Sekizinci İşâret
Su hususunda tezâhür eden bir kısım mu'cizâtı beyân eder.
Mukaddime
Ma'lûmdur ki; cemâatler içinde vukû' bulan hâdiseler, âhâdî bir sûrette nakledilse, tekzîb edilmediği vakit, doğruluğunu gösterir. Çünkü, insanın fıtratında yalana “yalandır” demeye cibillî bir meyil vardır. Hususan, her kavimden ziyâde yalana karşı sükût etmez sahâbeler olsa; hususan hâdiseler, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a taalluk etse ve bilhassa nakleden, meşâhir-i sahâbeden olsa; elbette o haber-i vâhid sâhibi, o hâdiseyi gören cemâati temsîl eder hükmünde rivâyet eder.
Hâlbuki şimdi bahsedeceğimiz mu'cizât‑ı mâiyeyi, herbir misâli çok tarîklerle, çok sahâbelerin ellerinden, binler tâbiînin muhakkìkleri el atıp almışlar; sağlam olarak ikinci asır müçtehidlerinin ellerine vermişler. Onlar da, kemâl-i ciddiyetle ve hürmetle el atıp, kabûl edip, arkalarındaki asrın muhakkìklerinin ellerine vermişler. Her tabaka, binler kuvvetli ellerden geçip, gele gele tâ asrımıza gelmiş.
Hem Asr‑ı Saâdet’te yazılan kütüb-ü ehâdîsiye sağlam olarak devredilip tâ Buhârî ve Müslim gibi ilm-i hadîsin dâhî imâmlarının eline geçmiş. Onlar da, kemâl-i tahkîk ile merâtibini tefrik ederek, sıhhati şüphesiz olanları cem'ederek bize ders vermişler, takdim etmişler. جَزَاهُمُ اللّٰهُ خَيْرًا كَث۪يرًا
İşte Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın mübârek parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi mütevâtirdir. Öyle bir cemâat nakletmiş ki, yalana ittifakları muhâldir. Şu mu'cize, gayet kat'îdir. Hem üç defa, üç mecma'-ı azîmde tekerrür etmiş.
Başta Buhârî, Müslim, İmâm‑ı Mâlik, İmâm-ı Şuayb, İmâm-ı Katâde gibi pek çok ehl-i sahîh bir cemâat; sahâbelerden, başta hàdim-i nebevî Hazret-i Enes, Hazret-i Câbir, Hazret-i İbn-i Mes'ûd gibi meşâhir-i sahâbenin bir cemâatinden, parmaklarından suyun kesretle akması ve orduya içirmesi nakl-i sahîh-i kat'î ile beyân edilmiştir. Bu nev'i mu'cize-i mâiyeden, pek çok misâllerinden, dokuz misâli beyân edeceğiz.
Birinci Misâl
Başta Buhârî, Müslim, kütüb‑ü sahîha, Hazret-i Enes’ten – nakl-i sahîh ile – haber veriyorlar ki; Hazret-i Enes diyor: “Zevra nâm mahalde, üçyüz kişi kadar, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. İkindi namazı için abdest almayı emretti. Su bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti, getirdik. Mübârek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra bütün maiyetindeki üç yüz adam geldiler, umumu abdest alıp içtiler.”
İşte şu misâli Hazret‑i Enes, üçyüz kişiyi temsîl ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üçyüz kişi, şu habere ma'nen iştirâk etmesinler; hem iştirâk etmedikleri hâlde, tekzîb etmesinler.
İkinci Misâl
Başta Buhârî, Müslim, kütüb‑ü sahîha haber veriyorlar ki; Hazret-i Câbir Bin Abdullâhi'l-Ensârî beyân ediyor: “Biz bin beşyüz kişi, Gazve-i Hudeybiye’de susadık. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kırba denilen deriden bir kap sudan abdest aldı, sonra elini içine soktu. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor… Bin beşyüz kişi içip, kaplarını o kırbadan doldurdular.” Sâlim İbn-i Ebi'l-Ca'd, Câbir’den sormuş: “Kaç kişi idiniz?” Câbir demiş ki: “Yüzbin kişi de olsaydı, yine kâfî gelirdi. Fakat biz, onbeş yüz (yani bin beşyüz) idik.”
İşte şu mu'cize‑i bâhirenin râvileri, ma'nen bin beşyüz kadardırlar. Çünkü fıtrat-ı beşeriyede, yalana yalan demek bir meyl-i arzusu vardır. Sahâbeler ise sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve vâlidelerini ve kavim ve kabilelerini fedâ edip, sıdk ve hak için fedâi oldukları hâlde; hem, “Benden bilerek yalan bir şey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın!” meâlindeki Hadîs-i Şerîfin tehdidine karşı, yalana mukâbil sükût etmeleri mümkün değildir. Mâdem sükût ettiler; o haberi kabûl ettiler, ma'nen iştirâk edip, tasdik ediyorlar demektir.
Üçüncü Misâl
Gazve‑i Buvat’ta, yine Buhârî, Müslim başta, kütüb-ü sahîha beyân ediyorlar ki; Hazret-i Câbir dedi ki: Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etti: نَادِ بِالْوُضُوءِ“Abdest almak için nidâ et” dediler. “Su yok” denildi. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: “Bir parça su bulunuz.” Gayet az su getirdik. Sonra, o az su üstüne elini kapadı, bir şeyler okudu; bilmedim ne idi. Sonra fermân etti: رِدْنَا بِجَفْنَةِ الرَّكْبِ Yani, “Kafilenin büyük teştini (tekne) getir.” Bana getirildi; ben de Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın önüne koydum. O da, elini içine koydu, parmaklarını açtı. Ben de o az suyu, mübârek eli üzerine döküyordum. Gördüm ki, mübârek parmaklarından kesretle su aktı. Sonra teşt doldu. Suya muhtaç olanları çağırdım; bütün geldiler o sudan abdest alıp içtiler. Ben dedim: “Daha kimse kalmadı.” Elini kaldırdı, o cefne (yani tekne) lebâleb dolu kaldı.
İşte şu mu'cize‑i bâhire-i Ahmediye (asm) ma'nen mütevâtirdir. Çünkü Hazret-i Câbir o işte başta olduğu için, birinci söz onun hakkıdır. O, umumun nâmına ilân ediyor. Çünkü o vakit hizmet eden o zât idi; ilân, başta onun hakkıdır.
İbn‑i Mes'ûd da, aynen rivâyetinde diyor ki: “Ben gördüm ki; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın parmaklarından çeşme gibi su akıyor.” Acaba, meşâhir-i sıddıkîn-i sahâbeden olan Enes, Câbir, İbn-i Mes'ûd gibi bir cemâat dese; “Ben gördüm.” görmemesi mümkün müdür?
Şimdi şu üç misâli birleştir, ne kadar kuvvetli bir mu'cize‑i bâhire olduğunu gör ve şu üç tarîk birleşse, hakîki tevâtür hükmünde parmaklarından su akmasını kat'î isbât eder.
Hazret‑i Mûsa Aleyhisselâm’ın, taştan oniki yerde çeşme gibi su akıtması; Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın on parmağından on musluk suyun akmasının derecesine çıkamaz. Çünkü: Taştan su akması mümkündür; âdiyât içinde nazîri bulunur. Fakat et ve kemikten âb-ı kevser gibi suyun kesretle akmasının nazîri, âdiyât içinde yoktur.
Dördüncü Misâl
Başta İmâm‑ı Mâlik, “Muvatta” kitab-ı mu'teberinde, Muâz İbn-i Cebel gibi meşâhir-i sahâbeden haber veriyor ki: Hazret-i Muâz İbn-i Cebel dedi ki: “Gazve-i Tebük’te bir çeşmeye rastgeldik; sicim kalınlığında güç ile akıyordu. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm emretti ki: “Bir parça o suyu toplayınız.” Avuçlarında bir parça topladılar. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, onunla elini yüzünü yıkadı, suyu çeşmeye koyduk. Birden çeşmenin menfezi açılıp, kesretle aktı; bütün orduya kâfî geldi.” Hattâ bir râvi olan İmâm İbn-i İshak der ki: “Gök gürültüsü gibi, toprak altında o çeşmenin suyu, gürültü yaparak öyle aktı.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Hazret-i Muâz’a fermân etti ki: يُوشِكُ يَا مُعَاذُ اِنْ طَالَتْ بِكَ حَيَاةٌ اَنْ تَرٰى مَا هَا هُنَا قَدْ مُلِئَ جِنَانًا Yani: “Bu eser‑i mu'cize olan mübârek su devam edip, buraları bağa çevirecek; ömrün varsa göreceksin.” Ve öyle olmuştur.
Beşinci Misâl
Başta Buhârî, Hazret‑i Berâ’dan ve Müslim, Hazret-i Seleme İbn-i Ekvâ'dan ve sâir kütüb-ü sahîha, başka râvilerden müttefikan haber veriyorlar ki: “Gazve-i Hudeybiye’de, bir kuyuya rastgeldik. Bindörtyüz kişi idik. O kuyunun suyu, elli kişiyi ancak idare ederdi. Biz suyu çektik, içinde bir şey bırakmadık. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm geldi, kuyunun başına oturdu; bir kova su istedi; getirdik. Kovanın içine mübârek ağzının suyunu bıraktı ve duâ etti, sonra o kovayı kuyuya döktü. Birden kuyu coştu ve kaynadı; ağzına kadar doldu. Bütün ordu, kendileri ve hayvanatı doyuncaya kadar içtiler, kablarını da doldurdular.”
Altıncı Misâl
Yine Müslim ve İbn‑i Cerîr-i Taberî gibi, hadîsin dâhî imâmları başta olarak kütüb-ü sahîha, nakl-i sahîh ile, meşhûr Ebû Katâde’den haber veriyorlar ki; Ebû Katâde diyor: Mûte gazve-i meşhûresinde reislerin şehâdetleri üzerine, imdâda gidiyorduk. Bende bir kırba vardı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bana fermân etti: اِحْفَظْ عَلَىَّ م۪يضَئَتَكَ فَسَيَكُونُ لَهَا نَبَاٌ عَظ۪يمٌYani: “Kırbanı sakla; onun büyük işi var.” Sonra susuzluk başladı. Yetmişiki kişi idik – Taberî’nin nakline göre, üçyüz idik – susuz kaldık. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dedi: “Kırbanı getir.” Ben getirdim. O da aldı, ağzını ağzına getirdi, içine nefes etti etmedi bilmem; sonra yetmişiki kişi geldiler, içtiler, kablarını doldurdular. Sonra ben aldım; verdiğim gibi kalmıştı.
İşte şu mu'cize‑i bâhire-i Ahmediye’yi (asm) gör; اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْمَاءِ de.
Yedinci Misâl
Başta Buhârî ve Müslim olarak kütüb‑ü sahîha, Hazret-i İmran İbn-i Husayn’dan haber veriyorlar ki; İmran der: Bir seferde, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraber susuz kaldık. Bana ve Ali’ye fermân etti ki: “Filân mevkide bir kadın, iki kırba suyu hayvana yükletmiş gidiyor; alıp buraya getiriniz.” Ben ve Ali beraber gittik, aynı yerde kadını, su yükü ile bulduk, getirdik. Sonra emretti: “Bir kaba bir parça su boşaltınız.” Boşalttık. Bereketle duâ etti. Sonra yine suyu, o hayvandaki kırbaya koyduk. Fermân etti ki: “Herkes gelsin, kabını doldursun.” Bütün kafile geldi, kablarını doldurdular, içtiler. Sonra fermân etti: “Kadına bir şeyler toplayınız.” Kadının eteğini doldurdular. İmran diyor ki: “Ben tahayyül ediyordum ki, gittikçe iki kırba doluyor, daha ziyâdeleşiyor.” Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o kadına fermân etti ki: اِذْهَب۪ي فَاِنَّا لَمْ نَأْخُذْ مِنْ مَائِكِ شَيْئًا وَلٰكِنَّ اللّٰهَ سَقٰينَا Yani: “Senin suyundan almadık; belki Cenâb‑ı Hak, bize hazinesinden su içirdi.”
Sekizinci Misâl
Başta meşhûr İbn‑i Huzeyme, Sahîhinde, râviler Hazret-i Ömer’den naklediyorlar ki: “Gazve-i Tebük’te susuz kaldık. Hattâ bazılar devesini keser, susuzluktan içini sıkar, içerdi. Ebû Bekiri's-Sıddık Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a duâ etmek için ricâ etti. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı; daha elini indirmeden bulut toplandı; yağmur öyle geldi ki, kablarımızı doldurduk. Sonra su çekildi, ordumuza mahsûs olarak hududumuzu tecâvüz etmedi.” Demek tesâdüf içine karışmamış, sırf bir mu'cize-i Ahmediye (asm)’dır.
Dokuzuncu Misâl
Meşhûr Abdullâh İbn‑i Amr İbni'l-Âs’ın hafîdi ve dört imâmın ona i'timâd edip ve ondan tahric-i hadîs ettikleri Amr İbn-i Şuayb’dan – nakl-i sahîh ile – haber veriyorlar ki, demiş: “Nübüvvetten evvel, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm amucası Ebû Tâlib ile deveye binip Arafa civarında Zülmecaz nâm mevkie geldikleri vakit Ebû Tâlib demiş: ‘Ben susadım.’ Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm inmiş, yere ayağını vurmuş, su çıkmış; Ebû Tâlib içmiştir.”
Muhakkìkînden birisi demiş ki: Şu hâdise nübüvvetten evvel olduğundan, irhâsat kabîlinden olmakla beraber, bin sene sonra aynı yerde Arafat çeşmesi çıkması, o hâdiseye binâen bir kerâmet‑i Ahmediye (asm) sayılabilir.
İşte şu dokuz misâller gibi, doksan misâl olmasa da, belki doksan sûrette rivâyetler, mu'cizât‑ı mâiyeyi haber vermişler. Baştaki yedi misâl, manevî tevâtür gibi kat'î ve kuvvetlidirler. Âhirdeki iki misâl, çendan o derece tarîkleri kuvvetli ve müteaddid değil, râvileri çok değiller; fakat sekizinci misâlde, Hazret-i Ömer’den rivâyet olunan mu'cize-i sehâbiyeyi te'yid ve takviye eden ikinci bir mu'cize-i sehâbiye:
Başta İmâm‑ı Beyhakî ve Hâkim olarak, kütüb-ü sahîha, Hazret-i Ömer’den haber veriyorlar ki: Hazret-i Ömer, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan, yağmur duâsını niyâz etti. Çünkü ordu suya muhtaçtı. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm elini kaldırdı, birden bulut toplandı, yağmur geldi, ordunun ihtiyacı kadar su verdi, gitti. Âdeta, yalnız orduya su vermek için memur idi. Geldi, ihtiyaca göre verdi, gitti.
Şu hâdise nasıl ki, sekizinci misâli te'yid ve kat'î isbât eder; öyle de, şu hâdisede, meşhûr allâmelerden ve tashihte çok müşkül‑pesend, hattâ çok sahîhlere mevzu' deyip kabûl etmeyen İbn-i Cevzî gibi bir muhakkìk der ki: “Şu hâdise Gazve-i Meşhûre-i Bedir’de vukû' bulmuş. وَيُنَزِّلُ عَلَيْكُمْ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً لِيُطَهِّرَكُمْ بِهِ âyet‑i kerîmesi, o hâdiseyi beyân edip, ifâde eder.” Mâdem âyet o hâdiseyi gösterir; kat'iyyetinde şübhe kalmaz.
Hem duâ‑yı Nebevî ile, birden ve sür'atle ve daha elini indirmeden yağmurun gelmesi, çok tekerrür etmiş, tek başıyla bir mu'cize-i mütevâtiredir. Bazı defa câmide, minber üstünde elini kaldırmış, daha indirmeden yağmış; tevâtür ile nakledilmiş.