﷽
اَلرَّحْمنُ ❋ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ ❋ خَلَقَ الْاِنْسَانَ ❋ عَلَّمَهُ الْبَيَانَ
فَنَحْمَدُهُ مُصَلّ۪ينَ عَلٰى نَبِيِّهِ مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ وَجَعَلَ مُعْجِزَتَهُ الْكُبْرَى الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَاِشَارَاتِهَا لِحَقَائِقِ الْكَائِنَاتِ بَاقِيَةً عَلٰى مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰى يَوْمِ الدّ۪ينِ وَعَلٰى اٰلِهِ عَامَّةً وَاَصْحَابِهِ كَافَّةً.
اَمَّا بَعْدُ؛ فَاعْلَمْ!
اَوَّلًا: اِنَّ مَقْصَدَنَا مِنْ هٰذِهِ الْاِشَارَاتِ تَفْس۪يرُ جُمْلَةٍ مِنْ رُمُوزِ نَظْمِ الْقُرْاٰنِ؛ لِاَنَّ الْاِعْجَازَ يَتَجَلّٰى مِنْ نَظْمِهِ. وَمَا الْاِعْجَازُ الزَّاهِرُ اِلَّا نَقْشُ النَّظْمِ.
وَثَانِيًا: اِنَّ الْمَقَاصِدَ الْاَسَاسِيَّةَ مِنَ الْقُرْاٰنِ وَعَنَاصِرَهُ الْاَصْلِيَّةَ اَرْبَعَةٌ: اَلتَّوْح۪يدُ وَالنُّبُوَّةُ وَالْحَشْرُ وَالْعَدَالَةُ؛ لِاَنَّهُ لَمَّا كَانَ بَنُو اٰدَمَ كَرَكْبٍ وَقَافِلَةٍ مُتَسَلْسِلَةٍ رَاحِلَةٍ مِنْ أَوْدِيَةِ الْمَاض۪ي وَبِلَادِهِ، سَافِرَةٍ ف۪ي صَحْرَاءِ الْوُجُودِ وَالْحَيَاةِ، ذَاهِبَةٍ اِلٰى شَوَاهِقِ الْاِسْتِقْبَالِ، مُتَوَجِّهَةٍ اِلٰى جَنَّاتِهِ، فَتَهْتَزُّ بِهِمُ الْمُنَاسَبَاتُ وَتَتَوَجَّهُ اِلَيْهِمُ الْكَائِنَاتُ. كَأَنَّهُ اَرْسَلَتْ حُكُومَةُ الْخِلْقَةِ فَنَّ الْحِكْمَةِ مُسْتَنْطِقًا وَسَائِلًا مِنْهُمْ بِ « يَا بَن۪ي اٰدَمَ! مِنْ أَيْنَ؟ اِلٰى أَيْنَ؟ مَا تَصْنَعُونَ؟ مَنْ سُلْطَانُكُمْ؟ مَنْ خَط۪يبُكُمْ؟ » فَبَيْنَمَا الْمُحَاوَرَةُ، اِذْ قَامَ مِنْ بَيْنِ بَن۪ي اٰدَمَ – كَأَمْثَالِهِ الْاَمَاثِلِ مِنَ الرُّسُلِ اُولِي الْعَزَائِمِ – سَيِّدُ نَوْعِ الْبَشَرِ مُحَمَّدٌ الْهَاشِمِيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَقَالَ بِلِسَانِ الْقُرْاٰنِ:
« اَيُّهَا الْحِكْمَةُ! نَحْنُ مَعَاشِرَ الْمَوْجُودَاتِ نَج۪يئُ بَارِز۪ينَ مِنْ ظُلُمَاتِ الْعَدَمِ بِقُدْرَةِ سُلْطَانِ الْاَزَلِ، اِلٰى ضِيَاءِ الْوُجُودِ، وَنَحْنُ مَعَاشِرَ بَن۪ي اٰدَمَ بُعِثْنَا بِصِفَةِ الْمَأْمُورِيَّةِ مُمْتَاز۪ينَ مِنْ بَيْنِ اِخْوَانِنَا الْمَوْجُودَاتِ بِحَمْلِ الْاَمَانَةِ، وَنَحْنُ عَلٰى جَنَاحِ السَّفَرِ مِنْ طَر۪يقِ الْحَشْرِ اِلَى السَّعَادَةِ الْاَبَدِيَّةِ، وَنَشْتَغِلُ الْاٰنَ بِتَدَارُكِ تِلْكَ السَّعَادَةِ وَتَنْمِيَةِ الْاِسْتِعْدَادَاتِ الَّت۪ي هِيَ رَأْسُ مَالِنَا‥ وَاَنَا سَيُّدُهُمْ وَخَط۪يبُهُمْ. فَهَا دُونَكُمْ مَنْشُور۪ي! وَهُوَ كَلَامُ ذٰلِكَ السُّلْطَانِ الْاَزَلِيِّ تَتَلَأْلَاُ عَلَيْهِ سِكَّةُ الْاِعْجَازِ » – وَالْمُج۪يبُ عَنْ هٰذِهِ الْاَسْئِلَةِ الْجَوَابَ الصَّوَابَ لَيْسَ اِلَّا الْقُرْاٰنُ، ذٰلِكَ الْكِتَابُ – كَانَهٰذِهِ الْاَرْبَعَةُ عَنَاصِرَهُ الْاَسَاسِيَّةَ.
Tercümesinin Bir Hülâsası
İnsanı halk edip Kur'ânı ona ta'lim eden Zât‑ı Zülcelâl’in Rahmân ismiyle tecellî-i kübrâsına, rahmetin tecelliyâtı adedince ona hamd ü senâ ederek ve Seyyidü'l-Beşer Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı Rahmeten li'l-âlemîn gönderdiği o Resûl-i Ekrem’ine Risaletin semereleri adedince Ona, âl ve ashâbına salât ü selâm ve hadsiz şükrediyoruz ki: Onun mu'cize-i kübrâsı ve hakàik-ı kâinâtın remizleri ve işâretleri ile tamamıyla cem'edilen Kur'ân-ı Azîmü'ş-Şân asırların geçmesi ile dâim, bâkî ve nev'-i beşere mürşid, tâ kıyâmete kadar bekà vermiş. Ve o Resûl-i Ekrem’i onlara Üstad-ı A'zam eylemiş.
Emmâ ba'dü biliniz ki: Evvelâ: Bu yazacağımız işârât ve nüktelerdeki maksadımız Kur'ânın nazmındaki bir kısım remizlerinin tefsiridir. Çünkü, yedi nev'i i'câzın en incesi, fakat kuvvetli ve lafzî fakat hakikatli i'câz, Kur'ânın nazmından tecellî ediyor. Evet, parlak i'câz elbette nazmın nakşından çıkıyor.
Sâniyen: Kur'ân’da esâs maksadları ve anâsır‑ı asliyesi dört hakikattir:
Tevhid, Nübüvvet, Haşir ve Adâlet’tir. Çünkü: Vaktâ kâinât sahrâsında benî Âdem bir acîb ve büyük bir kafile ve sâir tâifeler beraber birbiri arkasında asırlar üstünde geçmiş zamanın derelerinden, şehir ve meşherlerinden sefer edip vücûd ve hayat sahrâsında yürüyüşüyle istikbâlin yüksek dağlarına azîmetle oradaki bağlarına gözleri müteveccih olmak cihetiyle hilâfet‑i zemine mazhariyet noktasında ve sâir zîhayata tasarrufâtı cihetinde rû-yi zeminde ekser eşyanın nev'-i beşerle münâsebâtı iktizasıyla heyecana gelmesinden kâinât dahi onlara yüzlerini çevirip nev'-i beşerle ciddi alâkadar oluyor. Benî Âdem bir tek tâife iken yüz binler tâifelere karışmasında kâinât zemin gibi onlara netice-i hilkat-i âlem noktasında bakıyor. Güyâ hilkat-i kâinât hükûmeti; o hükûmetin zâbıta memuru hükmünde fenn-i hikmeti, bir müstantık ve sorgucu olarak o misâfir kafileye gönderip ondan suâl edip soruyor ki:
“Ey benî Âdem! Nereden geliyorsunuz ve nereye gideceksiniz? Ve ne yapacaksınız? Ve herşeye karışıyor ve bazen karıştırıyorsunuz. Sultanınız ve hatîbiniz ve reisiniz ve ileri geleniniz kimdir? Tâ bana cevab versin.”
O muhâvereler içinde birden kafile‑i benî Âdem’den Muhammedü'l-Hâşimî (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem), emsâlleri olan ulü'l-azm peygamberler gibi fenn-i hikmete karşı kalktı. Ve Kur'ânın lisânıyla dedi ki:
“Ey müstantık hikmet! Biz mevcûdât kafilesi, adem karanlıklarından Sultan‑ı Ezelî’nin kudretiyle çıktık, ziyâ-yı vücûda girdik. Varlık nurunu bulduk. Herbir tâifemiz bir vazifeye girdik. Ve biz benî Âdem tâifesi ise, bir emânet-i kübrâ rütbesi ve hilâfet-i zemin vazifesiyle sâir mevcûdât kardeşlerimizin içinde imtiyazlı ve memuriyet sıfatı ile bu meşher-i kâinâta gönderilmişiz. Her vakitte yola çıkmaya müheyyâ bir vaziyetteyiz ve haşir yolu ile saâdet-i ebediyenin kazanmasının tedâriki ile meşgulüz. Ve bizim re'sülmalımız olan isti'dâdlarımızın çekirdeklerini sünbüllendirmeye, îmân ve Kur'ânla inkişaf ettirmekle iştigâl ediyoruz. İşte o kafilenin reisi ve hatîbi benim. İşte elimdeki bu fermânı; manevî ve maddî hava, bir tek lisân gibi bütün kâinâta o fermânın her kelimesini bir ânda milyarlar yapıp işittiriyor. İşte o menşûr fermân, Ezel ve Ebed Sultanının kelâmıdır. Ve emirleri ve konuşmaları olduğuna delil-i kat'î, üstünde parlayan sikke-i şâhânesi ve tuğrâ-i sermediyesine bak, gör, git, söyle.”
Evet, en müşkül, en umumî ve bütün mevcûdâta sorulan bu üç‑dört gayet acîb suâle tam doğru ve mükemmel cevab veren yalnız ve yalnız Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’dır ki; başında ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ف۪يهِ fermânıyla ilân edilmiş.
Mâdem baştan buraya kadar bir hakikati anladın. Elbette bu hakikatten anlaşılıyor ki, Kur'ânın anâsır‑ı esâsiyesi o dört hakikattir. Yani; “tevhid”, “nübüvvet”, “haşir” ve “adâlet”tir. İşte bu dört hakikat nasıl ki mecmû-u Kur'ân’da dört rükündür. Öyle de, o dört makàsıd çok sûrelerin herbirisinde bulunuyorlar. Herbir sûre bir küçük Kur'ân olur. Belki çok cümlelerin içinde de o dört maksada telmihan işâretler var.
Belki bazen bir tek kelimede o dört esâsa remizler var. Çünkü Kur'ânın eczâları ve kelime ve âyetleri, mecmûuna karşı birer âyine hükmüne geçer, birbirinden in'ikâs eder. Güyâ Kur'ân müteselsilen âyet ve cümle ve kelimelerine o maksadların nurunu veriyor. Âyinede güneş gibi bazen bir kelime, bir cümle; bir küçük Kur'ân’ı gösterir. İşte Kur'ân’a mahsûs bu nükte, yani cüz, küll gibi aynı maksadı göstermesi maksadıyla Kur'ân müşahhas bir ferd olduğu hâlde, çok efrâdı bulunan bir küllî gibi ilm‑i mantıkça ta'rif edilir. Demek Kur'ân’da bin Kur'ânlar var ki, şahs-ı küllî olmuş. Hem öyle de lâzım gelir. Çünkü hadsiz ve gayet muhtelif tâifelere ders olduğu için, aynı derste hadsiz o tâifeler adedince dersler bulunmak lâzım gelir.
Suâl: Eğer denilse: Bu dört maksad‑ı asliyeyi bize “Bismillâh” ve “Elhamdülillâh” cümlesinde göster.
Cevab: Deriz ki: Mâdem Bismillâh Allah’ın abdlerine bir ders olarak nâzil olmuş, elbette söylemek mânâsında olan قُلْ kelimesi Bismillâh içinde vardır. İlm‑i sarf ile, “mukadder” tâbir edilir. İşte Bismillâh’taki قُلْ takdiri‥ bütün Kur'ân’daki قُلْ، قُلْ (söyle, söyle) lafızlarının esâsı ve anası‥ bu Bismillâh’taki قُلْ’dür. Buna binâen قُلْ kelimesinde Risalete işâret olduğu gibi, Bismillâh’ta dahi Ulûhiyet’e remiz var ve بِسْمِ’deki (ب)’nin takdimi, قُلْ’ün Besmelenin âhirinde mukadder olması hasr ve yalnız mânâsını ifâde ettiğinden tevhide işâret ediyor. Yani, yalnız O’nun ismiyle başla‥ ve medet al. Ve “Rahmân” isminde adâletin nizâmına ve rahmetin cilvelerine işâret var. Çünkü; muhtelif, karmakarışık mevcûdât, intizamı ile güzelleşmiş. Ve rahmetin cilvelerine mazhar olabilir. Ve “Rahîm”de haşre işâret var. Çünkü; mânâsında hem afvetmek, hem rahmet ve şefkat etmek ve bu fânî dünyada o dört mânâ, hakikati ile umumî bir sûrette görünmediğinden elbette bir diyar‑ı âherde o mânâlar tamamıyla tezâhür edebilir. Hem rahmet ve şefkatin hakikati, dirilmemek üzere ölmekle kàbil-i tevfik değildir. Demek “Rahîm”deki şefkat, parmağını Cennet’e uzatmış, gösteriyor.
Şimdi اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ‥ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ’e bakınız! اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ’da Ulûhiyetin zâhir işârâtı var. Çünkü, bütün hamd Allah’a mahsûstur. Ulûhiyeti gösterdiği gibi, tevhidi de gösteriyor.
Evet, لِلّٰهِ’deki “lâm”, ilm‑i sarf’ça bir mânâsı ihtisàs ve istihkaktır. اَلْحَمْدُ’deki “elif, lâm” bir mânâsı istiğraktır. Demek bütün hamdler Allah’a mahsûstur. Demek tevhidi, kat'î ifâde ediyor.
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ lafzında hem adâlete, hem nübüvvete işâret var. Çünkü, onsekiz bin âlemin zerreden ve zerrelerden, sineklerden tut, tâ bin defa zeminden büyük seyyâreler ve yıldızlara kadar gayet mükemmel bir muvâzene, bir intizam, bir mükemmel terbiye, gayet mükemmel bir adâlet‑i kübrâyı gösteriyor.
Nübüvvete işâreti ise: Mâdem nev'‑i beşerin fıtrî kuvvelerine sâir hayvanat gibi had konulmamış, ondan tecâvüzât çıkmış. Hem insan; maddî olduğu gibi, maneviyat cihetinde de bütün kâinâtla alâkadar olmasından, hilkat-i kâinâttaki hikmet-i àliye-i beşeriyeti, nizâm ve intizam altında olan çekirdek hükmünde olan isti'dâdâtı, inkişaf ettirmekle emânet-i kübrâ vazifesini yapmak cihetiyle nübüvvet zarûrîdir ki: رَبِّ الْعَالَم۪ينَ’deki عَالَم۪ينَ içindeki yüksek makamını bulabilsin ve halife‑i zemin olup melâikeye rüchâniyetini gösterebilsin.
Ve مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ cümlesi ise, haşri tasrîh ediyor. Çünkü: يَوْمِ الدّ۪ينِ yani, din günü ve ceza günü ve maneviyat günü demek. Nasıl dünya; maddiyât ve maddî harekâtın ve amellerinin günüdür. Elbette o harekâtın neticelerini ve o hizmetlerinin ücretlerini ve o maneviyatın semerâtlarını belki o fâniyât ve zâilâtın bâkî ve dâimî eserlerini ve âlem‑i misâl sinemasıyla ve fotoğrafıyla alınan umum o fâniyât ve zâillerin sahife-i amellerini gösterecek ve neşredecek bir gün gelecektir diye ifâde ediyor.
Bismillâh, Elhamdülillâh cümleleri gibi Kur'ân’da ekserî yerlerinde böyle dört unsur‑u esâsiye, içinde görünebilir. Meselâ: اِنَّٓا اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ bir sadef gibi bu dört cevâhir, içindedir. Dikkat etsen görürsün. “Biz sana verdik Kevser’i.” Yani, Zât‑ı Zülcelâl’in seni nübüvvetle ve maddî-manevî te'min-i adâletle müşerref ettiği gibi, Cennet’te Kevser’i ihsân ediyor.
Ey sâil! Pek uzun hakikati kısa kesip bu üç misâli minvâl ve mekik yap; üstünde o münâsebât ve işârâtı dokumaya başla. Biz de şimdi Bismillâh’dan başlıyoruz. İzâhı, tafsîli Risale‑i Nur ve Birinci Söz ve Besmele Lem'asına ve sâir Risale-i Nurdaki Bismillâh’ın hakikatlerine dair hüccetlerine havâle edip, yalnız nazm itibariyle küçük bir îmâ ederiz. Şöyle ki:
Bismillâh güneş gibidir. Başkalarını tenvir ettiği gibi, kendini de gösteriyor. Her nefes ve her dakika rûhlar ona hava ve su gibi muhtaç olduğundan onun hakikatini herkesin rûhu hisseder. Kalb ve hayâl bilmese de ehemmiyeti yok. Onun için beyân ve ta'riften müstağnîdir.
Harfler ve cüz'lerinden evvelâ (ب)’nin fenn‑i sarfça bir mânâsı istiânedir. Bir mânâ-yı örfîsi teberrük mânâsı olmasından bu (ب)’nin merci'‑i mütealliki kendi mânâsından çıkan اَسْتَع۪ينُ ve اَتَيَمَّنُ fiillerine bağlanıyor. Veyâhut Bismillâh’daki perdesinde قُلْ (söyle)den çıkan اِقْرَأْ(oku) fiiline bakar. Yani: “Yâ Rabbî, ben senin isminin yardımıyla ve onun bereketiyle okuyacağım. Herşey senin kudretinle ve icâdınla ve tevfikinle olduğu gibi, yalnız ve yalnız senin isminle başlıyorum.”
Demek Bismillâh’dan sonra اِقْرَأْ okumak lafzı, âhirinde mukadder olmasından hem ihlâs, hem tevhidi ifâde eder.
Amma اِسْم kelimesi ise: Biliniz ki, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un bin bir esmâsından bir kısmına “Esmâ-i Zâtiye” denilir ki, her cihetle Zât-ı Akdes’i gösterir. Onun adı ve onun ünvânıdır. “Allah, Ehad, Samed, Vâcibü'l-Vücûd” gibi çok esmâ var. Bir kısmına da “Esmâ-i Fiiliye” tâbir edilir ki, çok nev'ileri var. Meselâ: “Gaffâr, Rezzâk, Muhyî, Mümît, Mün'im, Muhsin”