Onuncu İşâret
Şu mu'cize‑i şeceriyeyi daha ziyâde takviye eden, mütevâtir bir sûrette nakledilen حَن۪ينُ الْجِذْعِ mu'cizesidir. Evet, Mescid‑i Şerîf-i Nebevî’de, kuru direğin büyük bir cemâat içinde muvakkaten, firâk-ı Ahmedî’den (asm) ağlaması; beyân ettiğimiz mu'cize-i şeceriyenin misâllerini hem te'yid eder, hem kuvvet verir. Çünkü o da ağaçtır; cinsi birdir. Fakat şunun şahsı mütevâtirdir. Öteki kısımlar, herbirinin nev'i mütevâtirdir. Cüz'iyâtları, misâlleri; çoğu sarîh tevâtür derecesine çıkmıyor.
Evet, Mescid‑i Şerîf’te, hurma ağacından olan kuru direk, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, ona dayanıyordu. Sonra minber-i şerîf yapıldığı vakit, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm minbere çıkıp hutbeye başladı. Okurken, direk deve gibi enîn edip ağladı; bütün cemâat işitti. Tâ Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yanına geldi, elini üstüne koydu, onunla konuştu, tesellî verdi; sonra durdu. Şu mu'cize-i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, pek çok tarîklerle, tevâtür derecesinde nakledilmiştir.
Evet حَن۪ينُ الْجِذْعِ mu'cizesi, çok münteşir ve meşhûr ve hakîki mütevâtirdir. Sahâbelerin bir cemâat‑i àlîsinden, onbeş tarîk ile gelip, tâbiînin yüzer imâmları; o mu'cizeyi, o tarîklerle, arkadaki asırlara haber vermişler. Sahâbenin o cemâatinden ulemâ-i sahâbe nâmdârları ve rivâyet-i hadîsin reislerinden Hazret-i Enes İbn-i Mâlik (hàdim-i Nebevî), Hazret-i Câbir Bin Abdullâhi'l-Ensârî (hàdim-i Nebevî), Hazret-i Abdullâh İbn-i Ömer, Hazret-i Abdullâh Bin Abbâs, Hazret-i Sehl Bin Sa'd, Hazret-i Ebû Saidi'l-Hudrî, Hazret-i Übeyy İbni'l-Kâ'b, Hazret-i Büreyde, Hazret-i Ümmü'l-Mü'minîn Ümm-ü Seleme gibi meşâhir-i ulemâ-i sahâbe ve rivâyet-i hadîsin rüesâları gibi, herbiri bir tarîkin başında, aynı mu'cizeyi ümmete haber vermişler. Başta Buhârî, Müslim, kütüb-ü sahîha; arkalarındaki asırlara, o mütevâtir mu'cize-i kübrâyı, tarîkleriyle haber vermişler.
İşte, Hazret‑i Câbir tarîkinde der ki: “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hutbe okurken, Mescid-i Şerîf’te جِذْعُ النَّخْلِdenilen kuru direğe dayanıp, okurdu. Minber‑i Şerîf yapıldıktan sonra, minbere geçtiği vakit, direk tahammül edemeyerek hâmile deve gibi ses verip inleyerek ağladı.”
Hazret‑i Enes, tarîkinde der ki: “Câmus gibi ağladı, mescidi lerzeye getirdi.”
Sehl İbn‑i Sa'd tarîkinde der: “Hem onun ağlaması üzerine, halklarda ağlamak çoğaldı.”
Hazret‑i Übeyy İbni'l-Kâ'b tarîkinde diyor: “Hem öyle ağladı ki, inşikak etti.”
Diğer bir tarîkte, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: اِنَّ هٰذَا بَكٰى لِمَا فَقَدَ مِنَ الذِّكْرِ Yani: “Onun mevkiinde okunan zikir ve hutbedeki zikr‑i İlâhî’nin iftirakındandır ağlaması.”
Diğer bir tarîkte fermân etmiş: لَوْ لَمْ اَلْتَزِمْهُ لَمْ يَزَلْ هٰكَذَا اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامَةِ تَحَزُّنًا عَلٰى رَسُولِ اللّٰهِ Yani: “Ben onu kucaklayıp tesellî vermeseydim, Resûlullâh’ın iftirakından kıyâmete kadar böyle ağlaması devam edecekti.”
Hazret‑i Büreyde tarîkinde der ki: Ciz' ağladıktan sonra, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, elini üstüne koyup fermân etti: اِنْ شِئْتَ اَرُدُّكَ اِلَى الْحَائِطِ الَّذ۪ي كُنْتَ ف۪يهِ تَنْبُتُ لَكَ عُرُوقُكَ وَيَكْمُلُ خَلْقُكَ وَيُجَدَّدُ خُوصُكَ وَثَمَرُكَ وَاِنْ شِئْتَ اَغْرِسُكَ فِي الْجَنَّةِ يَأْكُلُ اَوْلِيَاءُ اللّٰهِ مِنْ ثَمَرِكَ
Sonra, o ciz'i dinledi ne söylüyor; ciz' söyledi, arkadaki adamlar da işitti: اِغْرِسْن۪ي فِي الْجَنَّةِ يَأْكُلُ مِنّ۪ي اَوْلِيَاءُ اللّٰهِ ف۪ي مَكَانٍ لَا يَبْلٰى Yani: “Cennet’te beni dik ki; benim meyvelerimden Cenâb‑ı Hakk’ın sevgili kulları yesin. Hem bir mekân ki, orada bekà bulup, çürümek yoktur.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: قَدْ فَعَلْتُ Sonra fermân etti: اِخْتَارَ دَارَ الْبَقَاءِ عَلٰى دَارِ الْفَنَاءِ
İlm‑i Kelâmın büyük imâmlarından meşhûr Ebû İshak-ı İsferânî naklediyor ki: “Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm direğin yanına gitmedi; belki direk onun emriyle, onun yanına geldi. Sonra emretti, yerine döndü.”
Hazret‑i Übeyy İbn-i Kâ'b der ki: Şu hâdise-i hàrikadan sonra Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: “Direk, minberin altına konulsun.” Minberin altına konuldu; tâ Mescid-i Şerîf’in tamiri için hedmedilinceye kadar. O vakit Hazret-i Übeyy İbn-i Kâ'b yanına aldı, çürüyünceye kadar muhâfaza edildi.
Meşhûr Hasan‑ı Basrî, şu hâdise-i mu'cizeyi şâkirdlerine ders verdiği vakit, ağlardı ve derdi ki: “Ağaç, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a meyl ve iştiyak gösteriyor… Sizler daha ziyâde iştiyaka, meyle müstehaksınız…”
Biz de Deriz Ki Evet, hem ona iştiyak ve meyl ve muhabbet, onun Sünnet‑i Seniye’sine ve Şerîat-ı Garrâ’sına ittibâ' iledir.
Bir Nükte‑i Mühimme: Eğer denilse: Neden Gazve‑i Hendek’te dört avuç taamla bin adamı doyurmak olan mu'cize-i taamiye ve mübârek parmaklarından akan su ile, bin beşyüz kişiye suyu doyuruncaya kadar içiren mu'cize-i mâiye, neden şu hanîn-i ciz' mu'cizesi gibi şa'şaa ile çok kesretli tarîklerle nakledilmemiş? Hâlbuki o ikisi, bundan daha ziyâde bir cemâatte vukû' bulmuş…
Elcevab: Zuhûr eden mu'cizeler, iki kısımdır. Bir kısmı, nübüvveti tasdik ettirmek için, Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm elinde izhâr ediliyor. Hanîn-i ciz' şu nev'idendir ki, sırf nübüvvetin tasdiki için, bir hüccet olarak zuhûra gelmiş ki; Mü'minlerin îmânını ziyâdeleştirmek ve münâfıkları ihlâsa ve îmâna sevketmek ve küffarı îmâna getirmek için zâhir olmuş. Onun için, avâm ve hàvâs herkes onu gördü; onun neşrine fazla ihtimam edildi.
Fakat şu mu'cize‑i taamiye ve mu'cize-i mâiye ise; mu'cizeden ziyâde bir kerâmettir, belki kerâmetten ziyâde bir ikramdır, belki ikramdan ziyâde ihtiyaca binâen bir ziyâfet-i Rahmâniyedir. Onun için, çendan da'vâ-yı Nübüvvet’e delildir ve mu'cizedir; fakat asıl maksad; ordu aç kalmış, bir çekirdekten bin batman hurmayı halkettiği gibi, Cenâb-ı Hak, hazine-i gaybdan bir sâ' taamdan, bin adama ziyâfet veriyor. Hem susuz kalmış mücâhid bir orduya, Kumandan-ı A'zamın parmaklarından, âb-ı kevser gibi su akıttırıp içiriyor.
İşte şu sır içindir ki, mu'cize‑i taamiye ve mu'cize-i mâiyenin herbir misâli, hanîn-i ciz' derecesine çıkmıyor. Fakat o iki mu'cizenin cinsleri ve nev'ileri, külliyet itibariyle, hanîn-i ciz' gibi mütevâtir ve kesretlidir. Hem taamın bereketini ve parmaklarından suyun akmasını herkes göremiyor, yalnız eserlerini görüyor. Direğin ağlamasını ise herkes işitiyor. Onun için fazla intişar etti.
Eğer denilse: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın her hâl ve hareketini kemâl-i ihtimam ile sahâbeler muhâfaza ederek nakletmişler. Böyle mu'cizât-ı azîme, neden on-yirmi tarîk ile geliyor? Yüz tarîk ile gelmeli idi.
Hem neden Hazret‑i Enes, Câbir, Ebû Hureyre’den çok geliyor; Hazret-i Ebû Bekir ve Ömer az rivâyet ediyor?
Elcevab: Birinci şıkkın cevabı, Dördüncü İşâretin Üçüncü Esâsında geçmiş. İkinci şıkkın cevabı ise: Nasıl ki, insan bir ilâca muhtaç olsa, bir tabibe gider; hendese için mühendise gider, mühendisten nakleder; mes'ele‑i Şer'iye, müftüden haber alınır ve hâkezâ…
Öyle de; sahâbe içinde, ehâdîs‑i Nebeviyeyi, gelecek asırlara ders vermek için, ulemâ-i sahâbeden bir kısım, ona ma'nen muvazzaf idiler. Bütün kuvvetleriyle ona çalışıyorlardı. Evet Hazret-i Ebû Hureyre, bütün hayatını, hadîsin hıfzına vermiş; Hazret-i Ömer, siyaset âlemiyle ve hilâfet-i kübrâ ile meşgul imiş. Onun için, ehâdîsi, ümmete ders vermek için, Ebû Hureyre ve Enes ve Câbir gibi zâtlara i'timâd edip; ondan, rivâyeti az ederdi.
Hem mâdem sıddık, sadûk, sâdık ve musaddak bir sahâbenin meşhûr bir nâmdârı, bir tarîk ile bir hâdiseyi haber verse; yeter denilir, başkasının nakline ihtiyaç da kalmaz. Onun için bazı mühim hâdiseler, iki‑üç tarîk ile geliyor.