Zekâi’nin bir fıkrasıdır
Üstadım!
Bir meydân‑ı mücâdele ve imtihan olan şu dünyanın her köşesinde beşere ders-i ibret olacak bir hâdise, bir nümûne eksik değil. Her yerde muhtelifü'l-mizâc insanlarda ayrı ayrı temâyülât-ı kalbiye bulunuyor. Hâdisât-ı dünyeviye içinde, en elîm olan şeyin, meslek-i uhreviye ve diniye perdesi altında, vahşet ve hayvaniyet rûhlarıyla karşılaşmak olduğunu tecrübelerim ve müşâhedelerim bana öğretiyor.
Evet, ehl‑i îmân için mûcib-i teessür şeyler, kendisini ıslah-ı hâle ircâ etmek üzere, ubûdiyetle Hàlık’ına yalvarırken, bir mülhidin uysal bir mahlûk gibi sokularak, birkaç zaman hileli etvâr gösterdikten sonra, rûhunun çirkinliği ile karşısındakine hücum ederek, kendine onu benzetmek istemelerini ve hattâ karşısındaki mü'min hakkında, sû-i zan ve sû-i tefehhüme düştüğünü görmektir.
Âh Üstadım! Ne vardı, insanlar ya göründüğü gibi olsa, yâhut olduğu gibi görünseler idi. Ehl‑i irşad, ahkâm-ı Kur'âniye’yi tebliğ hususunda müşkülât çekmeyecek ve inkâr edilmeyecekti. Benim gibi henüz kendini ıslah edemeyenler de, bazı budalaların rûhlarında sâfiyet ve hüsn-ü insaniyet aramaya çalışmayacaktı.
Azîz Üstadım, inşâallâh Cenâb‑ı Hak, hak ve hakikatin güneş gibi yükseldiğini size ve bize göstersin. Bir zindân hayatına benzeyen, birçok manevî mahrumiyetler içerisinde geçen şu günleri, sürûrlu ve serbest günlere tebdil eylesin. Âmîn.
Talebeniz Zekâi