Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Bu hafta Otuzbirinci Mektûbun Yedinci Lem'ası ile Üçüncü Lem'ası’nı, hazine‑i Mektûbat’a ilâve ve muhibbân ve müştâkâna tilâvet eylemekle, vesâtat-ı àliyenizle, bir lütf-u azîm-i İlâhîye daha mazhar olduğumdan dolayı Kerîm, Rahîm, Bâkî-i Zülcelâl’e yüzbinler hamd ve şükür eylemekte ve sevgili Üstadımı rızâ-yı samedânîsine ve vazife-i meşkûre-i maneviyesinde devamlı, nüfûzlu, şümûllü muvaffakıyetlere mazhar buyurmasına, abîdâne tazarru ve niyâzlarda bulunmaktayım. Bu bîçâre ve isyankârdan, çok duâ beklediğinizi emir buyuruyorsunuz. Ben, o dergâh-ı àlîye ancak bir nev'i i'câzının izhârına Fahrü'l-Âlemîn, Habîb-i Rabbü'l-Âlemîn, Seyyidü'l-Mürselîn Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin en büyük mu'cizesi olan, tâ kıyâm-ı saate kadar hükmü ve i'câzı bâkî olacağına îmân ettiğim Kur'ânın nurları delâletiyle ve Üstadımın mübârek isimlerini, vesile-i kabûl olmak üzere kullanarak ilticâ edebiliyorum. Hiç mümkün müdür ki, bu eşiğe yüzümü sürerken, “Yâ Rab, Üstadım Said Nursî Hazretlerinden râzı ol, dâreynde muradlarını hâsıl kıl.” diye yalvarmayayım? Asla ve kat'a. Bu bir vazife olmakla beraber, kanâatçe inşâallâh vesile-i icâbe-i duâdır.
Azîz Üstad, sadîkınızın zaîf rûhu, bu fânî hayatta olduğu gibi, bâkî ve sermedî hayatta da inşâallâh ulvî rûhunuzun cenâh‑ı şefkatinden ayrılmayacaktır, ayrılamayacaktır ve ayıramayacaklardır.
Evet gayr‑ı kàbil-i inkârdır ki, bu fânî hayatın dağdağaları arasında, havâs ve letâif, her zaman müştâkı bulundukları münevver ve muhteşem âyineye bakamıyorlar, fakat o meşgaleden ferâğat edildiği ânda, yine Nur bütün haşmetiyle arz-ı dîdâr ediyor. Bu zamanlarda hiç ayrılık hissetmiyorum. Hattâ ihtilâf-ı mekânı da te'sirsiz görüyorum. Yedinci ve Üçüncü Lem'aların bura postahânesine vürûdu, Ramazan’ın onbirine tesâdüf ediyor. Bir gün postada kalmasına karşılık tutulursa, herbir lem'a, bu mübârek ayın başından onuna kadar birer gün almışlar ve اَوَّلُهُ رَحْمَةٌ olan aşr‑ı ûlâ-yı Ramazanda, mahall-i maksûda vâsıl olmuşlardır. Müftülük ilânına göre tam onuncu gündedir. Dördüncü ve Sekizinci Lem'aları da bu mâh-i gufrânın ondördüncü günü aldım. Posta bir gün evvel geldiğine ve bir gün de postada kalışına veya birinci makama sayılırsa bu nurlu eser de, sanki Ramazanın her gününde bir lem'a alarak, yerini bulmakla, hem bu adedlerin boşuna konulmadığına, hem de اَوْسَطُهُ مَغْفِرَةٌ olan aşr‑ı sâni-yi Ramazanda yazıldığı mahalle yetişeceğine sarâhat derecesinde delâlet ediyor.
Şu saatte şuââtını gözüme sokan güneş gibi, bu kadar nurlu ve zâhir hakàikı, mahzâ bir inâyet‑i İlâhî olarak, bu bîçâreye gösterilen bu mübârek eserlerden, bu nurların bihavlillâh gurûbsuz tulû' ettikleri mahalle, Utarid ve Zühre gibi maddeten ve ma'nen yakın bulunan hizbü'l-Kur'ân’a dahi hâfız, sâdık, hàlis ve sâlih kardeşlerimin daha çok esrâr anlayacaklarına şübhe etmiyorum.
Mâdemki, merkez‑i feyze en uzak bulunan âciz bir kardeşlerinin mübârek eserler hakkındaki duyguları, kendilerinin de lâyıklı, mânâlı çok değerli ihtisaslarını beyâna vesile oluyor, inşâallâh bu hareketleri Hizmet-i Kur'ân’dan ma'dûd olur. Àlî huzurunuzda kardeşlerimle biraz konuşmak istiyorum.
Kardeşlerim, bu bîçârenin nurlarla iştigâli üç devreye ayrılmıştır:
Birincisi: Üstad Hazretleriyle ilk teşerrüf etmek saâdetine nâil olduğumdan itibaren intişar etmiş olan eserleri, kendim için istinsah etmek.
İkincisi: Yine muhterem Üstadımın emirlerine imtisalen Sözler’in, muhtelif tabaka‑i nâsa te'sirleri ve kàbil-i cerh, lâzımü't-tashih, mûcib-i i'tirâz cihetleri olup olmadığı hakkında, kàsır aklımla anlayabildiğim kadar ve kısa görüşümle seçebildiğim kadarını arz eylemek ve bütün fırsatlardan istifade ile, din kardeşlerime fâideli olmak, onlara da bu nurları göstermek, dikkat-i nazarlarını celbetmek, kalbî ve bâtınî yaralarına merhem eylemek emeliyle, ihtiyarsız ve manevî bir te'sir altında âsâr-ı Nuru aşk ile okumak.
Üçüncüsü: Yine azîz ve müşfik Üstadımın emirlerine mutâvaatla, bildiğiniz vechile herbirisi bir türlü letâfet ve belâğat ve celâdette ve çok kolaylıkla akıllara hayret verecek tarzda intişar etmekte olan nurlu âsâr hakkındaki ihtisaslarımı arz eylemek ve bizzat veya kardeşlerim nâmına, bazı Kur'ânî müşkülât ve tereddüdâtı, makam‑ı feyze takdim ederek, bu tarîkle hem müşkülün halline, hem de sâil ile birlikte diğer kardeşlerin de istifadelerine âcizâne hizmet eylemek. Denizden katre mesâbesindeki bu Kur'ânî hizmetten dolayı, bu bîçâreye bir kıymet atfetmeyiniz. Çünkü maalesef hiç liyâkatim olmadığını ben çok iyi biliyorum.
لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ âyet‑i celîlesi ümîd vermemiş olsa, isyanımın nihâyetsizliği karşısında çıldırmak işten bile değil.
Öyle ise azîz kardeşlerim, bu zavallı kardeşinize hayır duâ buyurmanızı bilhassa ricâ ediyorum. Kur'ân hesabına bakılırsa, o zaman belki bazı güzellikler görünebilir. Bu da sevgili Üstadımızın buyurdukları gibi, Kur'ânın güzellikleri ve menba'‑ı kevserden gelen Nurların latîfliği bu hususu te'min etmişlerdir. Hîn-i sabâvetimden beri, en ziyâde menfûrum, felillâhilhamd yalan söylemektir. Onun için hakikati ifâde ettiğime emin olabilirsiniz ki, yukarıda arz ettiğim üç safhada ihtiyar ve tesâdüf yoktur. Hâkim olan bir dest-i gaybî ve kader-i İlâhî’dir. Bunu hissediyordum. Kader-i İlâhî’yi izâha lüzum yok. Dest-i gaybın da Gavs-ı A'zam Sultan-ı Evliyâ Bâzü'l-Eşheb, Seyyid Abdülkadir-i Geylânî (Kuddise Sırruhu'l-àlî) Hazretleri olduğunu son defa öğrenmiş olduk.
Fakat muhterem Üstadımın àlî aflarına istinâden şunu ilâve edeyim ki; Gavs‑ı A'zam Hazretlerinin kerâmet-i gaybiyeleri, sarâhaten Üstadımız Said Nursî Hazretlerini göstermektedir. Çocukluğundan beri hàrika tercüme-i hâli tedkik edilecek olursa görülür ki, bu zâtın vücûdu sırf Kur'ân ve îmân hesabınadır. Ondandır ki, o hàrika hâlâta mazhar olmuş. Biz bîçâreler, bu şem'in pervânesi oldukça, hizbü'l-Kur'ân nâmına Hazret-i Gavs’ın himmet ve duâsına ve Cedd-i Zîşan’ı Peygamberimiz (Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem) Efendimiz Hazretlerinin şefâatine, iltimasına ve nihâyet Münzilü'l-Kur'ân’ın affına, himâyesine mazhar olacağımıza da şübhe edilmemek lâzımdır.
Allâh‑u Zülcelâl Hazretleri cümlemizi muhâfaza buyursun, âmîn. Dâreynde bâis-i necâtımız olan bu hizmeti, bilkülliye terk edecek olursak, o zaman helâkimiz muhakkaktır. Mâdemki, elimizde ma'fuv olduğumuza dair senedimiz yok. Bâis-i feyzimiz Üstadımız Hazretlerinin bizlere şefkatinden dolayı, kerâmet-i gaybiyeden haber verdikleri müjdeler, yalnız şevkimizi ve şükrümüzü artırmaya vesile olmalı. İsimlerinin sarâhaten zikredildiğini bildirmekle beraber, gösterdikleri àlî ferâğat, cümlemiz için nazar-ı ibretle görülmeli ve cidden taklid olunmalıdır.
Yine emirlerindendir ki, bizler hizmetle muvazzafız, mükellefiz; netice ile değil. Bu Nurlu hizmette bizleri birleştiren Allâh‑u Zülcelâl’den niyâzım; haşirde de livâ-yı Muhammedî (asm) altında haşr ve cem' olmaklığımızdır. اَللّٰهُمَّ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
Müsâadenizle sadede geliyorum:
Otuzbirinci Mektûbun Yedinci Lem'asına esâs olan üç âyet‑i celîlenin tefsiri hàrika bir tarzdadır. Bilhassa ikinci vecihle yedinci vechin ikinci ihbar-ı gaybî ciheti işitilmemiş bir sûrettedir. Bu mektûbun üçüncü lem'ası ki, كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ âyetinin meâlini ifâde eden يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي ❋ يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي cümlelerinin gösterdikleri iki hakikatten çok büyük feyiz aldım. Garîbdir ki, bu mübârek eser, لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ âyet‑i celîlesiyle başlamakla, sanki bu fakirin gördüğü rüyaya bir işâret yapıyor ve diyor ki: Senin rüyanda gördüğün kamer, bu âyette bahis buyurulan rüyanın sâhibi iki cihanın Fahri (Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem) Hazretlerinin bir parmak işâretiyle ve izn-i Hak’la inşikak etmiştir. Şems onun hatırı için, Ondokuzuncu Mektûbda beyân buyurulduğu üzere, bir saat hareketsiz görünmüştür, gibi mu'cizâtını hatırlatarak, “Ey gâfil, ittibâ'-ı sünnet et!” diyor. Bu rüyayı nakleden mektûbumda, Otuzbirinci Mektûbun Birinci ve İkinci Lem'alarıyla, Yirmidokuzuncu Mektûbun Birinci Remzinin Birinci Makamı’ndan gelen feyiz neticesi, ihtiyarsız yaptığım tâbirin sonunda yazmış olduğum كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ âyet‑i celîlesinin bir nev'i i'câzlı tefsirini beyân buyurmakla, mektûbuma gayet latîf ve çok muhteşem bir cevab verilmiş oluyor. Otuzbirinci Mektûbun Dördüncü Lem'asının Birinci Makamı, “Minhâcü's-Sünne” denmeğe hakikaten lâyıktır.
Birinci Nükte: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine şefkatinin derecesini ve bihakkın Şefîu'l-müznibîn olduğunu göstermekle beraber, Süleyman Efendi merhumun mevlid-i şerîfindeki:
Tıfl iken ol diler idi ümmetin,
Sen kocaldın terkedersin sünnetin.
vecîzesini hatırlatmakta ve ol Hazret’e ümmet olanlara, sünnetlerine riâyet lüzumunu ehemmiyetle ders vermektedir.
İkinci Nükte: Cenâb‑ı Peygamber Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin nesl-i mübâreklerinin, ilâ yevmi'l-kıyâm Hazret-i Hasan ve Hüseyin (Radıyallahu Teâlâ Anhümâ)’dan geleceklerini ve istikbâlde çok mübârek zevâtın da, bu meyânda zuhûr edeceklerini nazar-ı nübüvvetle gördükleri için, bu iki hafîdine bütün o nurlu zâtlar hesabına şefkat göstermesi, öyle bir ta'riftir ki, beşerin düşünmesiyle yazılmasına imkân yoktur.
Üçüncü Nükte: Nass‑ı kat'î ile sâbit ve Hadîs-i Nebevî ile müberhen Âl-i Beyt’e muhabbete işâret etmekte, bu vazifeyi îfâya dâvet eylemektedir. Çünkü İslâmiyet bir vücûdsa, bu vücûdun belkemiği muhakkak Âl-i Beyt ve başı her zaman Kitabullâh’tır.
Dördüncü Nükte: Şîaları ilzam edecek kadar kuvvetli bir derstir. Bu şümûllü dersten gaye ne olduğu, sonunda mükemmelen icmâl edilmiştir.
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُواemr‑i celîline tevfîkan, bütün mü'minler tevhide çağrılmıştır.
Kerâmet‑i Gavsiye’nin işârâtını te'yid eden remizleri defaatle okudum. Bu müjdeler hamd ve şükrümü artırmıştır. Zenbilli Ali Efendi’nin hâle çok uygun olan fıkrası hoşuma gitti. Latîf tefe'ülünüz خِتَامُهُ مِسْكٌ kabîlinden olmuştur.
Evet, Kur'ânî bahçede her zaman başka renkte, başka letâfette, başka te'sirde hakîki Cennet çiçekleri açılıyor. Bu mezherenin bülbülünü ve onun gönülleri teshìr eden nağmesini dinleyen, meşk eden yoldaşlarına, dâreynde selâmet ve saâdet ve muvaffakıyetler temennî ve niyâz eylerim.
Şâirin zamana muvâfık bir beyti:
Bir mevsim baharına geldik ki, âlemin,
Bülbül hâmûş, havz tehî, gülistan da harâb‥
Ben de derim:
Öyle bir bid'alar devrindeyiz ki, İslâm’ın,
Bir bülbülü, bir gülistanı kalmış Kur'ân’ın.
Kerâmet‑i Gavsiye’yi henüz kimseye okuyamadım. İçinde bu bîçâreden bahis edilişi, okumak hususunu düşündürüyor. Mübârek Ramazan bir ân evvel bu isyankârların, kadir‑nâşinasların elinden yakayı kurtarmaya çalışır vaziyette, sür'atle elimizden gitmektedir. İmâm Ömer Efendi geçen sene, “Ramazanın Hikmetleri” eserinin, Ramazan ayı geçtikten sonra gelişinden, benim gibi müteessir olmuştu. Bu Ramazanın birinci Cuma hutbesinde, ben de hazır olduğum hâlde, yüzlerce cemâate, bu nurlu hikmetlerden birkaçını hemen aynen okudu. Bu ânda bu fakirde husûle gelen şükür hislerini ta'rif edemeyeceğim.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Hulûsi