Onsekizinci İşâret
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın en büyük ve ebedî ve yüzer delâil-i nübüvveti câmi' ve kırk vecihle i'câzı isbât edilmiş bir mu'cizesi dahi, Kur'ân-ı Hakîm’dir.
İşte şu mu'cize‑i ekberin beyânına dair Yirmibeşinci Söz, takriben yüzelli sahifede, kırk vech-i i'câzını icmâlen beyân ve isbât etmiştir. Öyle ise, şu mahzen-i mu'cizât olan mu'cize-i a'zamı o Söz’e havâle ederek, yalnız iki-üç nükteyi beyân edeceğiz:
Birinci Nükte
Eğer denilse: İ'câz‑ı Kur'ân belâğattadır. Hâlbuki umum tabakàtın hakları var ki, i'câzında hisseleri bulunsun. Hâlbuki belâğattaki i'câzı, binde ancak bir muhakkìk âlim anlayabilir?‥
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm’in her tabakaya karşı bir nev'i i'câzı vardır. Ve bir tarzda, i'câzının vücûdunu ihsâs eder.
Meselâ: Ehl‑i belâğat ve fesâhat tabakasına karşı, hàrikulâde belâğattaki i'câzını gösterir.
Ve ehl‑i şiir ve hitâbet tabakasına karşı; garîb, güzel, yüksek üslûb-u bedî'in i'câzını gösterir. O üslûb herkesin hoşuna gittiği hâlde, kimse taklid edemiyor. Mürûr-u zaman o üslûbu ihtiyarlatmıyor, dâima genç ve tazedir. Öyle muntazam bir nesir ve mensûr bir nazmdır ki; hem àlî, hem tatlıdır.
Hem kâhinler ve gâibden haber verenler tabakasına karşı, hàrikulâde ihbarât‑ı gaybiyedeki i'câzını gösterir.
Ve ehl‑i tarih ve hâdisât-ı âlem ulemâsı tabakasına karşı, Kur'ân’daki ihbarât ve hâdisât-ı ümem-i sâlife ve ahvâl ve vâkıât-ı istikbâliye ve berzahiye ve uhreviyedeki i'câzını gösterir.
Ve ictimâiyat‑ı beşeriye ulemâsı ve ehl-i siyaset tabakasına karşı, Kur'ânın desâtir-i kudsiyesindeki i'câzını gösterir. Evet o Kur'ân’dan çıkan Şerîat-ı Kübrâ, o sırr-ı i'câzı gösterir.
Hem maârif‑i İlâhiye ve hakàik-ı kevniyede tevağğul eden tabakaya karşı, Kur'ân’daki hakàik-ı kudsiye-i İlâhiye’deki i'câzı gösterir veya i'câzın vücûdunu ihsâs eder.
Ve ehl‑i tarîkat ve velâyete karşı, Kur'ân bir deniz gibi, dâima temevvücde olan âyâtının esrârındaki i'câzını gösterir ve hâkezâ‥ kırk tabakadan her tabakaya karşı bir pencere açar, i'câzını gösterir.
Hattâ, yalnız kulağı bulunan ve bir derece mânâ fehmeden avâm tabakasına karşı, Kur'ânın okunmasıyla başka kitaplara benzemediğini, kulak sâhibi tasdik eder. Ve o âmî der ki: “Ya bu Kur'ân bütün dinlediğimiz kitapların aşağısındadır; bu ise, hiçbir düşman dahi diyemez ve hem yüz derece muhâldir. Öyle ise, bütün işitilen kitapların fevkındedir. Öyle ise, mu'cizedir.” İşte bu kulaklı âmînin fehmettiği i'câzı, ona yardım için bir derece izâh edeceğiz. Şöyle ki:
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, meydâna çıktığı vakit bütün âleme meydân okudu ve insanlarda iki şiddetli his uyandırdı:
Birisi: Dostlarında hiss‑i taklidi; yani sevgili Kur'ânın üslûbuna karşı benzemeklik arzusu ve onun gibi konuşmak hissi…
İkincisi: Düşmanlarda bir hiss‑i tenkid ve muâraza; yani Kur'ân üslûbuna mukàbele etmekle da'vâ-yı i'câzı kırmak hissi…
İşte bu iki hiss‑i şedîd ile milyonlar Arabî kitaplar yazılmışlar, meydândadır. Şimdi bütün bu kitapların en belîğleri, en fasîhleri Kur'ânla beraber okunduğu vakit, her kim dinlese, kat'iyyen diyecek ki; “Kur'ân bunların hiçbirisine benzemiyor. Demek Kur'ân, umum bu kitapların derecesinde değildir. Öyle ise herhalde, ya Kur'ân umumunun altında olacak; o ise yüz derece muhâl olmakla beraber, hiç kimse, hattâ şeytan bile olsa diyemez. Öyle ise Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, yazılan umum kitapların fevkındedir.”
Hattâ, mânâyı da fehmetmeyen câhil âmî tabakaya karşı da Kur'ân‑ı Hakîm, usandırmamak sûretiyle i'câzını gösterir. Evet o âmî, câhil adam der ki: “En güzel, en meşhûr bir beyti iki-üç defa işitsem, bana usanç veriyor. Şu Kur'ân ise; hiç usandırmıyor, gittikçe daha ziyâde dinlemesi hoşuma gidiyor. Öyle ise bu, insan sözü değildir.”
Hem hıfza çalışan çocukların tabakasına karşı dahi, Kur'ân‑ı Hakîm; o nâzik, zaîf, basit ve bir sahife kitabı hıfzında tutamayan o çocukların küçük kafalarında, o büyük Kur'ân ve çok yerlerinde iltibas ve müşevveşiyete sebebiyet veren birbirine benzeyen âyetlerin ve cümlelerin teşâbühüyle beraber; kemâl-i sühûletle, kolaylıkla o çocukların hâfızalarında yerleşmesi sûretinde, i'câzını onlara dahi gösterir.
Hattâ, az sözden ve gürültüden müteessir olan hastalara ve sekerâtta olanlara karşı Kur'ânın zemzemesi ve sadâsı; zemzem suyu gibi onlara hoş ve tatlı geldiği cihetle, bir nev'i i'câzını onlara da ihsâs eder.
Elhâsıl: Kırk muhtelif tabakàta ve ayrı ayrı insanlara, kırk vecihle Kur'ân‑ı Hakîm, i'câzını gösterir veya i'câzının vücûdunu ihsâs eder. Kimseyi mahrum bırakmaz. Hattâ yalnız gözü bulunan kulaksız, kalbsiz, ilimsiz tabakasına karşı da, Kur'ânın bir nev'i alâmet‑i i'câzı vardır. Şöyle ki:
Hâfız Osman hattıyla ve basmasıyla olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın yazılan kelimeleri birbirine bakıyor.
Meselâ, Sûre‑i Kehf’te: وَثَامِنُهُمْ كَلْبُهُمْ kelimesi altında yapraklar delinse; Sûre‑i Fâtır’daki قِطْم۪يرٍ kelimesi, az bir inhirafla görünecek ve o kelbin ismi de anlaşılacak.
Ve Sûre‑i Yâsîn’de iki defa مُحْضَرُونَ birbiri üstüne; Ve's‑Sâffât’taki مُحْضَر۪ينَ ve مُحْضَرُونَ hem birbirine, hem onlara bakıyor; biri delinse, ötekiler az bir inhirafla görünecek.
Meselâ, Sûre‑i Sebe'in âhirinde, Sûre-i Fâtır’ın evvelindeki iki مَثْنٰى birbirine bakar. Bütün Kur'ân’da yalnız üç مَثْنٰى’dan ikisi birbirine bakmaları tesâdüfî olamaz.
Ve bunların emsâli pek çoktur. Hattâ bir kelime, beş‑altı yerde yapraklar arkasında, az bir inhirafla birbirine bakıyorlar. Ve Kur'ânın birbirine bakan iki sahifesinde, birbirine bakan cümleleri kırmızı kalemle yazılan bir Kur'ânı ben gördüm‥ “Şu vaziyet dahi, bir nev'i mu'cizenin emâresidir” o vakit dedim. Daha sonra baktım ki; Kur'ânın, müteaddid yapraklar arkasında birbirine bakar çok cümleleri var ki, mânidâr bir sûrette birbirine bakar.
İşte tertib‑i Kur'ân, irşad-ı Nebevî ile; münteşir ve matbu' Kur'ânlar da, ilhâm-ı İlâhî ile olduğundan; Kur'ân-ı Hakîm’in nakşında ve o hattında, bir nev'i alâmet-i i'câz işâreti var. Çünkü o vaziyet, ne tesâdüfün işi ve ne de fikr-i beşerin düşünüşüdür. Fakat bazı inhiraf var ki, o da tab'ın noksanıdır ki; tam muntazam olsaydı, kelimeler tam birbiri üzerine düşecekti.
Hem, Kur'ânın Medine’de nâzil olan mutavassıt ve uzun sûrelerinin herbir sahifesinde “Lafzullâh” pek bedî' bir tarzda tekrar edilmiş. Ağleben ya beş, ya altı, ya yedi, ya sekiz, ya dokuz, ya onbir aded tekrar ile beraber, bir yaprağın iki yüzünde ve karşı karşıya gelen sahifede güzel ve mânidâr bir münâsebet‑i adediye gösterir.
İkinci Nükte
Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın zamanında sihrin revâcı olduğundan, mühim mu'cizâtı ona benzer bir tarzda geldiği; ve Hazret-i İsâ Aleyhisselâm’ın zamanında ilm-i tıb revâcda olduğundan mu'cizâtının gâlibi o cinsten geldiği gibi; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dahi zamanında Cezîretü'l-Arab’da en ziyâde revâcda dört şey idi:
Birincisi: Belâğat ve fesâhat.
İkincisi: Şiir ve hitâbet.
Üçüncüsü: Kâhinlik ve gâibden haber vermek.
Dördüncüsü: Hâdisât‑ı mâziyeyi ve vâkıât-ı kevniyeyi bilmek idi.
İşte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân geldiği zaman, bu dört nev'i ma'lûmât sâhiblerine karşı meydân okudu:
Başta, ehl‑i belâğata birden diz çöktürdü. Hayretle Kur'ânı dinlediler.
İkincisi, ehl‑i şiir ve hitâbet, yani muntazam nutuk okuyan ve güzel şiir söyleyenlere karşı öyle bir hayret verdi ki, parmaklarını ısırttı. Altun ile yazılan en güzel şiirlerini ve Kâbe duvarlarına medâr-ı iftihar için asılan meşhûr “Muallakàt-ı Seb'a”larını indirtti, kıymetten düşürdü.
Hem gâibden haber veren kâhinleri ve sâhirleri susturdu. Onların gaybî haberlerini onlara unutturdu. Cinnîlerini tardettirdi. Kâhinliğe hâtime çektirdi.
Hem ümem‑i sâlifenin vekâyiine ve hâdisât-ı âlemin ahvâline vâkıf olanları, hurâfâttan ve yalandan kurtarıp, hakîki hâdisât-ı mâziyeyi ve nurlu olan vekâyi-i âlemi onlara ders verdi.
İşte bu dört tabaka, Kur'ân’a karşı kemâl‑i hayret ve hürmetle onun önüne diz çökerek şâkird oldular. Hiçbirisi, hiçbir vakit bir tek sûreyle muârazaya kalkışamadılar…
Eğer denilse: Nasıl biliyoruz ki, kimse muâraza edemedi ve muâraza kàbil değil?
Elcevab: Eğer muâraza mümkün olsaydı, herhalde teşebbüs edilecekti. Çünkü muârazaya ihtiyaç şedîd idi. Zîra dinleri, malları, canları, iyâlleri tehlikeye düşüyor. Muâraza edilseydi kurtulurlardı. Eğer muâraza mümkün olsaydı, herhalde muâraza edecektiler. Eğer muâraza edilseydi, muâraza tarafdârları kâfirler, münâfıklar çok, hem pek çok olduğundan herhalde muârazaya tarafdâr çıkıp iltizam ederek, herkese neşredeceklerdi. – Nasıl ki, İslâmiyetin aleyhinde herşeyi neşretmişler. – Eğer neşretseydiler ve muâraza olsaydı; her hâlde tarihlere, kitaplara şa'şaalı bir sûrette geçecekti.
İşte meydânda bütün tarihler, kitaplar; hiçbirisinde Müseylime‑i Kezzâb’ın birkaç fıkrasından başka yoktur. Hâlbuki Kur'ân-ı Hakîm, yirmiüç sene mütemâdiyen damarlara dokunduracak ve inâdı tahrîk edecek bir tarzda meydân okudu. Ve der idi ki:
“Şu Kur'ânın, Muhammedü'l‑Emîn gibi bir ümmîden nazîrini yapınız ve gösteriniz.
Haydi, bunu yapamıyorsunuz; o zât ümmî olmasın, gayet âlim ve kâtib olsun.
Haydi bunu da getiremiyorsunuz; bir tek zât olmasın; bütün âlimleriniz, belîğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin‥ hattâ güvendiğiniz âliheleriniz size yardım etsin.
Haydi bununla da yapamayacaksınız; eskiden yazılmış belîğ eserlerden de istifade edip, hattâ gelecekleri de yardıma çağırıp, Kur'ânın nazîrini gösteriniz, yapınız.
Haydi bunu da yapamıyorsunuz; Kur'ânın mecmûuna olmasın da, yalnız on sûresinin nazîrini getiriniz.
Haydi on sûresine mukâbil hakîki, doğru olarak bir nazîre getiremiyorsunuz; haydi hikâyelerden, asılsız kıssalardan terkîb ediniz. Yalnız nazmına ve belâğatına nazîre olsun getiriniz.
Haydi bunu da yapamıyorsunuz; bir tek sûresinin nazîrini getiriniz.
Haydi sûre uzun olmasın; kısa bir sûre olsun nazîrini getiriniz. Yoksa; din, can, mal, iyâlleriniz; dünyada da, âhirette de tehlikeye düşecektir!”
İşte, sekiz tabakada, ilzam sûretinde, Kur'ân‑ı Hakîm yirmiüç senede değil, belki bin üçyüz senede bütün ins ve cinne karşı bu meydânı okumuş ve okuyor. Hâlbuki evvelki zamanda o kâfirler can, mal ve iyâlini tehlikeye atıp en dehşetli yol olan harb yolunu ihtiyar ederek, en kolay ve en kısa olan muâraza yolunu terkettiler. Demek muâraza yolu mümkün değildi…
İşte hiçbir âkıl, hususan o zamanda Cezîretü'l‑Arab’daki adamlar, hususan Kureyşliler gibi zekî adamlar; bir tek edîbleri, Kur'ânın bir tek sûresine nazîre yapıp Kur'ânın hücumundan kurtulmasını te'min ederek, kısa ve kolay yolu terkedip can, mal, iyâlini tehlikeye atıp en müşkülâtlı yola sülûk eder mi?
Elhâsıl: Meşhûr Câhız’ın dediği gibi: “Muâraza‑i bilhurûf mümkün olmadı, muhârebe-i bi's-süyûfa mecbur oldular…”
Eğer denilse: Bazı muhakkìk ulemâ demişler ki: “Kur'ânın bir sûresine değil; bir tek âyetine, hattâ bir tek cümlesine, hattâ bir tek kelimesine muâraza edilmez ve edilmemiş.” Bu sözler mübâlağa görünüyor ve akıl kabûl etmiyor. Çünkü beşerin sözlerinde Kur'ân cümlelerine benzeyen çok cümleler var. Bu sözün sırr‑ı hikmeti nedir?
Elcevab: İ'câz‑ı Kur'ân’da iki mezheb var: Mezheb-i ekser ve râcih odur ki; Kur'ân’daki letâif-i belâğat ve mezâyâ-yı maânî, kudret-i beşerin fevkındedir.
İkinci mercûh mezheb odur ki; Kur'ânın bir sûresine muâraza, kudret‑i beşer dâhilindedir. Fakat Cenâb-ı Hak, mu'cize-i Ahmediye (asm) olarak men'etmiş. Nasıl ki; bir adam ayağa kalkabilir; fakat eser-i mu'cize olarak bir nebî dese ki: “Sen kalkamayacaksın!” o da kalkamazsa, mu'cize olur. Şu mezheb-i mercûha “Sarfe Mezhebi” denilir. Yani; Cenâb-ı Hak cin ve insi men'etmiş ki, Kur'ânın bir sûresine mukàbele edebilsinler. Eğer men'etmeseydi, cin ve ins bir sûresine mukàbele ederdi.
İşte şu mezhebe göre, “Bir kelimesine de muâraza edilmez” diyen ulemânın sözleri hakikattir. Çünkü, mâdem Cenâb‑ı Hak, i'câz için onları men'etmiş; muârazaya ağızlarını açamazlar. Ağızlarını açsalar da; İzn-i İlâhî olmazsa kelimeyi çıkaramazlar.
Amma mezheb‑i râcih ve ekser olan mezheb-i evvele göre dahi, o ulemânın beyân ettiği fikrin şöyle bir ince vechi vardır ki:
Kur'ân‑ı Hakîm’in cümleleri, kelimeleri birbirine bakar. Bazı olur bir kelime, on yere bakar; onda, on nükte-i belâğat, on münâsebet bulunuyor. Nasıl ki, İşârâtü'l-İ'câz nâmındaki tefsirde, Fâtiha’nın bazı cümleleri içinde ve الٓمٓ ❋ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ف۪يهِ cümleleri içinde, şu nüktelerden bazı nümûneleri göstermişiz.
Meselâ: Nasıl ki, münakkaş bir sarayda, müteaddid, muhtelif nakışların düğümü hükmünde bir taşı, bütün nakışlara bakacak bir yerde yerleştirmek, bütün o duvarı nukùşuyla bilmeye mütevakkıftır.
Hem nasıl ki, insanın başındaki gözbebeğini yerinde yerleştirmek, bütün cesedin münâsebâtını ve vezâif‑i acîbesini ve gözün o vezâife karşı vaziyetini bilmekle oluyor.
Öyle de: Ehl‑i hakikatin çok ileri giden bir kısmı, Kur'ânın kelimâtında pek çok münâsebâtı ve sâir âyetlerdeki cümlelere bakan vücûhları, alâkaları göstermişler. Hususan ulemâ-i ilm-i hurûf daha ileri gidip, bir harf-i Kur'ân’da, bir sahife kadar esrârı, ehline beyân ederek isbât etmişler. Hem mâdem Hàlık-ı Külli Şey’in kelâmıdır; herbir kelimesi, kalb ve çekirdek hükmüne geçebilir. (Etrafında, esrârdan müteşekkil bir cesed-i manevîye kalb ve bir şecere-i maneviyeye çekirdek hükmüne geçebilir.)
İşte insanın sözlerinde, Kur'ânın kelimeleri gibi kelimeler, belki cümleler, âyetler bulunabilir. Fakat Kur'ân’da, çok münâsebât gözetilerek bir tarz ile yerleştirildiği yerde; bir ilm‑i muhît lâzım ki, öyle yerli yerine yerleşsin.
Üçüncü Nükte
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hülâsatü'l-hülâsa bir icmâl-i mâhiyeti için, bir vakit Arabî ibare ile bir tefekkür-ü hakîkiyi, Cenâb-ı Hak benim kalbime ihsân etmişti. Şimdi aynen o tefekkürü, Arabî olarak yazacağız, sonra mânâsını beyân edeceğiz. İşte: سُبْحَانَ مَنْ شَهِدَ عَلٰى وَحْدَانِيَّتِهِ وَصَرَّحَ بِاَوْصَافِ جَمَالِهِ وَجَلَالِهِ وَكَمَالِهِ اَلْقُرْاٰنُ الْحَك۪يمُ الْمُنَوَّرُ جِهَاتُهُ السِّتُّ اَلْحَاو۪ي لِسِرِّ اِجْمَاعِ كُلِّ كُتُبِ الْاَنْبِيَاءِ وَالْاَوْلِيَاءِ وَالْمُوَحِّد۪ينَ الْمُخْتَلِف۪ينَ فِي الْاَعْصَارِ وَالْمَشَارِبِ وَالْمَسَالِكِ الْمُتَّفِق۪ينَ بِقُلُوبِهِمْ وَعُقُولِهِمْ عَلٰى تَصْد۪يقِ اَسَاسَاتِ الْقُرْاٰنِ وَكُلِّيَّاتِ اَحْكَامِهِ عَلٰى وَجْهِ الْاِجْمَالِ وَهُوَ مَحْضُ الْوَحْيِ بِاِجْمَاعِ الْمُنْزِلِ وَالْمُنْزَلِ وَالْمُنْزَلِ عَلَيْهِ وَعَيْنُ الْهِدَايَةِ بِالْبَدَاهَةِ وَمَعْدَنُ اَنْوَارِ الْا۪يمَانِ بِالضَّرُورَةِ وَمَجْمَعُ الْحَقَائِقِ بِالْيَق۪ينِ وَمُوصِلٌ اِلَى السَّعَادَةِ بِالْعَيَانِ وَذُو الْاَثْمَارِ الْكَامِل۪ينَ بِالْمُشَاهَدَةِ وَمَقْبُولُ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ بِالْحَدْسِ الصَّادِقِ مِنْ تَفَار۪يقِ الْاَمَارَاتِ وَالْمُؤَيَّدُ بِالدَّلَائِلِ الْعَقْلِيَّةِ بِاِتِّفَاقِ الْعُقَلَاءِ الْكَامِل۪ينَ وَالْمُصَدَّقُ مِنْ جِهَةِ الْفِطْرَةِ السَّل۪يمَةِ بِشَهَادَةِ اِطْمِئْنَانِ الْوِجْدَانِ وَالْمُعْجِزَةُ الْاَبَدِيَّةُ الْبَاق۪ي وَجْهُ اِعْجَازِهِ عَلٰى مَرِّ الزَّمَانِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْمُنْبَسِطُ دَائِرَةُ اِرْشَادِهِ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلٰى مَكْتَبِ الصِّبْيَانِ يَسْتَف۪يدُ مِنْ عَيْنِ دَرْسٍ اَلْمَلٰئِكَةُ مَعَ الصَّبِيّ۪ينَ
وَكَذَا هُوَ ذُو الْبَصَرِ الْمُطْلَقِ يَرَى الْاَشْيَاءَ بِكَمَالِ الْوُضُوحِ وَالظُّهُورِ وَيُح۪يطُ بِهَا وَيُقَلِّبُ الْعَالَمَ ف۪ي يَدِهِ وَيُعَرِّفُهُ لَنَا كَمَا يُقَلِّبُ صَانِعُ السَّاعَةِ السَّاعَةَ ف۪ي كَفِّهِ وَيُعَرِّفُهَا لِلنَّاسِ فَهٰذَا الْقُرْاٰنُ الْعَظ۪يمُ الشَّانِ هُوَ الَّذ۪ي يَقُولُ مُكَرَّرًااَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَفَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
İşte şu tefekkür‑ü Arabînin tercümesi ve meâli şudur ki:
Yani: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın altı ciheti parlaktır ve nurludur. Evhâm ve şübehât, içine giremez. Çünkü arkası Arş’a dayanıyor; o cihette nur-u vahiy var. Önünde ve hedefinde saâdet-i dâreyn var. Ebede, âhirete el atmış; Cennet ve saâdet nuru var. Üstünde sikke-i i'câz parlıyor. Altında bürhân ve delil direkleri var. İçi hàlis hidayet… Sağı اَفَلَا يَعْقِلُونَ ’ler ile ukùlü istintakla “Sadakte” dedirtiyor. Solunda; kalblere ezvâk‑ı rûhâni vermekle, vicdânları istişhâd ederek “Bârekallâh” dediren Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’a hangi köşeden, hangi cihetten evhâm ve şübehâtın hırsızları girebilir!‥
Evet Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân; asırları, meşrebleri, meslekleri muhtelif olan enbiyânın, evliyânın, muvahhidînin kitaplarının sırr-ı icmâını câmi'dir. Yani bütün o ehl-i kalb ve akıl, Kur'ân-ı Hakîm’in mücmel ahkâmını ve esâsâtını tasdik eder bir sûrette, o esâsâtı kitaplarında zikredip kabûl etmişler. Demek onlar, Kur'ân şecere-i semâvîsinin kökleri hükmündedirler.
Hem Kur'ân‑ı Hakîm vahye istinâd ediyor ve vahiydir. Çünkü; Kur'ânı nâzil eden Zât-ı Zülcelâl, Mu'cizât-ı Ahmediye (asm) ile, Kur'ân vahiy olduğunu gösterir, isbât eder. Ve nâzil olan Kur'ân dahi, üstündeki i'câz ile gösterir ki; Arş’tan geliyor. Ve münzel-i aleyh olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidâyet-i vahiydeki telâşı ve nüzûl-ü vahiy vaktindeki vaziyet-i bî-hûşu ve herkesten ziyâde Kur'ân’a karşı ihlâs ve hürmeti gösteriyor ki; vahiy olup ezelden geliyor, O’na misâfir oluyor.
Hem o Kur'ân, bilbedâhe mahz‑ı hidayettir. Çünkü onun muhâlifi, bilmüşâhede küfrün dalâletidir. Hem bizzarûre Kur'ân, envâr-ı îmâniyenin mâdenidir. Elbette envâr-ı îmâniyenin aksi, zulümâttır. Çok Söz’lerde bunu kat'î olarak isbât etmişiz.
Hem Kur'ân; bilyakìn, hakàikın mecma'ıdır. Hayâlât ve hurâfât, içine giremez. Teşkil ettiği hakikatli Âlem‑i İslâmiyet, izhâr ettiği esâslı Şerîat ve gösterdiği àlî kemâlâtın şehâdetiyle; âlem-i gayba ait olan bahislerinde dahi, âlem-i şehâdetteki bahisleri gibi, ayn-ı hakàik olduğunu ve içinde hilâf bulunmadığını isbât eder.
Hem Kur'ân; bil'ayân ve şüphesiz, saâdet‑i dâreyne îsâl eder, beşeri ona sevkeder. Kimin şübhesi varsa, bir defa Kur'ânı okusun ve dinlesin, ne diyor. Hem Kur'ânın verdiği meyveler; hem mükemmeldir, hem hayatdârdır. Öyle ise, Kur'ân ağacının kökü hakikattedir, hayatdârdır. Çünkü meyvenin hayatı, ağacın hayatına delâlet eder. İşte bak; her asırda ne kadar asfiyâ ve evliyâ gibi mükemmel ve kâmil zîhayat ve zînur meyveler vermiş.
Hem hadsiz müteferrik emârelerden neş'et eden bir hads ve kanâatle Kur'ân; hem ins, hem cin, hem meleğin makbûlü ve merğûbudur ki; okunduğu vakit, onlar iştiyakla pervâne gibi etrafına toplanıyorlar.
Hem Kur'ân vahiy olmakla beraber, delâil‑i akliye ile te'yid ve tahkîm edilmiş. Evet kâmil ukalânın ittifakı buna şâhiddir. Başta ulemâ-i ilm-i kelâmın allâmeleri ve İbn-i Sînâ, İbn-i Rüşd gibi felsefenin dâhîleri müttefikan esâsât-ı Kur'âniye’yi; usûlleriyle, delilleriyle isbât etmişler.
Hem Kur'ân, fıtrat‑ı selîme cihetiyle musaddaktır. Eğer bir ârıza ve bir maraz olmazsa; herbir fıtrat-ı selîme, O’nu tasdik eder. Çünkü itmi'nân-ı vicdân ve istirahat-i kalb, O’nun envârıyla olur. Demek fıtrat-ı selîme, vicdânın itmi'nânı şehâdetiyle, O’nu tasdik ediyor. Evet fıtrat, lisân-ı hâliyle Kur'ân’a der: “Fıtratımızın kemâli sensiz olamaz!” Şu hakikati çok yerlerde isbât etmişiz.
Hem Kur'ân, bilmüşâhede ve bilbedâhe, ebedî ve dâimî bir mu'cizedir. Her vakit i'câzını gösterir. Sâir mu'cizât gibi sönmez, vakti bitmez; ebedîdir.
Hem Kur'ânın mertebe‑i irşadında öyle bir genişlik var ki; bir tek dersinde, Hazret-i Cibrîl (as), bir tıfl-ı nevresîde ile omuz omuza o dersi dinler, hisselerini alırlar. Ve İbn-i Sînâ gibi en dâhî feylesof, en âmî bir ehl-i kırâatle diz dize aynı dersi okurlar, derslerini alırlar. Hattâ bazen olur ki, o âmî adam kuvvet ve safvet-i îmân cihetiyle, İbn-i Sînâ’dan daha ziyâde istifade eder.
Hem Kur'ânın içinde öyle bir göz var ki; bütün kâinâtı görür, ihâta eder ve bir kitabın sahifeleri gibi kâinâtı göz önünde tutar, tabakàtını ve âlemlerini beyân eder. Bir saatin san'atkârı nasıl saatini çevirir, açar, gösterir, ta'rif eder; Kur'ân dahi, elinde kâinâtı tutmuş öyle yapıyor. İşte şöyle bir Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dır ki; فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ der, vahdâniyeti ilân eder.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْاٰنَ لَنَا فِي الدُّنْيَا قَر۪ينًا وَفِي الْقَبْرِ مُونِسًا وَفِي الْقِيَامَةِ شَف۪يعًا وَعَلَى الصِّرَاطِ نُورًا وَمِنَ النَّارِ سِتْرًا وَحِجَابًا وَفِي الْجَنَّةِ رَف۪يقًا وَاِلَى الْخَيْرَاتِ كُلِّهَا دَل۪يلًا وَاِمَامًا
اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقُبُورَنَا بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ وَنَوِّرْ بُرْهَانَ الْقُرْاٰنِ بِحَقِّ وَبِحُرْمَةِ مَنْ اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ مِنَ الرَّحْمٰنِ الْحَنَّانِ اٰم۪ينَ