Üstadımızın köylerde dolaştığına dair çıkarılan uydurma habere karşı bir cevaptır; mûcib‑i merak hiçbir şey yoktur
Üstadımız Said Nursî’nin iki seneden beri misâfir bulunduğu Isparta emniyetine bir ma'ruzâtımızdır.
1. Üstadımız Said Nursî otuz seneden beri bu Anadolu memleketinde gezdiği bütün vilâyet ve kazalarda kendisini zâbıtanın bir misâfiri olarak telâkki etmiş ve zâbıta efrâdı dâima dostâne ve himâyekârâne muâmele göstermiştir. Kur'ânın hakîki ve parlak bir tefsiri olan Risale‑i Nuru Isparta’da otuz sene evvel te'life başlayan Üstadımız hakàik-ı îmâniyeye gayet te'sirli bir sûrette hizmet etmekle tamamen âhirete müteveccih olan bu hizmetinin dünyevî bir fâidesi olarak, îmân sebebiyle kalblerde fenâlığa karşı dâimî bir yasakçı bırakmıştır. Onun neticesidir ki, âsâyişin te'minine vesile olmuştur.
Evet, Üstadımız adâlet‑i hakîkiyeyi ifâde eden وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىyani: “Birisinin hatâsıyla başkası mes'ûl olamaz.” âyet‑i Kur'âniyesi ve “Bir masûmun hakkı yüz şerîr için dahi fedâ edilemez.” gibi düstur‑u Kur'âniye gereğince, yüzde on zâlimler yüzünden doksan masûmlara zarar vermek, hakîki adâlete, evâmir-i Kur'âniye’ye tamamen zıttır‥ diye her tarafta neşretmiş ve kendisine zulüm yapılmasına karşı millet-i İslâmiye’nin selâmeti için “Ben, değil dünya hayatımı, belki âhiret hayatımı da fedâ ediyorum.” demiş ve demektedir.
Risale‑i Nurun hakàik-ı îmâniye dersleriyle ve bütün mahkemelerde berâeti netice veren müdafaalarındaki Kur'ânî hakikatlerle, hayat-ı ictimâiyenin uhrevî ve dünyevî saâdetine rehber olan hakàikı ders veren ve dolayısıyla âsâyişin muhâfazasına ve emniyet-i umumiyenin te'minine en büyük bir vesile Üstadımız olduğu, hayat-ı ictimâiyenin saâdetiyle alâkadar hamiyet-perver zâtların tasdikiyle sâbittir. Otuz seneden beri müteaddid tedkikler ve mahkemelerin berâet kararları vermesiyle ve şimdi de tamamen serbest bulunmasıyla ve eserleri büyük bir vüs'atle her tarafta, Anadolu’da ve Âlem-i İslâmın merkezlerinde ve garb memleketlerinin bazılarında yayılarak takdir ve tebriklere mazhar olmasıyla en ince esrârına kadar büyük bir dikkat ve ehemmiyetle her hâli tedkik edilen Üstadımızın mûcib-i mes'ûliyet hiçbir hâli gösterilememiştir.
Bir tarafta komünizm gibi din, ahlâk ve an'ane aleyhinde olup pek müdhiş bir tahribâtla yarı Avrupa’yı, Çin’i istilâ eden, umum dünyaya karşı müfsid, yırtıcı rejim‑i küfrîsine mukâbil, milletler, devletler mâbeyninde tedbir aldıran ve bununla beraber haricî, gizli ifsad komiteleri de bu vatan aleyhinde müdhiş bir herc ü merce çalıştıkları bir zamanda biz otuz senelik pek hàlis ve te'sirli geniş bir hizmeti ibraz ederek ve Üstadımız Said Nursî’nin eserleri olan Risale-i Nur nüshalarından yüzbinlerinin intişarıyla ve yüzbinleri geçen okuyucularının hüsn-ü hâlini göstererek ve zâbıtaca Nur talebelerinden âsâyiş aleyhinde bir tekinin gösterilmemesini şâhid tutarak deriz ve kat'iyyen sâbittir ki, Risale-i Nur o tahribâtçı cereyanı durduran Kur'ânî ve îmânî bir seddir. İnsaflı zâbıta ehli de bu tahakkuk etmiş hakikate şehâdet ediyorlar.
Îmân hizmetinin manevî, uhrevî fâidelerinden kat'‑ı nazar, dünyevî, millete ait mühim bir fâidesini vaktiyle Üstadımız şu sûretle ifâde etmiştir ki, zaman bunun ne kadar doğru olduğunu göstermiştir. O zaman demiş:
“Şimdi bu memleketin, bu vatan ve milletin saâdet‑i hayatiye ve ebediyesi noktasında iki müdhiş cereyan var:
Birisi: Şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanının bu vatanı manevî istilâsına karşı Kur'ânın hakikatleri ve îmânın nurlarıyla mukàbele etmektir. Çünkü o dinsizlik cereyanı manevî tahribât nev'inden olduğundan karşısında bir manevî mukàbele olmalıdır. Hakàik‑ı Kur'âniyenin lemeâtı olan Risale-i Nur manevî tamirci bir atom bombası olarak bu dalâlet cereyanına mukàbele edebilir ve etmiştir.
İkincisi: Bin seneden beri İslâmiyetin kahraman bir ordusu ve bayraktarı olan Türk milletine; Âlem‑i İslâmın adâvetini izâle etmek, “Türkler yine eskisi gibi İslâmiyetin kahramanıdırlar” kanâatini verdirmektir. Bu sûretle dörtyüz milyon hakîki kardeşleri bu millete kazandırmakla saâdet-i hayatiyesine en ehemmiyetli bir hizmeti îfâ eylemektir ki, Risale-i Nur îmân hakikatlerini bu vatanda neşrederek bu azîm fâideyi fiilen göstermiştir.
Risale‑i Nurun bir talebesi evvelce elinde Nur Risaleleriyle ve oradan çıkardığı mev'izelerle şark hudud bölgesinde Rusların o zamanda o havâlideki propagandalarını durdurmuştu. Bu sûretle bir tek talebe bir ordu kadar vatana, millete ve âsâyişe hizmet etmiştir. Risale-i Nurun gaye ve maksadı tamamen uhrevî ve rızâ-yı İlâhî dâiresinde îmâna hizmet etmek olduğundan, netice verdiği sâir dünyevî iyilikler, dolayısıyla hayat-ı ictimâiyeye ait bir fâidesidir.”
2. Otuz‑kırk seneden beri inzivada tecrid, hastalık ve hapis gibi sebeblerle zarûret olmadıkça insanlarla görüşmeğe tahammülü olmadığı için hariçten gelen dostlarını dâima hatırlarını kırarak onları geri çevirmesi ve akşamdan ertesi gününün sabahına kadar hizmetçileri dahi yanına kabûl etmemesi öyle bir hakikattir ki, bu kadar zâhir ve gözle görünen bu hakikat karşısında başka bir söz söylemeğe lüzum yoktur. Üstadımız Said Nursî’nin eskiden beri bir fıtrî seciyesidir ki, inziva ve insanlarla zarûret olmadıkça görüşmemek bir düstur-u hayatı olmuştur. Hattâ hayatta kalan tek bir kardeşini dahi yakın bir şehirde iken otuz seneden beri görmediği hâlde görüşmek için yanına çağırmamıştır. Hem hizmetçileri de akşamdan ertesi gün sabaha kadar şiddetli bir zarûret olmadıkça odasına girememektedirler. Şiddetli hastalığı ve görüşmeğe tahammülü olmaması sebebiyle hariçten gelen çok dostlarının hatırlarını incitip görüşmeden geri çeviriyor. Üstadımızla otuz seneden beri alâkadar olup dostâne vaziyet gösteren zâbıtaya âsâyiş noktasında Risale-i Nurla pek ehemmiyetli hàrika hizmeti sâbit olan Üstadımızın bütün hâli mahkemelerce medâr-ı tedkik olmakla hiçbir hâli zâbıtaca gizli kalmadığından, bazı gizli din düşmanlarının onun hakkındaki uydurmalarıyla otuz senelik bir müşâhedeye dayanan müsbet kanâati bozmamak, hukuk-u umumiyeyi te'mine çalışanların vazifeleri iktizasıdır.
3. Üstadımız hastadır, hattâ Cuma’ya dahi çıkamamaktadır. Ara sıra hava almağa pek ziyâde muhtaç oluyor. Bu sebebden pek nâdir olarak kendine mahsûs bir odası bulunan ve otuz sene evvel on sene ikamet ettiği Barla Köyüne gider, bir müddet kalır, gelir. Bazen de burada yaz mevsiminde, insanların bulunmadığı şehrin haricindeki mahallere giderek iki‑üç saat teneffüs eder gelir. İhtiyarlığı, hastalığı dolayısıyla yayan yürüyememekte olduğundan ve halkın hürmetkâr vaziyetiyle rahatsız etmemesi için bu basit gidip-gelmeyi otomobil ile yapar. Bunun haricinde hiçbir köye, meskûn hiçbir mahalle, hattâ otuz senelik dostları bulunan yerlere dahi mezkûr sebeblerle gitmiyor. İşte hâl ve vaziyet bundan ibarettir. Hakikat-i hâl de budur.
Hizmetinde bulunan Tahiri, Zübeyr
HÂŞİYE: Çok yerlerde neşredilen ve müddeînin huzursuzluk ittihamının ademini gösteren ve Ankara Emniyet Umum Müdürlüğüne verilen bir hakikattir.