Onbeşinci İşâret
Nasıl ki; taşlar, ağaçlar, kamer, güneş onu tanıyorlar; birer mu'cizesini göstermekle, nübüvvetini tasdik ediyorlar; öyle de‥ hayvanat tâifesi, ölüler tâifesi, cinler tâifesi, melâikeler tâifesi O Zât‑ı Mübârek’i tanıyorlar ve nübüvvetini tasdik ediyorlar ki; onlar, onu tanıdıklarını, herbir tâifesi, bazı mu'cizâtını göstermekle gösteriyorlar ve nübüvvetinin tasdikini ilân ediyorlar. Şu Onbeşinci İşâret’in üç şûbesi var:
Birinci Şûbesi
Hayvanat cinsi, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanıyorlar ve mu'cizâtını da izhâr ediyorlar. Şu şûbenin çok misâlleri var. Biz yalnız burada, meşhûr ve manevî tevâtür derecesinde kat'î olmuş veya muhakkìkîn-i eimmenin makbûlü olmuş veya ümmet telâkki-i bilkabûl etmiş olan bir kısım hâdiseleri, nümûne olarak zikredeceğiz:
Birinci Hâdise: Manevî tevâtür derecesinde bir şöhretle; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekiri's-Sıddık ile, küffarın takibinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gâr-ı Hirâ’nın kapısında, iki nöbetçi gibi, iki güvercin gelip beklemeleri ve örümcek dahi, perdedâr gibi, hàrika bir tarzda, kalın bir ağ ile mağara kapısını örtmesidir.
Hattâ rüesâ‑yı Kureyş’ten, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın eli ile, Gazve-i Bedir’de öldürülen Übeyy İbn-i Halef mağaraya bakmış. Arkadaşları demişler: “Mağaraya girelim.” O demiş: “Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Hazret-i Muhammed tevellüd etmeden bu ağ yapılmış gibidir. Bu iki güvercin, işte orada duruyor, adam olsa orada dururlar mı?”
İşte bunun gibi, mübârek güvercin tâifesi, Feth‑i Mekke’de dahi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başı üzerinde gölge yaptıklarını, İmâm-ı Celîl İbn-i Vehb naklediyor.
Hem nakl‑i sahîh ile Hazret-i Âişe-i Sıddıka haber veriyor ki: “Güvercin gibi, Dâcin denilen bir kuş hânemizde vardı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hâzır olsa idi, hiç debelenmezdi, sükûtla dururdu. Ne vakit Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıksa idi, o kuş, başlardı harekete; giderdi, gelirdi‥ hiç durmuyordu.” Demek o kuş, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı dinliyordu, huzurunda temkin ile sükût ederdi.
İkinci Hâdise: Beş‑altı tarîkle, manevî bir tevâtür hükmünü almış kurt hâdisesidir ki; bu kıssa-i acîbe, çok tarîklerle meşhûr sahâbelerden nakledilmiş. Ezcümle: Ebû Saidi'l-Hudrî ve Seleme İbni'l-Ekva' ve İbn-i Ebî Vehb ve Ebû Hureyre ve bir vak'a sâhibi çoban Uhbân gibi müteaddid tarîklerle haber veriyorlar ki: Bir kurt, keçilerden birisini tutmuş; çoban, kurdun elinden kurtarmış. Zi'b demiş: “Allah’tan korkmadın, benim rızkımı elimden aldın!” Çoban demiş: “Acâib, zi'b konuşur mu?” Zi'b ona demiş: “Acîb senin hâlindedir ki, bu yerin arka tarafında bir Zât var ki; sizi Cennet’e dâvet ediyor, peygamberdir, onu tanımıyorsunuz?!”
Bütün tarîkler kurdun konuşmasında müttefik olmakla beraber, kuvvetli bir tarîk olan Ebû Hureyre, ihbarında diyor ki: Çoban kurda demiş: “Ben gideceğim; fakat kim benim keçilerime bakacak?” Zi'b demiş: “Ben bakacağım!” Çoban ise, çobanlığı kurda devredip gelmiş. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmüş, îmân etmiş, dönüp gitmiş. Zi'bi, çoban bulmuş. Zâyiât yok. Bir keçi ona kesmiş, çünkü ona üstadlık etmiş.
Bir tarîkte; rüesâ‑yı Kureyş’ten Ebû Süfyân ile Safvan, bir kurdu gördüler; bir ceylanı takib edip Harem-i Şerîf’e girdi. Kurt dönmüş; sonra taaccüb etmişler. Kurt konuşmuş, risalet-i Ahmediye’yi haber vermiş. Ebû Süfyân, Safvan’a demiş ki: “Bu kıssayı kimseye söylemeyelim; korkarım, Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler.”
Elhâsıl; kurt kıssası kat'î ve manevî mütevâtir gibi kanâat verir.
Üçüncü Hâdise: Beş‑altı tarîkle, mühim sahâbelerden nakledilen cemel hâdisesidir ki: Ezcümle, Ebû Hureyre ve Sa'lebe İbn-i Mâlik ve Câbir Bin Abdullâh ve Abdullâh İbn-i Cafer ve Abdullâh İbn-i Ebî Evfâ gibi müteaddid tarîkler ve o tarîklerin başındaki sahâbeler, müttefikan haber veriyorlar ki: Deve gelmiş, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a tahiye-i ikram nev'inden secde edip konuşmuş.
Ve birkaç tarîkte haber veriliyor ki: O deve, bir bağda kızmış, vahşî olmuş; yanına kimseyi sokmuyor, hücum ediyordu. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm girdi; deve geldi, ikramen secde etti, yanında ıhdı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yular taktı. Deve, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi: “Beni çok meşakkatli şeylerde çalıştırdılar, şimdi de beni kesmek istiyorlar. Onun için kızdım.” Deve sâhibine söyledi: “Böyle midir?” “Evet” dediler.
Hem Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Adbâ ismindeki devesi, vefât-ı Nebevî’den sonra kederinden ne yedi, ne içti, tâ öldü.
Hem o deve, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile, mühim bir kıssayı konuştuğunu, Ebû İshak-ı İsferânî gibi bazı mühim imâmlar haber vermişler.
Hem nakl‑i sahîh ile; Câbir Bin Abdullâh’ın bir seferde devesi çok yorulmuştu, daha yürüyemiyordu. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o deveye ufak bir dürtmek ile dürttü; o deve, o iltifat-ı Ahmedî’den o kadar bir çeviklik, bir sevinçlik peydâ etti ki; daha sür'atinden dizgini zaptedilmiyor, yolda yetişilmiyordu; Hazret-i Câbir haber veriyor.
Dördüncü Hâdise: Başta İmâm‑ı Buhârî, eimme-i hadîs haber veriyorlar ki: Bir defa, gecede, Medine-i Münevvere’nin haricinde, düşman hücum ediyor gibi mühim bir hâdise işâa edildi. Sonra cesur atlılar çıktılar, gittiler. Yolda görüyorlar, bir zât geliyor. Baktılar, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Fermân etmiş: “Bir şey yoktur.” Meşhûr Ebû Talha’nın atına binip, şecâat-i kudsiyesi muktezâsınca, herkesten evvel gitmiş, tahkîk etmiş ve dönmüştü. Ebû Talha’ya fermân etmiş: وَجَدْتُ فَرَسَكَ بَحْرًا Yani: “Senin atın sarsmadan, gayet çabuktur.” Hâlbuki Ebû Talha’nın atı, katûf tâbir edilen, yürüyüşsüz kısmından idi. O geceden sonra, hiçbir at ona karşı yürüyüşte mukàbele edemiyordu.
Hem nakl‑i sahîh ile; bir defa, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm seferde namaz kılacak vaktinde atına dedi: “Dur!” O da durdu. Namaz bitinceye kadar hiçbir a'zâsını kımıldatmadı.
Beşinci Hâdise: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı Sefîne, Yemen vâlisi Muâz İbn-i Cebel’in yanına gitmek için, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan emir alıp gitmiş. Yolda bir arslan rast gelmiş. O Sefîne, ona demiş: “Ben, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârıyım.” Arslan, ses verip ayrılmış, ilişmemiş.
Diğer bir tarîkte haber veriyorlar ki: Sefîne döndüğü vakit yolu kaybetmiş, bir arslana rast gelmiş; arslan ona ilişmemekle beraber, yolu da göstermiş.
Hem Hazret‑i Ömer’den haber veriyorlar ki; demiş: “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına bir bedevî geldi. Arapça “dabb” denilen bir susmar, yani keler elinde idi. Dedi: “Eğer bu hayvan sana şehâdet etse, ben sana îmân getiririm; yoksa îmân getirmem.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hayvandan sordu; o susmar, fasîh bir dille, risaletine şehâdet etti.”
Hem Ümmü'l‑mü'minîn Ümm-ü Seleme haber veriyor ki: Bir ceylan, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşmuş ve risaletine şehâdet etmiş.
İşte bunun gibi çok misâller var. Hem de, kat'î şöhret bulmuş birkaç nümûneyi gösterdik. Ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayana ve itâat etmeyene deriz:
Ey insan! İbret alınız… Kurt, arslan, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanıyor, itâat ediyorlar. Sizlerin; hayvandan, kurttan aşağı düşmemeye çalışmanız iktiza eder!‥
İkinci Şûbe:
Cenazelerin ve cinlerin ve melâikelerin, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımalarıdır. Bunun da çok hâdiseleri var. Nümûne için, şöhret bulmuş ve mevsûk imâmlar haber vermiş birkaç nümûneyi, evvelâ cenazelerden göstereceğiz. Amma cin ve melâike ise; o mütevâtirdir. Onların misâlleri bir değil, bindir. İşte ölülerin konuşması misâllerinden:
Birincisi Şudur Ki: Ulemâ‑i zâhir ve bâtının, Tâbiîn zamanında en büyük reisi ve İmâm-ı Ali’nin mühim ve sâdık bir şâkirdi olan Hasan-ı Basrî haber veriyor ki: Bir adam, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gelerek, ağlayıp sızladı. Dedi: “Benim küçük bir kızım vardı, şu yakın derede öldü, oraya attım.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona acıdı. Ona dedi: “Gel oraya gideceğiz.” Gittiler. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o ölmüş kızı çağırdı: “Yâ filâne!” dedi. Birden o ölmüş kız, لَبَّيْكَ وَسَعْدَيْكَ dedi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: “Tekrar peder ve vâlidenin yanına gelmeyi arzu eder misin?” O dedi: “Yok, ben onlardan daha hayırlısını buldum!”
İkincisi: İmâm‑ı Beyhakî ve İmâm-ı İbn-i Adiyy gibi bazı mühim imâmlar, Hazret-i Enes İbn-i Mâlik’ten haber veriyorlar ki: Enes demiş: “Bir ihtiyare kadının bir tek oğlu vardı, birden vefât etti. O sâliha kadın, çok müteessir oldu, dedi: ‘Yâ Rab! Senin rızân için, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bîatı ve hizmeti için hicret edip buraya geldim. Benim hayatımda istirahatimi te'min edecek tek evlâdcığımı, O Resûlün hürmetine bağışla!’” Enes der: “O ölmüş adam kalktı, bizimle yemek yedi.”
İşte şu hâdise‑i acîbeye işâret ve ifâde eden, İmâm-ı Busayrî’nin Kaside-i Bürde’de şu fıkrasıdır: لَوْ نَاسَبَتْ قَدْرَهُ اٰيَاتُهُ عِظَمًا ❋ اَحْيَى اسْمُهُ ح۪ينَ يُدْعٰى دَارِسَ الرِّمَمِ
Yani: “Eğer alâmetleri, onun kadrine muvâfık derecesinde azametini ve makbûliyetini gösterse idiler; değil yeni ölmüşler, belki onun ismiyle çürümüş kemikler de ihyâ edilebilirdi.”
Üçüncü Hâdise: Başta İmâm‑ı Beyhakî gibi râviler, Abdullâh İbn-i Ubeydullâhi'l-Ensârî’den haber veriyorlar ki, Abdullâh demiş: “Sâbit İbn-i Kays İbn-i Şemmas’ın Yemâme Harbi’nde şehîd düştüğü ve kabre koyduğumuz vakit, ben hazırdım. Kabre konurken, birden ondan bir ses geldi: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ وَاَبُو بَكْرٍ الصِّدّ۪يقُ وَعُمَرُ الشَّه۪يدُ وَعُثْمَانُ الْبَرُّ الرَّح۪يمُ dedi. Sonra açtık, baktık; ölü, cansız.” İşte o vakit, daha Hazret‑i Ömer hilâfete geçmeden, şehâdetini haber veriyor.
Dördüncü Hâdise: İmâm‑ı Taberânî ve Ebû Nuaym, delâil-i Nübüvvette, Nu'man İbn-i Beşîr’den haber veriyorlar ki: “Zeyd İbn-i Harice, çarşı içinde, birden düşüp vefât etti. Eve getirdik. Akşam ve yatsı arasında etrafında kadınlar ağlarken, birden اَنْصِتُوا… اَنْصِتُوا… “Susunuz!” dedi. Sonra, fasîh bir lisânla: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ diyerek bir mikdar konuştu. Sonra baktık ki; cansız, vefât etmiş.”
İşte, cansız cenazeler O’nun risaletini tasdik etse, canlı olanlar tasdik etmese; elbette o “cânî” canlılar, cansızlardan daha cansız ve ölülerden daha ölüdürler!‥
Amma; melâikelerin, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a hizmeti ve görünmesi ve cinnîlerin O’na îmân ve itâati, mütevâtirdir. Nass-ı Kur'ân ve çok âyâtla musarrahtır. Gazve-i Bedir’de beşbin melâike – nass-ı Kur'ân ile – önde, sahâbeler gibi ona hizmet edip, asker olmuşlar. Hattâ o melekler, melâikeler içinde, ashâb-ı Bedir gibi şeref kazanmışlar. Şu mes'elede iki cihet var:
Birisi: Cin ve melâikenin tâifeleri, hayvan ve insanın tâifeleri gibi, vücûdları kat'î ve bizimle münâsebetdâr olduğu, Yirmidokuzuncu Söz’de, iki kere iki dört eder derecesinde bir kat'iyyetle isbât etmişiz. Onların isbâtını, o Söz’e havâle ederiz.
İkinci Cihet: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefiyle, eser-i mu'cizesi olarak, efrâd-ı ümmeti, onları görmek ve konuşmaktır.
İşte, başta Buhârî ve İmâm‑ı Müslim, eimme-i hadîs, müttefikan haber veriyorlar ki: Bir defa melek, yani Hazret-i Cebrâil, beyaz libâslı bir insan sûretinde gelmiş. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, sahâbeleri içinde otururken, yanına gitmiş, demiş: مَا الْاِسْلَامُ ، وَمَا الْا۪يمَانُ ، وَمَا الْاِحْسَانُ ؟ Yani: “Îmân, İslâm, ihsân nedir? Ta'rif et.” Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ta'rif etmiş. Oradaki cemâat-i sahâbe, hem ders almış, hem de o zâtı iyi görmüşler. O zât, misâfir gibi görünürken, üstünde alâmet-i sefer eseri hiç yoktu. Kalktı, birden kayboldu. O vakit Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: “Size ders vermek için Cebrâil böyle yaptı.”
Hem haber‑i sahîh ile ve haber-i kat'î ile ve manevî tevâtür derecesinde, eimme-i hadîs haber veriyorlar ki: Hazret-i Cebrâil’i çok defa, hüsn-ü cemâl sâhibi olan Dihye sûretinde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında sahâbeler görüyorlardı.
Ezcümle, Hazret‑i Ömer ve İbn-i Abbâs ve Üsâme İbn-i Zeyd ve Hâris ve Âişe-i Sıddıka ve Ümm-ü Seleme, kat'iyyen sâbittir ki, bunlar kat'iyyen haber veriyorlar ki; “Biz, Hazret-i Cebrâil’i Dihye sûretinde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında çok görüyoruz.”
Acaba hiç mümkün müdür ki, bu zâtlar, görmeden, “görüyoruz” desinler?‥
Hem nakl‑i sahîh-i kat'î ile, Aşere-i Mübeşşere’den, İran Fâtihi Sa'd İbn-i Ebî Vakkâs haber veriyor ki: “Gazve-i Uhud’da, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki tarafında, iki beyaz libâslı, ona nöbetdar gibi, muhâfız sûretinde gördük. İkisi de anlaşıldı ki, meleklerdir ve Hazret-i Cebrâil ile Mîkâil olduğunu anladık.” Acaba böyle bir kahraman-ı İslâm “gördük” dese, görmemek mümkün müdür?
Hem Ebû Süfyân İbn‑i Hâris İbn-i Abdülmuttalib (ammizâde-i Nebevî) – nakl-i sahîh ile – haber veriyor ki: “Gazve-i Bedir’de, gök ile yer arasında, beyaz libâslı atlı zâtları gördük.”
Hem Hazret‑i Hamza Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan niyâz etti ki: “Ben Cebrâil’i görmek istiyorum.” Kâbe’de ona gösterdi. Dayanamadı, bî-hûş oldu, yere düştü.
Bu çeşit melâikeleri görmek vukûâtı çoktur. Bütün bu vukûât, bir nev'i mu'cize‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı gösteriyor ve delâlet ediyor ki; O’nun misbâh-ı nübüvvetine, melâikeler dahi pervânelerdir.
Cinnîler ise, onlar ile görüşmek ve görmek; değil sahâbeler, belki avâm‑ı ümmet dahi çokları ile görüşmeleri çok vukû' buluyor. Fakat en kat'î, en sahîh haber ile, eimme-i hadîs bize diyorlar ki; İbn-i Mes'ûd: “Batn-ı Nahl’de ecinnîlerin ihtidâsı gecesinde, ecinnîleri gördüm ve Sûdan kabilesinden Zut denilen uzun boylu tâifeye benzettim, onlara benziyordular.”
Hem meşhûrdur ve hadîs imâmları tahric ve kabûl ettikleri Hazret‑i Hâlid İbn-i Velîd vak'asıdır ki; Uzzâ denilen sanemi tahrib ettikleri vakit, siyah bir kadın şeklinde, o sanem içinden bir cinniye çıktı. Hazret-i Hâlid, bir kılınç ile o cinniyeyi iki parça etti. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hâdise için fermân etmiş ki: “Uzzâ sanemi içinde ona ibâdet ediliyordu, daha ona ibâdet edilmez.”
Hem Hazret‑i Ömer’den meşhûr bir haberdir ki, demiş: “Biz Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında iken, ihtiyar şeklinde, elinde bir asâ, “Hâme” isminde bir cinnî geldi, îmân etti. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona, kısa sûrelerden birkaç sûreyi ders verdi. Dersini aldı, gitti.” Şu âhirki hâdiseye, çendan bazı hadîs imâmları ilişmişler; fakat mühim imâmlar, sıhhatine hükmetmişler. Her ne ise, bu nev'ide uzun söylemeye lüzum yok; misâlleri çoktur.
Hem deriz ki:
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nuruyla, terbiyesiyle ve O’nun arkasında gitmesiyle, binler Şeyh-i Geylânî gibi aktâblar, asfiyâlar; melâikeler ve cinler ile görüşmüşler ve konuşuyorlar ve bu hâdise, yüz tevâtür derecesinde ve çok kesrettedir. Evet Ümmet-i Muhammed’in (asm) melâike ve cinlerle temâsları ve tekellümleri ise, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın terbiye ve irşad-ı i'câzkârânesinin bir eseridir.
Üçüncü Şûbe
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hıfzı ve ismeti, bir mu'cize-i bâhiredir; وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ âyet‑i kerîmesinin hakikat-i bâhiresi, çok mu'cizâtı gösterir. Evet, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm çıktığı vakit, değil yalnız bir tâifeye, bir kavme, bir kısım ehl-i siyasete veya bir dine; belki umum pâdişahlara ve umum ehl-i dine tek başıyla meydân okudu. Hâlbuki onun amucası, en büyük düşman ve kavim ve kabilesi düşman iken; yirmiüç sene nöbetdarsız, tekellüfsüz, muhâfazasız ve pek çok defa sû-i kasda ma'rûz kaldığı hâlde, kemâl-i saâdetle, rahat döşeğinde vefât edip, mele-i a'lâya çıkmasına kadar, hıfz ve ismeti, وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ ne kadar kuvvetli bir hakikati ifâde ettiğini ve ne kadar metîn bir nokta‑i istinâd olduğunu, güneş gibi gösterir. Biz, yalnız nümûne için, kat'iyyet kesbetmiş birkaç hâdiseyi zikredeceğiz:
Birinci Hâdise: Ehl‑i siyer ve hadîs, müttefikan haber veriyorlar ki: Kureyş kabilesi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı öldürtmek için, kat'î ittifak ettiler; hattâ insan sûretine girmiş bir şeytanın tedbiriyle, Kureyş içine fitne düşmemek için, her kabileden lâakal bir adam içinde bulunup, ikiyüze yakın, Ebû Cehil ve Ebû Leheb’in taht-ı hükmünde olarak, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hâne-i saâdetini bastılar. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanında Hazret-i Ali vardı. Ona dedi: “Sen, bu gece benim yatağımda yat.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm beklemiş, tâ Kureyş gelmiş, bütün hânenin etrafını tutmuşlar. O vakit çıktı, bir parça toprak başlarına attı; hiçbirisi O’nu görmedi. İçlerinden çıktı gitti. Gâr-ı Hirâ’da iki güvercin ve bir örümcek, bütün Kureyş’e karşı O’na nöbetdar olup, muhâfaza ettiler.
İkinci Hâdise: Vâkıât‑ı kat'iyyedendir ki; mağaradan çıkıp Medine tarafına gittikleri vakit, Kureyş rüesâsı, mühim bir mal mukâbilinde, Sürâka isminde gayet cesur bir adamı gönderdiler; tâ takib edip, onları öldürmeye çalışsın. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Ebû Bekir-i Sıddık ile beraber gârdan çıkıp giderken gördüler ki, Sürâka geliyor. Ebû Bekir-i Sıddık telâş etti. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, mağarada dediği gibi: لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا dedi. Sürâka’ya bir baktı; Sürâka’nın atının ayakları yere saplandı kaldı. Tekrar kurtuldu, yine takib etti. Tekrar atının ayaklarının saplandığı yerden duman gibi bir şey çıkıyordu. O vakit anladı ki: Ne onun elinden ve ne de kimsenin elinden gelmez ki, O’na ilişsin. “El‑amân!” dedi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm aman verdi. Fakat dedi: “Git öyle yap ki, başkası gelmesin!”
Şu hâdise münâsebetiyle bunu da beyân ederiz ki; sahîh bir sûrette haber veriyorlar: Bir çoban, onları gördükten sonra Kureyş’e haber vermek için Mekke’ye gitmiş. Mekke’ye dâhil olduğu vakit, ne için geldiğini unutmuş. Ne kadar çalışmış ise, hâtırına getirememiş. Mecbur olmuş dönmüş. Sonra anlamış ki, ona unutturulmuş.
Üçüncü Hâdise: Gazve‑i Gatafan ve Enmar’da, müteaddid tarîklerle eimme-i hadîs haber veriyorlar ki: Gavres isminde cesur bir kabile reisi, kimse görmeden, tam Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın başı üzerine gelerek, yalın kılınç elinde olduğu hâlde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a dedi: “Kim seni benden kurtaracak?” Demiş: “Allah!” Sonra böyle duâ etti: اَللّٰهُمَّ اكْفِن۪يهِ بِمَا شِئْتَ Birden o Gavres; iki omuzu ortasında gâibden bir darbe yer, o kılınç elinden düşer, yere yuvarlanır. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kılıncı eline alır, “Şimdi seni kim kurtaracak?” der. Sonra affeder. O adam gider tâifesine. O pek cür'etkâr, cesur adama herkes hayrette kalır. “Ne oldu sana; ne için bir şey yapamadın?” dediler. O dedi: “Hâdise böyle oldu. Ben şimdi, insanların en iyisinin yanından geliyorum.”
Hem şu hâdise gibi, Gazve‑i Bedir’de bir münâfık, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı bir gaflet vaktinde, kimse görmeden, tam arkasından kılınç kaldırıp vururken, birden Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bakmış. O, titreyip, kılınç elinden yere düşmüş.
Dördüncü Hâdise: Manevî tevâtüre yakın bir şöhretle ve ekser ehl‑i tefsirin; اِنَّا جَعَلْنَا ف۪ٓي اَعْنَاقِهِمْ اَغْلَالًا فَهِيَ اِلَى الْاَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ ❋ وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ اَيْد۪يهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَاَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ âyetinin sebeb‑i nüzûlü ve ehl-i tefsir allâmeleri ve ehl-i hadîs imâmları haber veriyorlar ki: Ebû Cehil yemîn etmiş ki: “Ben, secdede Muhammed’i görsem, bu taşla onu vuracağım.” Büyük bir taş alıp gitmiş. Secdede gördüğü vakit kaldırıp vurmakta iken, elleri yukarıda kalmış. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, namazı bitirdikten sonra kalkmış; Ebû Cehil’in eli çözülmüş. O ise; ya Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın müsâadesiyle veyâhut ihtiyaç kalmadığından çözülmüş.
Hem yine Ebû Cehil kabilesinden – bir tarîkte – Velîd İbn‑i Muğîre, yine Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı vurmak için, büyük bir taşı alıp secdede iken vurmaya gitmiş; gözü kapanmış. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı Mescid-i Haram’da görmedi, geldi. Onu gönderenleri de görmüyordu; yalnız seslerini işitiyordu. Tâ Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namazdan çıktı, ihtiyaç kalmadığından, onun gözü de açıldı.
Hem nakl‑i sahîh ile Ebû Bekir-i Sıddık’tan haber veriyorlar ki: Sûre-i تَبَّتْ يَدَٓا اَب۪ي لَهَبٍ nâzil olduktan sonra, Ebû Leheb’in karısı Ümm‑ü Cemîl denilen حَمَّالَةَ الْحَطَبِ bir taş alıp, Mescid‑i Haram’a gelmiş. Ebû Bekir ile Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, orada oturuyorlarmış. Gözü, Ebû Bekir-i Sıddık’ı görüyor, soruyor: “Yâ Ebâ Bekir! Senin arkadaşın nerede? Ben işitmişim ki, beni hicvetmiş. Ben görsem, bu taşı ağzına vuracağım.” Yanında iken Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görmemiş. Elbette hıfz-ı İlâhîde olan bir Sultan-ı Levlâk’i, böyle bir Cehennem oduncusu, O’nun huzuruna girip göremez. Ağzına mı düşmüş!‥
Beşinci Hâdise: Haber‑i sahîh ile haber veriliyor ki: Âmir İbn-i Tufeyl ve Erbed İbn-i Kays, ikisi ittifak ederek Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına gitmişler. Âmir demiş: “Ben O’nu meşgul edeceğim, sen O’nu vuracaksın!” Sonra bakıyor ki, bir şey yapmıyor. Gittikten sonra arkadaşına dedi: “Neden vurmadın?” Dedi: “Nasıl vuracağım; ne kadar niyet ettim, bakıyorum ki, ikimizin ortasına sen geçiyorsun. Seni nasıl vuracağım?”
Altıncı Hâdise: Nakl‑i sahîh ile haber veriliyor ki: Gazve-i Uhud’da veya Huneyn’de Şeybe İbn-i Osman el-Hacebî – ki, Hazret-i Hamza, onun hem amucasını, hem pederini öldürmüştü – intikamını almak için, gizli geldi. Tâ Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın arkasından yalın kılınç kaldırdı. Birden kılınç elinden düştü. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona baktı, elini göğsüne koydu. Şeybe der ki: “O dakikada dünyada ondan daha sevgili adam bana olmazdı.” Îmâna geldi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: “Haydi git, harbet!” Şeybe dedi: “Ben gittim, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm önünde harbettim. Eğer o vakit pederim de rastgelseydi, vuracaktım.”
Hem Feth‑i Mekke gününde Fedâle nâmında birisi, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına, vurmak niyetiyle geldi. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ona bakıp tebessüm etti, “Nefsinle ne konuştun?” dedi ve Fedâle için taleb-i mağfiret etti. Fedâle, îmâna geldi ve dedi ki: “O vakit, ondan daha ziyâde dünyada sevgilim olmazdı.”
Yedinci Hâdise: – Nakl‑i sahîh ile – Yahudîler, sû-i kasd niyetiyle, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın oturduğu yere, üstünden büyük bir taş atmak ânında, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o dakikada hıfz-ı İlâhî ile kalkmış; o sû-i kasd de akîm kalmış.
Bu yedi misâl gibi çok hâdiseler vardır. Başta İmâm‑ı Buhârî ve İmâm-ı Müslim ve eimme-i hadîs, Hazret-i Âişe’den naklediyorlar ki: وَاللّٰهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ âyeti nâzil olduktan sonra, arasıra Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı muhâfaza eden zâtlara fermân etti: يَا اَيُّهَا النَّاسُ انْصَرِفُوا فَقَدْ عَصَمَن۪ي رَبّ۪ي عَزَّ وَجَلَّ Yani: “Nöbetdarlığa lüzum yok; benim Rabbim, beni hıfzediyor.”
İşte şu “Risale”de, baştan buraya kadar gösteriyor ki: Şu kâinâtın her nev'i, her âlemi; Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanır, alâkadardır. Herbir nev'-i kâinâtta, O’nun mu'cizâtı görünüyor. Demek O Zât-ı Ahmediye (asm) Cenâb-ı Hakk’ın – fakat kâinâtın Hàlık’ı itibariyle ve bütün mahlûkatın Rabbi ünvânıyla – memurudur ve resûlüdür.
Evet nasıl ki, bir pâdişahın büyük ve müfettiş bir memurunu herbir dâire bilir ve tanır; hangi dâireye girse, onunla münâsebetdâr olur; çünkü, umumun pâdişahı nâmına bir memuriyeti var. Eğer, meselâ yalnız adliye müfettişi olsa, o vakit adliye dâiresiyle münâsebetdâr olur. Başka dâireler onu pek tanımaz. Ve askeriye müfettişi olsa, mülkiye dâiresi onu bilmez.
Öyle de, anlaşılıyor ki; bütün devâir‑i saltanat-ı İlâhiye’de, melekten tut, tâ sineğe ve örümceğe kadar herbir tâife, O’nu tanır ve bilir veya bildirilir. Demek, Hâtemü'l-Enbiyâ ve Resûl-i Rabbi'l-Âlemîn’dir. Ve umum Enbiyânın fevkınde risaletinin şümûlü var.