ'-ı mu'cizâtından bir nev'-i azîmi, duâsıyla zâhir olan hàrikalardır. Evet şu nev'i, kat'î ve hakîki mütevâtirdir. Cüz'iyât ve misâlleri o kadar çoktur ki, hesab edilmez. Misâllerin çokları var ki, onlar da mütevâtir derecesine çıkmışlar. Belki tevâtüre yakın meşhûr olmuşlar. Bir kısmını öyle imâmlar nakletmiş ki, meşhûr mütevâtir gibi, kat'iyyeti ifâde eder. Biz, şu pek çok misâllerinden, tevâtüre yakın ve meşhûr derecesinde münteşir bazı misâlleri, nümûne olarak ve her misâlinde birkaç cüz'iyâtını zikredeceğiz.
Birinci Misâl
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yağmur duâsı tevâtür derecesinde ve çok defa tekrar ile, dâima sür'atle kabûl olması; başta İmâm-ı Buhârî ve İmâm-ı Müslim, eimme-i hadîs nakletmişler. Hattâ bazı defa, minber-i şerîf üstünde, yağmur duâsı için elini kaldırıp indirmeden yağmış. Sâbıkan zikrettiğimiz gibi, bir-iki defa ordu susuz kaldığı vakit bulut geliyordu, yağmur veriyordu.
Hattâ nübüvvetten evvel, cedd‑i Nebî Abdülmuttalib, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın küçüklük zamanında mübârek yüzüyle yağmur duâsına giderdi. O’nun yüzü hürmetine gelirdi ki; o hâdise, Abdülmuttalib’in bir şiiri ile iştihâr bulmuş.
Hem vefât‑ı Nebevî’den sonra, Hazret-i Ömer, Hazret-i Abbâs’ı vesile yapıp demiş: “Yâ Rab! Bu senin Habîbinin amucasıdır. Onun yüzü hürmetine yağmur ver!” Yağmur gelmiş.
Hem İmâm‑ı Buhârî ve Müslim haber veriyorlar ki: Yağmur için duâ taleb edildi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etti. Yağmur öyle geldi ki, mecbur oldular: “Aman duâ et, kesilsin!” Duâ etti, birden kesildi.
İkinci Misâl
Tevâtüre yakın meşhûrdur ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sahâbe ve îmâna gelenler daha kırka vâsıl olmadan ve gizli ibâdet etmekte iken duâ etti: اَللّٰهُمَّ اَعِزَّ الْاِسْلَامَ بِعُمَرِ ابْنِ الْخَطَّابِ اَوْ بِعَمْرِو ابْنِ الْهِشَامِ Bir‑iki gün sonra, Hazret-i Ömer İbni'l-Hattâb îmâna geldi ve İslâmiyet’i ilân ve i'zâz etmeye vesile oldu. “Fâruk” ünvân-ı àlîsini aldı.
Üçüncü Misâl
Bazı sahâbe‑i güzîn’e, ayrı ayrı maksadlar için duâ etmiş. Duâsı öyle parlak bir sûrette kabûl olmuş ki, o kerâmet-i duâiye, mu'cize derecesine çıkmış.
Ezcümle, başta Buhârî ve Müslim haber veriyorlar ki; İbn‑i Abbâs’a şöyle duâ etmiş: اَللّٰهُمَّ فَقِّهْهُ فِي الدّ۪ينِ وَعَلِّمْهُ التَّأْو۪يلَ Duâsı öyle makbûl olmuş ki; İbn‑i Abbâs, “Tercümânü'l-Kur'ân” ünvân-ı zîşanını ve “Habrü'l-Ümme” yani allâme-i ümmet rütbe-i àlîsini kazanmış. Hattâ çok genç iken, Hazret-i Ömer, onu ulemâ ve kudemâ-yı sahâbe meclisine alıyordu.
Hem başta İmâm‑ı Buhârî, ehl-i kütüb-ü sahîha haber veriyorlar ki: Enes’in vâlidesi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a niyâz etmiş ki: “Senin hàdimin olan Enes’in evlâd ve malı hakkında bereket ile duâ et!” O da duâ etmiş; اَللّٰهُمَّ اَكْثِرْ مَالَهُ وَوَلَدَهُ وَبَارِكْ لَهُ ف۪يمَا اَعْطَيْتَهُdemiş. Hazret‑i Enes, âhir ömründe, kasem ile ilân ediyor ki: “Ben kendi elimle yüz evlâdımı defnetmişim. Benim malım ve servetim itibariyle de, hiçbirisi benim gibi mes'ûd yaşamamış. Benim malımı görüyorsunuz ki, pek çoktur. Bunlar, bütün duâ-yı Nebeviyenin bereketindendir.”
Hem başta İmâm‑ı Beyhakî, ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Aşere-i Mübeşşere’den Abdurrahman Bin Avf’a, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kesret-i mal ve bereketle duâ etmiş. O duânın bereketiyle o kadar servet kazanmış ki, bir defa yedi yüz deveyi yükleriyle beraber “Fîsebîlillâh” tasadduk etmiş. İşte duâ-yı Nebeviyenin bereketine bakınız‥ “Bârekallâh” deyiniz…
Hem İmâm‑ı Buhârî başta, râviler naklediyorlar ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Urve İbn-i Ebî Ca'de’ye, ticârette kâr ve kazanç için, bereketle duâ etmiş. Urve diyor ki: “Ben bazı Kûfe çarşısında duruyordum, bir günde kırkbin kazanıyordum, sonra evime dönüyordum.” İmâm-ı Buhârî der ki: “Toprağı da eline alsa, onda bir kazanç bulurdu.”
Hem Abdullâh İbn‑i Cafer’e, kesret-i mal ve bereket için duâ etmiş. Hazret-i Abdullâh İbn-i Cafer, o derece servet kazanmış ki, o asırda şöhretgîr olmuş. O bereket-i duâ-yı Nebevî ile hâsıl olan serveti kadar, sehàvetle de iştihâr etmiş. Bu nev'iden çok misâller var. Nümûne için bu dört misâlle iktifâ ediyoruz.
Hem başta İmâm‑ı Tirmizî haber veriyor ki: Sa'd İbn-i Ebî Vakkâs için Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etmiş; اَللّٰهُمَّ اَجِبْ دَعْوَتَهُ demiş. Sa'd’ın duâsının kabûlü için duâ etmiş. O asırda, Sa'd’ın bedduâsından herkes korkuyordu. Duâsının kabûlü de şöhret buldu.
Hem meşhûr Ebû Katâde’ye fermân etmiş: اَفْلَحَ اللّٰهُ وَجْهَكَ اَللّٰهُمَّ بَارِكْ لَهُ ف۪ي شَعْرِهِ وَبَشَرِهِ diye, genç kalmasına duâ etmiş. Ebû Katâde, yetmiş yaşında vefât ettiği vakit; onbeş yaşında bir genç gibi olduğu, nakl‑i sahîh ile şöhret bulmuş.
Hem meşhûr şâir Nâbiğa’nın kıssa‑i meşhûresidir ki; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında bir şiirini okumuş. Şu fıkra: بَلَغْنَا السَّمَاءَ مَجْدُنَا وَسَنَائُنَا ❋ وَاِنَّا نُر۪يدُ فَوْقَ ذٰلِكَ مَظْهَرًا
Yani: “Şerefimiz göğe çıktı, biz daha üstüne çıkmak istiyoruz!” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mülâtafe sûretinde fermân etti: اِلٰى اَيْنَ يَا اَبَا لَيْلَا ؟ Dedi: اِلَى الْجَنَّةِ يَا رَسُولَ اللّٰهِ
Yani; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, latîfe olarak dedi: “Gökten öbür tarafa nereyi istiyorsun ki, şiirinde orayı niyet ediyorsun?” Nâbiğa dedi: “Göklerin fevkınde Cennet’e gitmek istiyoruz…” Sonra bir mânidâr şiirini daha okudu. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm duâ etti: لَا يَفْضُضِ اللّٰهُ فَاكَ Yani, “Senin ağzın bozulmasın.” İşte o duâ‑yı Nebevî’nin bereketiyle, o Nâbiğa, yüzyirmi yaşında bir dişi noksan olmadı. Hattâ bazı bir dişi düştüğü vakit, yerine bir daha geliyordu.
Hem – nakl‑i sahîh ile – İmâm-ı Ali için duâ etmiş ki: اَللّٰهُمَّ اكْفِهِ الْحَرَّ وَالْقَرَّ Yani: “Yâ Rab! Soğuk ve sıcağın zahmetini ona gösterme.” İşte şu duâ bereketiyle, İmâm‑ı Ali kışta yaz libâsını giyerdi; yazda kış libâsını giyerdi. Der idi ki: “O duânın bereketiyle hiçbir soğuk ve sıcağın zahmetini çekmiyorum.”
Hem Hazret‑i Fâtıma için duâ etmiş: اَللّٰهُمَّ لَا تُجِعْهَا Yani: “Açlık elemini ona verme.” Hazret‑i Fâtıma der ki: “O duâdan sonra açlık elemini görmedim.”
Hem Tufeyl İbn‑i Amr, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan bir mu'cize istedi ki, götürüp kavmine göstersin. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ لَهُ demiş; iki gözü ortasında bir nur zuhûr etmiş. Sonra değneği ucuna naklolmuş. Bunun ile “Zinnur” diye iştihâr bulmuş. İşte bu vâkıalar, ehâdîs‑i meşhûredendir ki, kat'iyyet peydâ etmişler.
Hem Ebû Hureyre, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a şekvâ etmiş ki: “Nisyan bana ârız oluyor.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş; bir mendil şeklinde bir şey açmış. Sonra mübârek avucu ile gâibden bir şey alır gibi, öyle avucunu oraya boşaltmış. İki-üç defa öyle yaparak Ebû Hureyre’ye demiş: “Şimdi mendili topla…” Toplamış. Bu sırr-ı manevî-i duâ-yı Nebevî ile Ebû Hureyre kasem eder ki: “Ondan sonra hiçbir şey unutmadım.” İşte bu vâkıalar, ehâdîs-i meşhûredendirler.
Dördüncü Misâl
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bedduâsına mazhar olmuş birkaç vâkıayı beyân ederiz:
Birincisi: Perviz denilen Fars Pâdişahı, nâme‑i Nebeviyeyi yırtmış. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a haber geldi. Şöyle bedduâ etti: اَللّٰهُمَّ مَزِّقْهُ“Yâ Rab! Nasıl mektûbumu paraladı, Sen de onu ve onun mülkünü parça parça et!” İşte şu bedduânın te'siriyledir ki; o Kisrâ Perviz’in oğlu Şirviye, hançer ile onu paraladı. Sa'd İbn‑i Ebî Vakkâs da, saltanatını parça parça etti. Sâsâniye Devleti’nin hiçbir yerde şevketi kalmadı. Fakat Kayser ve sâir melikler, nâme-i Nebeviyeye hürmet ettikleri için, mahvolmadılar.
İkincisi: Tevâtüre yakın meşhûrdur ve Âyât‑ı Kur'âniye işâret ediyor ki: Bidâyet-i İslâmda Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Mescidü'l-Haram’da namaz kılarken; rüesâ-yı Kureyş toplandılar, ona karşı gayet bed bir muâmele ettiler. O da, o vakit onlara bedduâ etti. İbn-i Mes'ûd der ki: “Kasem ederim, o bed muâmeleyi yapan ve onun bedduâsına mazhar olanların, Gazve-i Bedir’de birer birer lâşelerini gördüm.”
Üçüncüsü: Mudariye denilen Arab’ın büyük bir kabilesi, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tekzîb ettikleri için, onlara kaht ile bedduâ etti. Yağmur kesildi, kaht ve galâ baş gösterdi. Sonra Mudariye Kavmi’nden olan Kabile‑i Kureyş, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a iltimas ettiler. Duâ etti; yağmur geldi, kahtlık kalktı. Bu vâkıa tevâtür derecesinde meşhûrdur.
Beşinci Misâl
Hususî adamlara bedduâsının dehşetli kabûlüdür. Bunun çok misâlleri var. Kat'î üç misâli nümûne olarak beyân ederiz:
Birincisi: Uteybe İbn‑i Ebî Leheb hakkında şöyle bedduâ etti: اَللّٰهُمَّ سَلِّطْ عَلَيْهِ كَلْبًا مِنْ كِلَابِكَ Yani: “Yâ Rab! Ona bir itini musallat et!” Sonra Uteybe sefere giderken, bir arslan gelip, kafile içinde onu arayıp bulmuş, parçalamış. Şu vâkıa meşhûrdur. Eimme‑i hadîs, nakil ve tashih etmişler.
İkincisi: Muhallim İbn‑i Cessâme’dir ki; Âmir İbn-i Azbat’ı gadr ile katletmişti. Hâlbuki Âmir’i, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu, cihad ve harb için kumandan edip, bir bölük ile göndermişti. Muhallim de beraberdi. Bu gadrin haberi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a yetiştiği vakit hiddet etmiş, اَللّٰهُمَّ لَا تَغْفِرْ لِمُحَلِّمِ diye bedduâ buyurmuş. Yedi gün sonra o Muhallim öldü. Kabre koydular, kabir dışarıya attı. Kaç defa koydularsa yer kabûl etmedi. Sonra mecbur oldular; iki taş ortasında muhkemce bir duvar yapılmış, o sûrette yer altında setredilmiş.
Üçüncüsü: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, görüyordu bir adam, sol eliyle yemek yer. Fermân etmiş: كُلْ بِيَم۪ينِكَ “Sağ elinle ye!” demiş. O adam demiş: لَا اَسْتَط۪يعُ “Sağ elimle yapamıyorum.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: لَا اسْتَطَعْتَdiye bedduâ etmiş. “Kaldıramayacaksın!” İşte ondan sonra o adam, sağ elini hiç kaldıramamış.
Altıncı Misâl
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem duâsı, hem temâsından zuhûr eden pek çok hàrikalarından, kat'iyyet kesbetmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz:
Birincisi: Hazret‑i Hâlid İbn-i Velîd’e (Seyfullâh’a) birkaç saçını verip, nusretine duâ etmiş. Hazret-i Hâlid, o saçları külâhında hıfzetmiş. İşte o saç ve duânın bereketi hürmetine, hiçbir harbe girmemiş illâ muzaffer çıkmış.
İkincisi: Selmân‑ı Fârisî, evvelce Yahudîlerin abdi imiş. Onun seyyidleri, onu âzâd etmek için çok şeyler istediler. “Üçyüz hurma fidanını dikip meyve verdikten sonra, kırk okıyye altın vermekle âzâd edilirsin” dediler. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a geldi, beyân-ı hâl etti. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kendi eliyle Medine civarında, üçyüz fidanı dikti. Yalnız bir tanesini başkası dikti. O sene zarfında, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın diktiği bütün fidanlar meyve verdi. Yalnız bir tek başkası dikmişti; o tek meyve vermedi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onu çıkardı, yeniden dikti; o da meyve verdi.
Hem tavuk yumurtası kadar bir altını; ağzının tükrüğünü ona sürdü, duâ etti, Selmân’a verdi. Dedi: “Git Yahudîlere ver.” Selmân‑ı Fârisî gidip o altından kırk okıyyeyi onlara verdi, o tavuk yumurtası kadar olan altın, eskisi gibi bâkî kaldı. İşte şu vâkıa Hazret-i Selmân-ı Pâk’in, sergüzeşte-i hayatının en mühim bir hâdise-i mu'cizekârânesidir. Mu'teber ve mevsûk imâmlar haber vermişler.
Üçüncüsü: Ümm‑ü Mâlik isminde bir sahâbiye, “ukke” denilen küçük bir yağ tulumundan, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a yağ hediye ederdi. Bir defa Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona duâ edip ukkeyi vermiş; fermân etmiş ki: “Onu boşaltıp sıkmayınız.” Ümm-ü Mâlik, ukkeyi almış. Ne vakit evlâdları yağ isterlerse, bereket-i duâ-yı Nebevî ile ukkede yağ bulurlardı. Hayli zaman devam etti. Sonra sıktılar, bereket kesildi.
Yedinci Misâl
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın duâsıyla ve temâsıyla, suların tatlılaşması ve güzel koku vermesinin çok hâdiseleri var. İki-üç taneyi, nümûne olarak beyân ederiz.
Birincisi: İmâm‑ı Beyhakî başta, ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Bi'r-i Kubâ denilen kuyunun suyu bazı kesiliyordu, yani bitiyordu. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm abdest suyunu içine koyup duâ ettikten sonra, kesretle devam etti, daha hiç kesilmedi.
İkincisi: Başta Ebû Nuaym, delâil‑i Nübüvvette, ehl-i hadîs haber veriyorlar ki: Enes’in evindeki kuyuya, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm tükrüğünü içine atıp duâ etmiş, Medine-i Münevvere’de en tatlı su o olmuş.
Üçüncüsü: İbn‑i Mâce haber veriyor ki: Mâ-i Zemzemden bir kova su, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a getirdiler. Bir parça ağzına aldı, kovaya boşalttı. Kova misk gibi râyiha verdi.
Dördüncüsü: İmâm‑ı Ahmed İbn-i Hanbel haber veriyor ki: Bir kuyudan, bir kova su çıkardılar. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, içine ağzının suyunu akıtıp kuyuya boşalttıktan sonra, misk gibi râyiha vermeğe başladı.
Beşincisi: Ricâlullâhtan ve İmâm‑ı Müslim ve Ulemâ-i Mağrib’in mu'temedi ve makbûlü olan Hammâd İbn-i Seleme haber veriyor ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, deriden bir tuluk su doldurup ağzına üflemiş, duâ etmiş. Bağladı, bir kısım sahâbeye verdi: “Ağzını açmayınız! Yalnız abdest aldığınız vakit açınız.” demiş. Gitmişler, abdest almak vaktinde ağzını açmışlar. Görüyorlar ki, hàlis bir süt, ağzında da kaymak yağ!‥
İşte bu beş cüz'ü, bazıları meşhûr, bazı da mühim imâmlar naklediyorlar. Bunlar ve burada nakledilmeyenlerle mecmûu; manevî tevâtür gibi bir mu'cize‑i mutlakanın tahakkukunu gösteriyorlar.
Sekizinci Misâl
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mesh ve duâsıyla, sütsüz ve kısır keçilerin; mübârek elinin temâsıyla ve duâsıyla, sütlü, hem çok sütlü olmaları misâlleri ve cüz'iyâtları çoktur. Biz, yalnız meşhûr ve kat'î iki-üç misâli, nümûne olarak zikrediyoruz:
Birincisi: Ehl‑i siyerin bütün mu'teber kitapları haber veriyorlar ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekiri's-Sıddık ile beraber hicret ederken, Âtiket Binti'l-Huzâiye denilen Ümm-ü Ma'bed hânesine gelmişler. Gayet zaîf, sütsüz, kısır bir keçi orada vardı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ümm-ü Ma'bed’e fermân etti: “Bunda süt yok mudur?” Ümm-ü Ma'bed demiş ki: “Bunun vücûdunda kan yoktur; nereden süt verecek!”
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gidip o keçinin beline elini sürmüş, memesini de meshetmiş, duâ etmiş. Sonra demiş: “Kap getiriniz, sağınız!” Sağdılar; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekiri's-Sıddık ile içtikten sonra, o hâne halkı da doyuncaya kadar içmişler. O keçi kuvvetlenmiş, öyle de mübârek kalmış.
İkincisi: Şât‑ı İbn-i Mes'ûd’un meşhûr kıssasıdır ki: İbn-i Mes'ûd, İslâm olmadan evvel, bazıların çobanı idi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Ebû Bekiri's-Sıddık ile beraber, İbn-i Mes'ûd’un keçileriyle bulunduğu yere gitmişler. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, İbn-i Mes'ûd’dan süt istemiş. O da demiş: “Keçiler benim değil, başkasının malıdırlar.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş: “Kısır, sütsüz bir keçi bana getir.” O da iki senedir teke görmemiş bir keçi getirdi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm eliyle onun memesine meshedip duâ etmiş. Sonra sağmışlar, hàlis bir süt almışlar, içmişler. İbn-i Mes'ûd bu mu'cizeyi gördükten sonra îmân etmiş.
Üçüncüsü: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın murdiası yani süt annesi olan Halîme-i Sa'diye’nin keçilerinin kıssa-i meşhûresidir ki; o kabilede bir derece kahtlık vardı. Hayvanat zaîf ve sütsüz oluyordular ve tok oluncaya kadar yemiyorlardı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm oraya, süt annesinin yanına gönderildiği zaman, onun bereketiyle, Halîme-i Sa'diye’nin keçileri, akşam vakti, başkalarının hilâfına olarak, hem tok ve memeleri dolu olarak geliyorlardı.
İşte bunun gibi siyer kitaplarında daha başka cüz'iyâtları var; fakat bu nümûneler, asıl maksada kâfîdir.
Dokuzuncu Misâl
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bazı zâtların başını ve yüzünü mübârek eliyle meshedip duâ ettikten sonra, zâhir olan hàrikaların çok cüz'iyâtından iştihâr bulmuş birkaçını nümûne olarak beyân ediyoruz.
Birincisi: Umeyr İbn‑i Sa'd’ın başına elini sürmüş, duâ etmiş. Seksen yaşında o adam, o duânın bereketiyle, öldüğü vakit başında beyaz yoktu.
İkincisi: Kays İbn‑i Zeyd’in başına elini koyup, meshedip duâ etmiş. O duânın bereketiyle, yüz yaşına girdiği vakit, meshin te'siriyle, bütün başı beyaz, yalnız Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın elini koyduğu yer simsiyah olarak kalmış.
Üçüncüsü: Abdurrahman İbn‑i Zeyd İbni'l-Hattâb, hem küçük, hem çirkin idi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, eli ile başını meshedip duâ etmiş. O duânın bereketiyle, kàmetçe en bâlâ kàmet ve sûretçe en güzel bir sûrete girmiş.
Dördüncüsü: Âiz İbn‑i Amr’ın Gazve-i Huneyn’de yüzü yaralanmış. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, eliyle yüzündeki kanı silmiş. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın elinin temâs ettiği yer, parlak bir nurâniyet vermiş ki, muhaddisler كَغُرَّةِ الْفَرَسِ tâbir etmişler. Yani, doru atın alnındaki beyaz gibi, temâs yeri öyle parlıyordu.
Beşincisi: Katâde İbn‑i Milhân’ın yüzüne elini sürmüş, duâ etmiş. Katâde’nin yüzü ayna gibi parlamaya başlamış.
Altıncısı: Ümmü'l‑Mü'minîn Ümm-ü Seleme’nin kızı ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın üvey kızı Zeyneb’e küçükken, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onun yüzüne abdest suyu atıp taltif etmiş. O suyun temâsından sonra, Zeyneb’in hüsün ve cemâli acîb sûret almış, bedîü'l-cemâl olmuş.
İşte şu cüz'iyâtlar gibi daha çok misâller var. Onların çoğunu eimme‑i hadîs nakletmişler. Bu cüz'iyâtın herbirini, haber-i vâhid ve zaîf farzetsek dahi, yine mecmûu, manevî bir tevâtür hükmünde, mutlak bir mu'cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gösterir. Çünkü bir hâdise, ayrı ayrı ve çok sûretlerle nakledilse, asıl hâdisenin vukû'u kat'î olur. Sûretlerin herbiri zaîf dahi olsa, yine asıl hâdiseyi isbât ediyor.
Meselâ; bir gürültü işitildi, bazılar dediler ki, filân ev harâb oldu; diğeri, başka ev harâb oldu dedi; daha başkası, başka bir evi söyledi ve hâkezâ… Herbir rivâyet, haber‑i vâhid de, zaîf de, hilâf-ı vâki de olabilir. Fakat asıl vâkıa ki; bir ev harâb olmuş, o kat'îdir; onda bütün müttefiktirler.
Hâlbuki bahsettiğimiz şu altı cüz'iyât; hem sahîhtirler, hem bazıları şöhret derecesine çıkmışlar. Farazâ bunların herbirini zaîf addetsek – temsîlde mutlak bir hâne harâb olması gibi – yine cüz'iyâtın mecmûunda, mutlak bir mu'cize‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vücûdunu kat'iyyen gösterir.
İşte, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mu'cizât-ı bâhiresi, her bir nev'ide kat'î olarak mevcûddur. Cüz'iyâtı dahi, o küllî ve mutlak mu'cizenin sûretleri veyâhut nümûneleridir. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nasıl ki; eli, parmakları, tükürüğü, nefesi, sözü yani duâsı, çok mu'cizâtın mebde'i oluyor.
Aynen öyle de, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sâir letâifi ve duyguları ve cihâzâtı, çok hàrikalara medârdır. Kütüb-ü siyer ve tarih, o hàrikaları beyân etmişler; sîret ve sûret ve duygularında, çok delâil-i nübüvvet bulunduğunu göstermişler…