1952’de İstanbul’da görülen Gençlik Rehberi Mahkemesine Ehl‑i Vukûfa cevaben verilen i'tirâznâmedir
Birinci Ağır Ceza Mahkemesine
Risale‑i Nur eczâlarından Gençlik Rehberinin tab'ı ve intişarı münâsebetiyle müellifi Bediüzzaman Said Nursî’nin mahkemeye verildiğini‥ ve Gençlik Rehberinin mâhiyetini tedkik için bilirkişi nâmıyla hakikatleri tamamen tahrif ederek dinsiz ve İslâmiyet düşmanları mâhiyetinde mütâlaa edip suç mevzûu çıkaran ehl-i vukûfun raporunu okuduk.
130 parçadan müteşekkil îmân, ilim ve fazilet hazinesi hükmündeki Risale‑i Nur Külliyatından bu Gençlik Rehberi bir cüz'ü olması ve Risale-i Nurdaki yüksek hakikatlere rûh ve canlarıyla bağlanarak o eserler hazinesini bu milletin maddî-manevî hayatında bir saâdet rehberi olduğunu isbât edip bildiğimizden, Rehberin aleyhindeki o bilirkişi isnâdlarını red ve ehl-i vukûfun vukûfsuzluklarını bütün kuvvetimizle yüzlerine çarparak ilân ve isbât ediyoruz ve mahkeme hey'etine arz ediyoruz ki:
Verilen ehl‑i vukûf raporu, vatan ve milletin hayatına, tarihine, an'anesine, mukaddesâtına, kanununa tamamen yabancı, hâlihazır kanunlara iftira eden, hükûmeti tahkîr eden, bin yıllık bu milletin tarihini tezyif ile bütün bir millet ecdâdını tahkîr eden ve bugün bu vatanda yaşayan yirmi milyon kardeşlerimizin maneviyatına taarruz eden bir sû-i kasdın örneğidir. Mahkeme-i adâlet bunu nazar-ı itibara alması gayr-ı mümkündür.
İşte biz de, bilirkişi ismini alıp bu sû‑i kasd vesikasını imza edenlere soruyoruz:
Bu millet – hâşâ – dinsiz midir? Bu millet yüz yıllar boyunca dinden ve îmândan – hâşâ – mahrum bir vaziyette en sefîh millet midir? Bu millet ve bu milletin parlak tarihini altınla yaldızlayan bir ecdâd, bütün hayatlarında dünyaya sefâhet ve dalâlet dağıtan küfür yolu üzerinde mi yürümüşler? İstanbul’u feth ile dünya hayatında yeni bir devir açan, şarka‑garba Kur'ânın bayraktarlığı vazifesiyle nur-u hidayet, ilim ve fazilet saçan, Avrupa’ya hakîki medeniyeti ders veren ve İslâmî medeniyetin ziyâsıyla beşeriyeti aydınlatan ve koskoca bir tarih, onların kahramanlığıyla dolu olan Yıldırımlar, Fâtihler, Selimler ve Süleymanlar ve onların mensûb olduğu bir millet, yazdığının tamamen aksine olarak; maneviyatı sönmüş, dinden haberi yok, İslâmiyeti neşreden başka millet, o kumandanlar başka bir milletin tarihinde, tarih yalan söylüyor. Türkler, İslâmiyetin kahramanı olarak Kur'ânın bayraktarlığını bütün milletler üstünde bir şeref tâcı olarak taşıdıkları yalandır, öyle mi?
Veyâhut bu millet, Hakikat‑i İslâmiyeden aldığı bir ders ile kadınlarını ve kızlarını âdâb-ı Kur'âniye zînetiyle zînetlendirip kadınlığın haysiyet ve şerefini muhâfaza ederek onların âdi ve kıymetsiz olmalarına mâni olduğu, yalan! Uzun asırlarda İslâm-Türk kahramanları nâmıyla mâruf olmuş ve ahlâk ve nâmusun, haysiyet ve şerefin kemâline yetişmiş bildiğimiz ve iftihar ettiğimiz ecdâdımız, annelerimiz, bizim iftiharımızın aksine olarak emr-i Kur'ân’a ittibâ' etmemişler, güzelliğin hakikatini terbiye-i İslâmiye dâiresinde âdâb-ı Kur'âniye zînetiyle zînetlenmek değil, vücûdlarını çıplak olarak teşhîr etmekte bilmişler, öyle mi?‥
Ey ehl‑i insaf ve ey tarihiyle, mukaddesâtıyla kahraman ve mübârek ecdâdıyla iftihar eden nesl-i hazır! Geliniz, görünüz. Tarihinizi ve İslâmiyetinizi tahkîr eden bir sû-i kasd vesikasını yazan ve imza edenlere; hayatınızın hayatı, rûhunuzun rûhu bildiğiniz İslâmiyetiniz nâmına ve kâinâtı ondört asır ışıklandıran ve kudsî ve İlâhî düsturlarıyla bin seneden beri milyonlar ecdâdınızı nurlandıran ve ebedî saâdete sevk eden Kur'ânınız nâmına ve o düstur-u Kur'ân’a ittibâ' eden yüzer milyon ecdâdınız nâmına ahlâk-ı hasene ve nâmus muhâfazası yolunda İslâmî terbiyenin ziyâsıyla nurlanan ve terbiye alan ve kadınlığın hakîki mânâsını ve hakîki güzelliğini yaşayışlarıyla ve giyinişleriyle ve hayatlarıyla gösteren annelerinizin ve ninelerinizin ve hemşirelerinizin nâmına o müfterilere, o tezyif ve tahkîr savuranlara teessüfünüzü, tekdirinizi ve reddinizi bildiriniz.
İşte o müfteriler, yaşı sekseni bulmuş, zehirlerden şiddetli hasta, dinî hizmetinden dolayı ömrü hapishânelerde çürütülmüş bir İslâm kahramanınız; şimdi bütün münevverlerin ve çok edîblerin ve terbiyecilerin vatan ve millet‑perverlerin şikâyet ettikleri ahlâksızlığın ve fuhuş tehlikesinden muhâfaza için gençlere iyi ahlâk, yüksek nâmus, îmân ve fazilet dersi veren, vatana-millete bir uzv-u nâfi' hâline gelmelerini te'min eden, adâlet ve âsâyiş lehinde en birinci kuvvet olarak memleket ve milletin saâdetine hizmet eden “Gençlik Rehberi” adlı eserinin müsâderesine ve müellif-i muhtereminin mahkûmiyetine sebeb olmak için diyorlar:
“Bediüzzaman tesettür tarafdârıdır. Kadınların yarı çıplak, açık dolaşmalarına, İslâmiyete karşı muhârebede şeytan kumandasına verilen fırkalar olarak tasvir etmekte; kadınların bugünkü ictimâî hayatta açık bacak ve yarım çıplak giyinmelerini günah saymakta; Bediüzzaman hâlihazır bu açık, yarım çıplak giyinişleri evlenmelere mâni olup fuhşa teşvik edici mâhiyetinde görmektedir. Ve yine Bediüzzaman’a göre, kadını güzelleştiren şey ve kadının hakîki ve dâimî güzelliği ictimâî hayatta yer alan süslenmek, vücûdlarını teşhîr etmek olmayıp, terbiye‑i İslâmiye dâiresinde âdâb-ı Kur'âniye zînetidir. Bediüzzaman dinî tedrîsat tarafdârıdır. Risale-i Nur adı verdiği dinî tedrîsat sâyesinde mahkûmların onbeş haftada ıslah olacaklarını – ki, Denizli ve Afyon hapishâneleri; adliyenin, gardiyan ve müdürlerin şehâdetiyle sâbittir – söylemektedir. Bediüzzaman, câzibedâr bir fitneye esir olan gençlerin din hakikatleriyle ve Nur’un îmânî dersleriyle kurtulacaklarına kàni'dir.”
İşte bu fikirleriyle suçludur. Kanunen mahkûm edilmesi lâzımdır diyorlar. İşte bunlar güyâ ehl‑i vukûf nâmında memleket gençliğine adâlet ve hak ve hürriyet derslerini verecek profesörler veya hukuk doçentleridir.
İşte ey adâlet‑i hakîkiyenin mümessilleri sıfatıyla hukuk-u umumiyeyi ve haysiyet-i milliyeyi muhâfaza eden hâkimler! Gençlik Rehberi’nin îmânî dersleri ve ahlâkî telkinleri, bu ehl-i vukûf raporundaki gibi bir suç mevzûu olarak kabûl ediliyorsa ve müellifi bu büyük hizmetinden dolayı mes'ûl tutuluyorsa, eğer öyleyse, o zaman yukarıda arzettiğimiz bu millete, bin yıllık tarihine, an'anesine idarî ve örfî kanunlarına, bu milletin ebedî medâr-ı iftiharı olmuş mukaddes dinine, mukaddes İslâmiyet hakikatlerine, kudsî Kur'ân derslerine ve o kudsî hakikatlere sarılarak İslâmî medeniyeti kemâl-i şa'şaa ile dünyaya ilân eden bir azîz ecdâda ve onların haysiyetine, hukukuna, maneviyatına savrulan tahkîr ve tezyifleri, indirilen darbeleri ve söylenen iğrenç iftiraları kabûl etmeniz lâzımdır. Bu büyük, manevî cinayetleri hoş görüp kabûl etmekle, ismî ehl-i vukûfların, suç isnâd ettikleri Gençlik Rehberi suç sayılabilir. Ve ancak o cihetle müellifi mahkûm ve Rehberi neşreden talebeleri muâheze olunabilir. Yoksa adâlet-i kanun ve hürriyet-i fikir ve vicdân düsturuyla mahkûmiyeti ve muhâkemesi mümkün değildir. Hürriyet-i fikir ve hürriyet-i vicdân düsturunu en geniş mânâsıyla tatbik eden Cumhûriyet idaresinin demokrasi kanunlarıyla asla kàbil-i te'lif değildir.
Eğer “Gençlik Rehberinin intişarıyla dinî terbiyeyi ders veriyor, bu ise lâikliğe aykırıdır.” diye ittiham olunuyorsa, o hâlde lâikliğin mânâsı nedir? Biz de soruyoruz. Lâiklik, İslâmiyet düşmanlığı mıdır? Lâiklik, dinsizlik midir? Lâiklik, dinsizliği kendilerine bir din ittihàz edenlerin dine taarruz hürriyeti midir? Lâiklik, din hakikatlerini beyân edenlerin, îmânî dersleri neşredenlerin ağızlarına kilit, ellerine kelepçe vuran bir istibdâd‑ı mutlak düsturu mudur?
Lâiklik, bir vicdân ve fikir hürriyeti olduğuna göre, dinsizler ve din düşmanları, İslâmiyet aleyhinde her çeşit hücumları, taarruzları yapar, anarşik fikirlerini o hürriyet‑i vicdân ve fikir bahânesiyle neşr eder de; fakat bir İslâm Âlimi o hürriyet-i fikir düsturuna istinâden bin yıldan beri İslâmiyetin serdarı olmuş bir millet içinde ve o milletin bin yıllık an'anesine, kanunlarına ittibâ' ederek ve yine o milletin saâdeti uğrunda, ahlâk ve nâmusun muhâfazası yolunda dinî bir ders beyân etmesi lâikliğe aykırıdır diye suçlu gösterilir, devletin nizâmlarını dinî inançlara uydurmak istiyor diye mahkûr gösterilir. Biz böyle bir gayr-ı mümkünün, mümkün olmasına ihtimal vermiyoruz. Adâletin buna müsâade etmeyeceğini şüphesiz biliyoruz.
Hakikat‑i hâlde, geçen mahkemelerin berâetler vererek tamamen iâde ettikleri Risale-i Nurun 130 parçasından bir parçası olan Gençlik Rehberi, vatan ve milletin saâdetinde en birinci vesilelerden birisidir. O eserleri okuyup, onların dersleriyle sefâhet ve dalâletin girdablarından kurtulduklarını mahkemelerde söyleyen yüzler Nur talebeleri ve şimdi bizzat o eserlerle vatan ve millete nâfi' bir uzuv hâline geldiklerini hayatlarıyla ve hizmetleriyle isbât eden binler Türk gençleri bizler, o asılsız isnâdları, o müfterilerin yüzlerine çarpıyoruz.
Hakikaten ne kadar acıdır ki: Âsâyişin te'minine, ahlâkın muhâfazasına vesile olmuş, adliyeye ve zâbıtaya binler faydası bulunmuş bir eser, bugün hakikatin tamamen aksine olarak suçlu gösterilip zararlı tevehhüm edilmek isteniyor. Artık bu kadar bedîhî bir zıddiyet karşısında insaf ve vicdân sâhiblerinin vicdânlarına ve insaflarına havâle edip Üstadımız hakkında o ehl‑i vukûfun; dini siyasete âlet ediyor demelerine mukâbil biz de diyoruz: O ehl-i vukûf, adliyeyi dinsizliğe âlet ediyor.
Bilirkişi raporunda bir isnâd da, “Müellif, Risale‑i Nur şahs-ı manevîsi nâmına konuşmaktadır.”, “Kalbe ihtar edildi.”, “Leyle-i Kadir’de kalbe gelen bir mes'ele-i mühimme” gibi, bazı cümleleri ele alarak bununla şahsî nüfûz te'min etmek maksadının müellifte bulunduğudur.
Bu kadar asılsız ve mânâsız bir isnâd karşısında insan, o bilirkişi nâmını alanların bilirkişi mâhiyetinden tamamen uzak olduklarına hükmedip, o cehâletleri ve o vukûfsuzlukları karşısında hayrette kalıyor. Hiç olmazsa, ehl‑i vukûf, hürmeten bu ciheti dikkatle mütâlaa etseydiler, kendileri bu derece cehâlet deresine atılmaktan belki bir derece kurtulurlardı. Bu asılsız isnâda karşı evvelâ: Bütün Risale-i Nur eserleri ve mektûbları ve Üstadımızın bütün hayatı en kat'î delildir ki: O azîz zât bütün gayretini, bütün hizmetini hak uğrunda ve yalnız hak için yapmış ve yalnız Hakk’ın hatırı için konuşmuş. O sûretâ ehl-i vukûf, Nur Külliyatından yalnız küçük bir cüz'ünü okumakla ve dinsizlikte taassub göstererek illâ ki bir suç isnâd edebilmek için bu iftirayı savurmuşlar. Hâlbuki: O azîz zât, Risale-i Nur dersini izâh ederken diyor: En büyük dersimiz; acz, fakr, şefkat ve tefekkürdür.
Hakikat‑i hâlde o azîz zât, büyük ve küllî hizmetleriyle, en câniyâne işkencelere sabır ve tahammül ederek, mücâhede-i maneviyesinde devam edip küfür ve dalâletin bî-emân hücumlarını, maddiyûn ve tabîiyyûnun küfrî mesleklerini Kur'ân-ı Hakîm’in hakàik-ı îmâniyesinden aldığı Nur hakikatleriyle parçalayarak ve o Nurun 130 risalesinin yüzbinler nüshalarını, îmânî dersleriyle ona minnetdâr kalan yüzbinler müştâk talebeleriyle her tarafa neşreden‥ dinsizliğin, bilhassa komünistliğin bu vatandaki hücumuna mâni olan îmân hakikatlerini en kat'î delil ve bürhânlarla isbât ederek küfür ve dalâletin bâtıl mesleklerini Kur'ânın elmas kılıncı hükmündeki îmân-ı Billâh ve vahdâniyet-i İlâhiye hüccetleriyle parça parça eden‥ ve o Nur eserleri şimdi Âlem-i İslâmın büyük merkezlerinde kemâl-i takdir ve istihsânla neşredilen‥ ve geçen sene Türkiye’yi ziyarete gelen Pakistanlı bir vekil, kırk-elli üniversite talebesine:
“Kardeşlerim, ben Âlem‑i İslâmda aradığımı Türkiye’de buldum. Bediüzzaman yalnız sizin değil, o bütün Âlem-i İslâmındır. Ve yakın bir zamanda bütün İslâm Âlemi onu anlayacaktır. Siz bu Nur eserlerine dikkatle bakın. Ben bunu doksan milyon İslâmlar içinde neşredeceğim. Benim Âlem‑i İslâm hakkında pek çok endişelerim ve Üstada pek çok soracaklarım vardı. Bir saat kadar yanında yalnız onu dinlemekle bütün endişelerim zâil olup, bütün suâllerime cevab aldıktan sonra şimdi Pakistan’a Âlem-i İslâmın mukadderâtı hakkında büyük müjdelerle gidiyorum.
Ben Türk ve İslâm tarihini tedkik ettim. Evet çok kahramanlar, çok İslâm fedâileri ve çok vatan‑perverler gelmişler. Hepsi büyük fedâkârlık ve kahramanlıkla millete, vatana hizmet etmişler. Fakat o hizmetlerinin neticesinde lâyık oldukları mükâfât onlara verilmiş. Herbirisi birer mükâfâta mazhar olmuşlar. Fakat bugün Üstad, yirmi küsûr seneden beri bu milletin saâdet-i dünyeviyesi ve uhreviyesi için ta'rife imkân olmayan zulüm ve işkenceler içerisinde işte bu eserleri te'lif ve neşrederek bu millet içerisinde din aleyhindeki cereyanların intişarına mâni olan Bediüzzaman’ın evinde bugün bir lambası bile yok. İşte o, herşeyi terkederek yalnız ve yalnız dine hizmet için çalışmıştır. Elbette Âlem-i İslâm yakında böyle bir zâtı eserleriyle tanıyacaktır.” diye Ali Ekber Şah gibi bir İslâm Âlimi ve Mütefekkirinin takdir ve tahsinine mazhar olan‥ ve şimdi Demokrat milletvekillerinden bazıları: “Bediüzzaman’ın Nur Risalelerini okuyan, ders alan ve o eserleri neşreden Nur talebeleri bu hizmetleriyle bu memlekette komünistliğin yayılmasına sed oldular. Mâdem hükûmetimiz komünizmin aleyhindedir. Öyle ise, Nurculara o hizmetlerinden dolayı minnetdârdır.” diye milletvekillerince dahi hizmeti takdir edilen‥ ve serâpâ bütün Risale‑i Nur eczâları herbir nüshası, binler kelime ve cümleleriyle o zâtın mâhiyetine, hizmetine, yirmibeş yıllık fa'âliyetine ve neşriyatının küllî faydalarına şehâdet ve işâret ettikleri bir zât‥ Evet, işte o acz ve fakr dersini kendisine meslek edinen ve talebelerine ders veren bir zât; hakikat-i hâlde yukarıda bir derece arzettiğimiz o küllî hizmetlerinin neticesinde talebelerinin ve bütün ehl-i îmânın en büyük medh ü senâlarına, hürmet ve muhabbetlerine en lâyık, en elyak ve kabûl etmesi hakkı iken, bil'akis o azîz zât, kendisini ziyarete gelenlere ve Risale-i Nur eserlerini okuyup o eserleri ilim ve îmân hakikatleri dersinde, asrın bütün ilim ve isbâtları üstünde görerek hayran kalanların en samîmî hürmet ve senâlarından mütemâdiyen kaçınmış ve müteaddid mektûblarında: “Ben de sizin bu ders‑i Kur'âniye’de bir ders arkadaşınızım… Ben en ziyâde muhtaç ve fakir olduğumdan bu kudsî hakikatler en evvel bana ihsân edilmiştir… Ben makam sâhibi değilim. Ben kendimi beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum… Kardeşlerim, sizi bütün bütün kaçırmamak için nefsimin gizli çok kusurlarını söylemiyorum.” diye kendisine yapılan medihleri ve hürmetleri reddetmiş. Ve gaye‑i hayatını yalnız hakàik-ı îmâniyenin neşrine hizmet bilmiş. Dünyevî bütün menfaatleri o hizmeti uğrunda fedâ etmiş.
Ve işte bütün hayatı bilâ‑istisna bu ferâğate ve bu hakikate şehâdet eden bir zâta, en haksızların dahi yapamayacakları bir isnâdı bu ehl-i vukûf isimli kimseler yapmışlar. Hattâ “Leyle-i Kadir’de İhtar Edilen Bir Mes'ele-i Mühimme” diye Rehberdeki çok mühim bir hakikate nazar etmeyerek bu “ihtar” kelimesinden de şahsî nüfûz te'min ettiğine bir delil göstermişler. Hâlbuki, bu “ihtar” kelimesi o yüksek hakikatlerin ehemmiyetine öyle bir şümûlü var ki, ancak o hakikati okumak lâzımdır. İşte o parça İkinci Harb-i Umumî’nin sonunda nev'-i beşerin dehşetli zulümleri ve tahribâtları neticesindeki dehşetli me'yûsiyetleriyle dehşetli vicdân azâblarını ve dünya hayatının bütün bütün fânî ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin uyutucu ve aldatıcı olduğunun umuma görünmesiyle, fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek isti'dâdâtın dehşetli yaralanmasını ve Kur'ânın elmas kılıncı altında gaflet ve dalâletin parçalandığını ve bu sebeble dünya hayatının geçici ve muvakkat olmasından beşeriyet, hayat-ı bâkiyeyi arayacağını ve ebedî hayatı ve dâimî saâdeti ancak Kur'ânın müjde verdiğini isbât ile pek parlak izâhtan sonra diyor:
“Elbette nev'‑i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyâmet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur'ânı kabûl etmeğe çalışan meşhûr hatîbleri ve Amerika’nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyeti gibi rû-yi zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükûmetleri, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün rûh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'ânın misli yoktur ve olamaz. Ve hiçbir şey bu mu'cize-i ekberin yerini tutamaz.”
Ey muhterem Hâkimler!
Yalnız son cümlesini nümûne olarak size arz ettiğimiz bu ehemmiyetli fıkranın başında yazılan ihtar kelimesi bir suça mesned olabilir mi? Bu yazı şahsî bir nüfûz te'mini için mi yazılmış? Yoksa nev'‑i beşerin Kur'ân hakikatlerini aramağa başladığını beyân ile istikbâlde Kur'ânın beşeriyete hâkim olacağını mı haber veriyor ve isbât ediyor? Bu hususu yüksek takdirinize havâle ediyoruz.
Evet Risale‑i Nur müellifi, Kur'ânın dersinden aldığı ve ayn-ı hakikat olan bu ihtarları beyân etmesi, beyân ve isbât ettiği derslerin ve mevzûların hakkâniyetine bir hüccet içindir. Evet, ayn-ı hak ve hakikat olduğunu dikkatle bakanlar görebilirler. Ve bir deryâ-yı îmân ve bir hazine-i tevhid ve bir ummân-ı hikmet hâlinde coşan bir hàrikanın, istikbâlin nesillerinde ve milyonlar kalb ve gönüllerde nasıl kemâl-i şa'şaa ile yaşayacağını ve alkışlanacağını hissedebilirler. Ve Türk milletinin bin yıllık kudsî mefâhir-i milliyesine mümâsil, yine Türk milletinin dünyaya örnek olmuş kahraman ecdâdının yerinde İslâmiyet hakikatlerine sarılarak, yine Kur'ânın bayraktarlığı vazifesiyle istikbâlin kıt'alarında hâkim-i manevî olacağını hissedebilirler.
Bu çok yüksek ve çok ehemmiyetli hakikatleri tam anlayabilmek için, Bediüzzaman’ın bundan kırk sene evvel 1327’de Şam’da Câmiü'l‑Emevî’de, içinde yüz ehl-i ilim bulunan onbin kişilik bir cemâate hitâben îrâd buyurdukları “Hutbe-i Şâmiye” eserini okumak lâzımdır. Şimdi o eserin tercümesini yapmak lütfunda bulunan o azîz zât, o zamanda perîşan ve esâret altında bulunan İslâm Âlemine pek azîm müjdelerle medeniyetin seyyiâtı hasenesine gâlib gelmesine mukâbil istikbâlde İslâmiyetin kuvvetiyle medeniyetin mehâsini galebe ederek Şems-i İslâmiyet’in büyük milletler ve kıt'alar üzerinde hâkim olacağını beyân ve isbât ederek haber veriyor.
Mâdem o ehl‑i vukûf ismini alanlar, “kalbe ihtar edilen bir mes'ele” cümlesinde hakikate nüfûz edemeyerek yanlış mânâ çıkarmışlar. 1327’den tâ 1371 senesinden sonraki Âlem-i İslâmın mukadderâtına nazar eden Hutbe-i Şâmiye’deki hakikatler dahi – bilirkişilerin yanlış anladıkları veya yanlış mânâ verdikleri – bu “ihtar” kelimesinin hakikatini ve geniş mânâsını çok yüksek bir hakikat hâlinde gösterdiğinden Hutbe-i Şâmiye eserinin tercümesini mahkemeye arz ediyoruz. Ve yalnız burada eserde isbât edilen mes'elelerin âhirinde zikredilen birkaç cümleyi yazarak takdim ediyoruz:
“Evet, ben kendi hesabıma aldığım dersime binâen ey İslâm cemâati! Müjde veriyorum ki: Şimdiki Âlem‑i İslâmın saâdet-i dünyeviyesi, bâhusus Osmanlıların saâdeti ve bilhassa İslâmın terakkîsi ve onların uyanması ve intibâhı ile olan Arab’ın saâdetinin fecr-i sâdıkının emâreleri inkişafa başlıyor. Ve saâdet güneşinin de çıkması yakınlaşmış. Ben dünyaya işittirecek bir derecede kanâat-ı kat'iyyemle derim: İstikbâl yalnız ve yalnız İslâmiyetin olacak ve hâkim, hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye olacak. Öyle ise şimdiki kader-i İlâhî ve kısmetimize râzı olmalıyız ki: Bize parlak istikbâl, ecnebîlere müşevveş bir mâzi düşmüş.”
“Eğer biz ahlâk‑ı İslâmiye’nin ve hakàik-ı îmâniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhâr etsek, sâir dinlerin tâbileri elbette cemâatlerle İslâmiyete girecekler. Belki, küre-i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehàlet edecekler.”
“Ey bu Câmiü'l‑Emevî’deki kardeşlerim gibi Âlem-i İslâmın câmi-i kebîrinde olan kardeşlerim! Siz de ibret alınız. Bu kırkbeş senedeki hâdisâttan ibret alınız. Tam aklınızı başınıza alınız. Ey mütefekkir ve akıl sâhibi ve kendini münevver telâkki edenler! Hâsıl‑ı kelâm, biz Kur'ân şâkirdleri olan Müslümanlar, bürhâna tâbi oluyoruz; akıl ve fikir ve kalbimizle hakàik-ı îmâniyeye giriyoruz. Başka dinlerin tâbileri gibi ruhbanı taklid için bürhânı bırakmıyoruz. Onun için akıl ve ilim ve fen hükmettiği istikbâlde, elbette bürhân-ı aklîye istinâd eden ve bütün hükümlerini akla tesbit ettiren Kur'ân hükmedecek.”
“Evet şimdi olmasa da otuz‑kırk sene sonra fen ve hakîki mârifet ve medeniyetin mehâsini o üç kuvveti tam techiz edip, cihâzâtını verip o dokuz mânileri mağlûb edip dağıtmak için taharrî-i hakikat meyelânını ve insaf ve muhabbet-i insaniyeyi o dokuz düşman tâifesinin cebhesine göndermiş, inşâallâh yarım asır sonra onları darmadağın edecek.”
“İşte Amerika ve Avrupa tarlaları böyle dâhî muhakkìkleri – Mister Karlayl ve Bismark gibi – mahsulât vermesine istinâden ben de bütün kanâatimle derim: Avrupa ve Amerika İslâmiyet ile hâmiledir. Günün birinde bir İslâmî devlet doğuracak.”
“Hem de İslâmiyet güneşinin tutulmasına (inkisafına) ve beşeri tenvir etmesine mümânaat eden perdeler açılmağa başlamışlar. O mümânaat edenler çekilmeğe başlıyorlar. Kırkbeş sene evvel o fecrin emâresi göründü. 71’de fecr‑i sâdıkı başladı veya başlayacak.”
“Ey Câmi‑i Emevî’de kardeşlerim! Ve yarım asır sonraki Âlem-i İslâm câmiindeki ihvânlarım! Baştan buraya kadar olan mukaddimeler netice vermiyor mu ki: İstikbâlin kıt'alarında hakîki ve manevî hâkim ve beşeri, dünyevî ve uhrevî saâdete sevk edecek yalnız İslâmiyettir ve İslâmiyete inkılâb etmiş ve tahrifattan ve hurâfâttan sıyrılacak İsevîlerin hakîki dinidir ki: Kur'ân’a tâbi olur, ittifak eder.”
Muhterem Hey'et‑i Hâkime!
Risale‑i Nur müellifi aleyhindeki bütün iftiralara ve isnâdlara karşı hukukî en kat'î cevab olarak üç mahkemenin ve üç ehl-i vukûfların tedkikten sonra eserleri iâde etmeleridir.
Hem Üstadımızın yirmiyedi senelik hayatı ve yüzotuz parça kitabı ve mektûbları, üç mahkeme ve hükûmet memurları tarafından tam tedkik edildiği ve aleyhinde çalışan zâlim, mürted ve münâfıklara karşı mecbur olduğu, hattâ i'dâmı için gizli emir verildiği hâlde, dini siyasete âlet ettiğine dair en ufak bir emâre bulamamaları, dini siyasete âlet etmediğini kat'î isbât ediyor. Hayatını yakından tanıyan biz Nur şâkirdleri ise, bu fevkalâde hâle karşı hayranlık duymakta ve Risale‑i Nur dâiresindeki hakîki ihlâsa bir delil saymaktayız.
Bu itibarla onu bazı iftiralarla çürütmek isteyen, vatan ve milletin saâdeti lehindeki hizmetlerinin aleyhindeki gizli, zâlim düşmanlarının plânlarını âdilâne kararınızla mahvedeceğinizi ve müfterilerin yanlış isnâdlarını yüzlerine çarpacağınızı adâlet ve vicdânınızdan bekler, hürmetlerimizi takdim ederiz.
Eskişehir Nur TalebelerindenYaşar, Osman Toprak, Ahmed, Osman, Ceylan, Şükrü, Bayram, Sungur, Hüsnü