Altıncı Nükteli İşâret
– Nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Hazret-i Fâtıma’ya (Radıyallahu Anhâ) fermân etmiş ki: اَنْتِ اَوَّلُ اَهْلِ بَيْت۪ي لُحُوقًا ب۪ي deyip, “Âl‑i Beyt’imden herkesten evvel vefât edip, bana iltihak edeceksin.” diye söylemiş. Altı ay sonra haber verdiği gibi aynen zuhûr etmiş.
Hem Ebû Zerr’e fermân etmiş: سَتُخْرَجُ مِنْ هُنَا وَتَع۪يشُ وَحْدَكَ وَتَمُوتُ وَحْدَكَ deyip, Medine’den nefyedilip, yalnız hayat geçirip, yalnız bir sahrâda vefât edeceğini haber vermiş. Yirmi sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.
Hem Enes İbn‑i Mâlik’in halası olan Ümm-ü Haram’ın hânesinde uykudan kalkmış, tebessüm edip fermân etmiş: رَاَيْتُ اُمَّت۪ي يَغْزُونَ فِي الْبَحْرِ كَالْمُلُوكِ عَلَى الْاَسِرَّةِ Ümm‑ü Haram niyâz etmiş: “Duâ ediniz, ben de onlarla beraber olayım.” Fermân etmiş: “Beraber olacaksın.” Kırk sene sonra, zevci olan Ubâde İbn-i Sâmit refâkatiyle Kıbrıs’ın fethine gitmiş; Kıbrıs’ta vefât edip, mezarı ziyaretgâh olmuş. Haber verdiği gibi aynen zuhûr etmiş.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – fermân etmiş ki: يَخْرُجُ مِنْ ثَق۪يفَ كَذَّابٌ وَمُب۪يرٌ yani: “Sakif kabilesinden biri da'vâ‑yı nübüvvet edecek ve biri, hunhar zâlim zuhûr edecek.” deyip, nübüvvet da'vâ eden meşhûr Muhtar’ı ve yüzbin adam öldüren Haccâc-ı Zâlim’i haber vermiş.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – سَتُفْتَحُ الْقُسْطَنْط۪ينِيَّةُ فَنِعْمَ الْاَم۪يرُ اَم۪يرُهَا وَنِعْمَ الْجَيْشُ جَيْشُهَا deyip, İstanbul’un İslâm eliyle fetholacağını ve Hazret‑i Sultan Mehmed Fâtih’in yüksek bir mertebe sâhibi olduğunu haber vermiş. Haber verdiği gibi zuhûr etmiş.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – fermân etmiş ki: اِنَّ الدّ۪ينَ لَوْ كَانَ مَنُوطًا بِالثُّرَيَّا لَنَالَهُ رِجَالٌ مِنْ اَبْنَاءِ فَارِسَ deyip, başta Ebû Hanîfe olarak İran’ın emsâlsiz bir sûrette yetiştirdiği ulemâ ve evliyâya işâret ediyor, haber veriyor.
Hem fermân etmiş ki: عَالِمُ قُرَيْشٍ يَمْلَاُ طِبَاقَ الْاَرْضِ عِلْمًا deyip, İmâm‑ı Şâfiî’ye işâret edip haber veriyor.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – fermân etmiş ki: سَتَفْتَرِقُ اُمَّت۪ي ثَلَاثًا وَسَبْع۪ينَ فِرْقَةً اَلنَّاجِيَةُ وَاحِدَةٌ مِنْهَا ق۪يلَ مَنْ هُمْ ؟ قَالَ مَا اَنَا عَلَيْهِ وَاَصْحَاب۪ي deyip ümmeti yetmişüç fırkaya inkısam edeceğini ve içinde fırka‑i nâciye-i kâmile, Ehl-i Sünnet ve Cemâat olduğunu haber veriyor.
Hem fermân etmiş ki: اَلْقَدَرِيَّةُ مَجُوسُ هٰذِهِ الْاُمَّةِ deyip, çok şûbelere inkısam eden ve kaderi inkâr eden Kaderiye tâifesini haber vermiş. Hem, çok şûbelere inkısam eden Râfizîleri haber vermiş.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – İmâm-ı Ali’ye (ra) demiş: “Sende, Hazret-i İsâ (as) gibi iki kısım insan helâkete gider. Birisi, ifrat-ı muhabbet‥ diğeri, ifrat-ı adâvetle. Hazret-i İsâ’ya Nasrânî, muhabbetinden, hadd-i meşrûdan tecâvüz ile, hâşâ “İbnullâh” dediler. Yahudî, adâvetinden çok tecâvüz ettiler; nübüvvetini ve kemâlini inkâr ettiler. Senin hakkında da; bir kısım, hadd-i meşrûdan tecâvüz edecek, muhabbetinden helâkete gidecektir. لَهُمْ نَبْزٌ يُقَالُ لَهُمُ الرَّافِضِيَّةُ.” demiş. “Bir kısmı, senin adâvetinden çok ileri gidecekler; onlar da, ‘Havâric’dir ve Emevîlerin müfrit bir kısım tarafdârlarıdır ki, onlara ‘Nâsibe’ denilir.”
Eğer denilse: Âl‑i Beyt’e muhabbeti, Kur'ân emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şîalar için belki bir özür teşkil eder. Çünkü ehl-i muhabbet, bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şîalar hususan Râfizîler, o muhabbetten istifade etmiyorlar; belki, işâret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbette mahkûmdurlar?
Elcevab: Muhabbet iki kısımdır.
Biri: Mânâ‑yı harfiyle, yani; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenâb-ı Hak nâmına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt’i sevmektir. Şu muhabbet, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetini ziyâdeleştirir. Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrûdur, ifratı zarar vermez, tecâvüz etmez, başkalarının zemmini ve adâvetini iktiza etmez.
İkincisi: Mânâ‑yı ismiyle muhabbettir. Yani, bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı düşünmeden, Hazret-i Ali’nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin’in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah’ı bilmese de, Peygamberi tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın muhabbetine ve Cenâb-ı Hakk’ın muhabbetine sebebiyet vermez. Hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adâvetini iktiza eder.
İşte, işâret‑i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyâde muhabbetlerinden, Hazret-i Ebû Bekiri's-Sıddık ile Hazret-i Ömer’den teberrî ettiklerinden hasârete düşmüşler. Ve o menfî muhabbet, sebeb-i hasârettir.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – fermân etmiş ki: اِذَا مَشَوُا الْمُطَيْطَاءَ وَخَدَمَتْهُمْ بَنَاتُ فَارِسَ وَالرُّومِ ، رَدَّ اللّٰهُ بَأْسَهُمْ بَيْنَهُمْ وَسَلَّطَ شِرَارَهُمْ عَلٰى خِيَارِهِمْ deyip “Ne vakit size Fars ve Rûm kızları hizmet etti; o vakit belânız, fitneniz içinize girecek‥ harbiniz dâhilî olacak‥ şerîrleriniz başa geçip, hayırlılar ve iyilerinize musallat olacaklar!” haber vermiş. Otuz sene sonra haber verdiği gibi çıkmış.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – fermân etmiş ki: وَتُفْتَحُ خَيْبَرُ عَلٰى يَدَىْ عَلِيٍّ deyip, “Hayber Kalesinin fethi, Ali’nin eliyle olacak.” Me'mûlün pek fevkınde, ikinci gün bir mu'cize‑i Nebeviye olarak, Hayber Kalesinin kapısını Hazret-i Ali çekip kalkan gibi isti'mâl ederek, fethe muvaffak olduktan sonra kapıyı yere atmış; sekiz kuvvetli adam, o kapıyı yerden kaldıramamış. Bir rivâyette kırk adam kaldıramamış.
Hem fermân etmiş ki: لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتّٰى تَقْتَتِلَ فِئَتَانِ دَعْوَاهُمَا وَاحِدَةٌdiye, Sıffîn’de Hazret‑i Ali ile Muâviye’nin harbini haber vermiş.
Hem fermân etmiş ki: اِنَّ عَمَّارًا تَقْتُلُهُ الْفِئَةُ الْبَاغِيَةُ diye, “Bâğî bir tâife, Ammâr’ı katledecek.” Sonra, Sıffîn harbinde katledildi. Hazret‑i Ali, onu Muâviye’nin tarafdârları bâğî olduklarına hüccet gösterdi. Fakat Muâviye te'vil etti. Amr İbnü'l-Âs dedi: “Bâğî yalnız onun kàtilleridir, umumumuz değiliz.”
Hem fermân etmiş ki: اِنَّ الْفِتَنَ لَا تَظْهَرُ مَا دَامَ عُمَرُ حَيًّا diye; “Hazret‑i Ömer sağ kaldıkça, içinizde fitneler zuhûr etmez!” haber vermiş, öyle de olmuş.
Hem Süheyl İbn‑i Amr daha îmâna gelmeden esir olmuş. Hazret-i Ömer, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a demiş ki: “İzin ver, ben bunun dişlerini çekeceğim. Çünkü o, fesâhatiyle küffar-ı Kureyş’i harbimize teşvik ediyordu.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: وَعَسٰى اَنْ يَقُومَ مَقَامًا يَسُرُّكَ يَا عُمَرُ diye, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vefâtı hengâmında olan dehşet-engîz ve sabır-sûz hâdisede, Hazret-i Ebû Bekiri's-Sıddık nasıl ki, Medine-i Münevvere’de kemâl-i metânetle herkese tesellî verip mühim bir hutbe ile sahâbeleri teskin etmiş‥ aynen onun gibi şu Süheyl, o hengâmda, Mekke-i Mükerreme’de, aynı Ebû Bekiri's-Sıddık gibi Sahâbeye teskin ve tesellî verip, ma'lûm fesâhatiyle Ebû Bekiri's-Sıddık’ın aynı hutbesinin meâlinde bir nutuk söylemiş. Hattâ iki hutbenin kelimeleri birbirine benzer.
Hem Sürâka’ya fermân etmiş ki: كَيْفَ بِكَ اِذَا اُلْبِسْتَ سُوَارَىْ كِسْرٰىdiye; “Kisrâ’nın iki bileziğini giyeceksin!” Hazret‑i Ömer zamanında Kisrâ mahvedildi‥ zînetleri ve şâhâne bilezikleri geldi. Hazret-i Ömer Sürâka’ya giydirdi. Dedi: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي سَلَبَهُمَا كِسْرٰى وَاَلْبَسَهُمَا سُرَاقَةَ ihbar‑ı Nebevî’yi tasdik ettirdi.
Hem fermân etmiş ki: اِذَا ذَهَبَ كِسْرٰى فَلَا كِسْرٰى بَعْدَهُ diye; “Kisrâ‑yı Fars gittikten sonra, daha kisrâ çıkmayacak!” haber vermiş, hem öyle olmuş.
Hem Kisrâ elçisine demiş: “Şimdi, Kisrâ’nın oğlu Şirviye Perviz, Kisrâ’yı öldürdü.” O elçi tahkîk etmiş, aynı vakitte öyle olmuş; o da İslâm olmuş. Bazı ehâdîste, o elçinin adı Firuz’dur.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – Hâtıb İbn-i Beltea’nın, gizli Kureyş’e gönderdiği mektûbu haber vermiş. Hazret-i Ali ile Mikdâd’ı göndermiş. “Filân mevkide bir şahısta şöyle bir mektûb var; alınız, getiriniz!” Gittiler, aynı yerden aynı mektûbu getirdiler. Hâtıb’ı celbetti: “Neden yaptın?” demiş. O da, özür beyân etmiş, özrünü kabûl etmiş.
Hem – nakl‑i sahîh ile – Uteybe İbn-i Ebî Leheb hakkında fermân etmiş ki: يَأْكُلُهُ كَلْبُ اللّٰهِ diye, Uteybe’nin âkıbet‑i fecîasını haber vermiş. Sonra Yemen tarafına giderken bir arslan gelip onu yemiş. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hem bedduâsını, hem haberini tasdik etmiş.
Hem – nakl‑i sahîh ile – Feth-i Mekke vaktinde, Hazret-i Bilâl-i Habeşî, Kâbe damına çıkıp ezân okumuş. Rüesâ-yı Kureyş’ten Ebû Süfyân, Attab İbn-i Esid ve Hâris İbn-i Hişam oturup konuştular. Attab dedi: “Pederim Esid bahtiyar idi ki, bugünü görmedi.” Hâris dedi ki: “Muhammed, bu siyah kargadan başka adam bulmadı mı ki, müezzin yapsın?” Hazret-i Bilâl-i Habeşî’yi tezyif etti. Ebû Süfyân dedi: “Ben korkarım, bir şey demeyeceğim; kimse olmasa da şu Batha’nın taşları O’na haber verecek, O bilecek.” Hakikaten bir parça sonra Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onlara rast geldi, harfiyen konuştuklarını söyledi. O vakit Attab ile Hâris şehâdet getirdiler, Müslüman oldular.
İşte ey bîçâre mülhid! Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayan kalbsiz adam! Bak, Kureyş’in iki muannid büyükleri, bir tek ihbar‑ı gaybî ile îmâna geldiler. Ne kadar kalbin bozulmuş ki; manevî tevâtürle, bu ihbar-ı gaybî gibi binler mu'cizâtı işitiyorsun, yine kanâat-ı tâmmen gelmiyor!‥ Her ne ise, sadede dönüyoruz.
Hem – nakl‑i sahîh ile – Gazve-i Bedir’de, Hazret-i Abbâs Sahâbelerin eline esir düştüğü vakitte, fidye-i necât istenilmiş. O da demiş: “Param yok.” Hazret-i Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: “Zevcen Ümm-ü Fadl yanında bu kadar parayı filân yere bırakmışsın.” Hazret-i Abbâs tasdik edip, “İkimizden başka kimsenin bilmediği bir sır idi.” O vakit kemâl-i îmânı kazanıp İslâm olmuş.
Hem – nakl‑i sahîh-i kat'î ile – muzır bir sâhir olan Lebid-i Yahudî, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı rencîde etmek için acîb ve müessir bir sihir yapmış. Bir tarağa saçları sarmış, üstünde sihir yapmış, bir kuyuya atmış. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Ali’ye ve Sahâbelere fermân etmiş: “Gidiniz, filân kuyuda bu çeşit sihir âletlerini bulup getiriniz!” Gitmişler, aynen öyle bulup getirmişler. Herbir ipi açıldıkça, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dahi rahatsızlığından hìffet buluyordu.
Hem – nakl‑i sahîh ile – Ebû Hureyre ve Huzeyfe gibi mühim zâtlar bulunduğu bir hey'ette, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: ضِرْسُ اَحَدِكُمْ فِي النَّارِ اَعْظَمُ مِنْ اُحُدٍ diye, birinin irtidadıyla müdhiş âkıbetini haber vermiş. Ebû Hureyre dedi: “O hey'etten, ben bir adamla ikimiz kaldık; ben korktum. Sonra öteki adam, Yemâme harbinde Müseylime tarafında bulunup, mürted olarak katledildi.” İhbar‑ı Nebevî’nin hakikati çıktı.
Hem – nakl‑i sahîh ile – Umeyr ve Safvan Müslüman olmadan evvel, mühim bir mala mukâbil, Peygamber’in (asm) katline karar verip; Umeyr ise, Peygamber’in (asm) katlini niyet ederek Medine’ye gelmiş. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Umeyr’i gördü, yanına çağırdı. Dedi: “Safvan ile mâceranız budur!” Elini Umeyr’in göğsüne koydu; Umeyr “Evet” dedi, Müslüman oldu.
Daha bunlar gibi pek çok sahîh ihbarât‑ı gaybiye vukû' bulmuş. Meşhûr Kütüb-ü Sitte-i Sahîha-i Hadîsiye’de zikredilmiştir ve senedleriyle beyân edilmiştir. Bu risalede beyân edilen vâkıâtın ekseri, tevâtür-ü manevî hükmünde kat'îdir, yakìnîdirler. Başta Buhârî ve Müslim ki, Kur'ân’dan sonra en sahîh kitab olduklarını, ehl-i tahkîk kabûl etmiş. Ve sâir Sahîh-i Tirmizî, Nesâî ve Ebû Dâvud ve Müsned-i Hâkim ve Müsned-i Ahmed İbn-i Hanbel ve Delâil-i Beyhakî gibi kitaplarda an'anesiyle beyân edilmiştir.
Şimdi, ey mülhid‑i bî-hûş! “Muhammed-i Arabî (asm) akıllı bir adam idi.” deyip geçme. Çünkü şu umûr-u gaybiyeye dair ihbarât-ı sâdıka-i Ahmediye (asm) iki şıktan hàlî değil.
Ya diyeceksin ki: O Zât‑ı Kudsî’de öyle keskin bir nazar ve geniş bir dehâ var ki; mâzi ve müstakbeli ve umum dünyayı görür, bilir ve etraf-ı âlemi ve şark ve garbı temâşâ eder bir gözü‥ ve geçmiş ve gelecek bütün zamanları keşfeder bir dehâsı vardır. Bu hâl ise, beşerde olamaz; eğer olsa, Hàlık-ı âlem tarafından verilmiş bir hàrika, bir mevhibe olur. Bu ise, tek başıyla bir mu'cize-i a'zamdır.
Veyâhut inanacaksın ki: O Zât‑ı Mübârek, öyle bir Zât’ın memuru ve şâkirdidir ki, herşey O’nun nazarında ve tasarrufundadır. Ve bütün envâ'-ı kâinât ve bütün zamanlar O’nun taht-ı emrindedir. Defter-i kebîrinde herşey yazılıdır; istediği zaman talebesine bildirir ve gösterir.
Demek Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, Üstad-ı Ezelî’sinden ders alır, öyle ders verir…
Hem – nakl‑i sahîh ile – Hazret-i Hâlid’i harb için Düvmetü'l-Cendel reisi olan Ükeydir’e gönderdiği vakit fermân etmiş ki: اِنَّكَ تَجِدُهُ يَص۪يدُ الْبَقَرَ diye, bakar‑ı vahşî avında bulacağını, kavgasız esir edileceğini ihbar etmiş. Hazret-i Hâlid gitmiş, aynen öyle bulmuş; esir etmiş, getirmiş.
Hem – nakl‑i sahîh ile – Kureyş, Benî-Hâşimî aleyhinde yazdıkları ve Kâbe’nin sakfına astıkları sahife hakkında fermân etmiş ki: “Kurtlar yazılarınızı yemiş, yalnız sahifedeki Esmâ-i İlâhiye’ye ilişmemişler!” haber vermiş. Sonra sahifeye bakmışlar, aynen öyle olmuş.
Hem – nakl‑i sahîh ile – “Beytü'l-Makdis’in fethinde büyük bir tâun çıkacak…” fermân etmişti. Hazret-i Ömer zamanında Beytü'l-Makdis fetholundu. Ve öyle bir tâun çıktı ki, üç günde yetmiş bin vefiyât oldu.
Hem – nakl‑i sahîh ile – o zamanda vücûdu olmayan Basra ve Bağdat’ın vücûda geleceklerini ve Bağdat’a dünya hazinelerinin gireceğini‥ ve Türkler ve Bahr-i Hazar etrafındaki milletler ile Arablar muhârebe edeceklerini ve sonra onlar çoklukla İslâmiyet’e girecek; Arablara, Arablar içinde hâkim olacaklarını haber vermiş. Demiş ki: يُوشِكُ اَنْ يَكْثُرَ ف۪يكُمُ الْعَجَمُ يَأْكُلُونَ فَيْئَكُمْ وَيَضْرِبُونَ رِقَابَكُمْ
Hem fermân etmiş ki: هَلَاكُ اُمَّت۪ي عَلٰى يَدِ اُغَيْلِمَةٍ مِنْ قُرَيْشٍdiye, Emeviye’nin, Yezid ve Velîd gibi şerîr reislerinin fesâdını haber vermiş.
Hem Yemâme gibi bir kısım yerlerde, irtidat vukû' bulacağını haber vermiş.
Hem Gazve‑i Meşhûre-i Hendek’te fermân etmiş ki: اِنَّ قُرَيْشًا وَالْاَحْزَابَ لَا يَغْزُون۪ي اَبَدًا وَاَنَا اَغْزُوهُمْ diye, “Bundan sonra onlar bana değil, belki ben onlara hücum edeceğim!” haber vermiş, haber verdiği gibi çıkmış.
Hem – nakl‑i sahîh ile – vefâtından bir-iki ay evvel fermân etmiş ki: اِنَّ عَبْدًا خُيِّرَ فَاخْتَارَ مَا عِنْدَ اللّٰهِ diye, vefâtını haber vermiş.
Hem Zeyd İbn‑i Suvahân hakkında fermân etmiş ki: يَسْبِقُ عُضْوٌ مِنْهُ اِلَى الْجَنَّةِ Zeyd’den evvel, bir uzvu şehîd edileceğini haber vermiş. Bir zaman sonra, Nihâvend harbinde bir eli kesilmiş. Demek en evvel o el şehîd olup, ma'nen Cennet’e gitmiş.
İşte bütün bahsettiğimiz umûr‑u gaybiye, on kısım envâ'-ı mu'cizâtından bir tek nev'idir. O nev'in on kısmından bir kısmını söylemedik. Şimdi, bu kısımla beraber i'câz-ı Kur'ân’a dair Yirmibeşinci Söz’de, gayet geniş ihbar-ı gayb nev'inin, dört nev'ini icmâlen beyân etmişiz. İşte buradaki nev'i ile beraber, Kur'ânın lisânıyla gaybdan haber verilen o dört büyük nev'i beraber düşün.
Gör ki; ne kadar kat'î, şüphesiz, parlak, kuvvetli, kavî bir bürhân‑ı risalettir ki; bütün bütün kalbi, aklı bozulmayan, elbette îmân edecek ki: Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Hàlık-ı Külli Şey ve Allâmü'l-Guyûb olan bir Zât-ı Zülcelâl’in resûlüdür ve O’ndan haber alıyor…