Üstadımızın Ehemmiyetli Bir Mektûbudur
Gayet ciddi bir ihtar ile bir hakikati beyân etmeğe lüzum var. Şöyle ki:
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُsırrıyla ehl‑i velâyet, gaybî olan şeyleri, bildirilmezse bilmezler. En büyük bir velî dahi hasmının hakîki hâlini bilmedikleri için haksız olarak mübâreze etmesini, Aşere-i Mübeşşere’nin mâbeynindeki muhârebe gösteriyor. Demek iki velî, iki ehl-i hakikat, birbirini inkâr etmekle makamlarından sukùt etmezler. Meğer bütün bütün zâhir-i Şerîat’a muhâlif ve hatâ bir ictihâd ile hareket edilmiş ola.
Bu sırra binâen, وَالْكَاظِم۪ينَ الْغَيْظَ وَالْعَاف۪ينَ عَنِ النَّاسِ’daki ulüvv‑ü cenâb düsturuna ittibâen ve avâm-ı mü'minînin şeyhlerine karşı hüsn-ü zanlarını kırmamakla, îmânlarını sarsılmadan muhâfaza etmek ve Risale-i Nurun erkânlarının haksız i'tirâzlara karşı haklı, fakat zararlı hiddetlerinden kurtarmak lüzumuna binâen ve ehl-i ilhâdın, iki tâife-i ehl-i hakikatin mâbeynindeki husûmetten istifade ederek birinin silâhıyla, i'tirâzıyla ötekini cerhedip, ötekinin delilleriyle berikini çürütüp ikisini de yere vurmak ve çürütmekten ictinâben Risalei'n-Nur şâkirdleri; bu mezkûr dört esâsa binâen, muârızlara hiddet ve tehevvürle ve mukàbele-i bilmisil ile karşılamamalı, yalnız kendilerini muhâfaza için musâlahakârâne medâr-ı i'tirâz noktaları izâh etmek ve cevab vermek gerektir.
Çünkü bu zamanda enâniyet çok ileri gitmiş, herkes kàmeti mikdarında bir buz parçası olan enâniyetini eritmiyor, bozmuyor, kendisini mâzûr biliyor. Ondan nizâ' çıkıyor, ehl‑i hak zarar eder, ehl-i dalâlet istifade ediyor.
İstanbul’da ma'lûm i'tirâz hâdisesi îmâ ediyor ki, ileride meşrebini çok beğenen bazı zâtlar ve hodgâm bazı sofî‑meşreb ve nefs-i emmâresini tam öldürmeyen ve hubb-u câh vartasından kurtulmayan bazı ehl-i irşad ve ehl-i hak, Risaletü'n-Nur ve şâkirdlerine karşı kendi meşreblerini ve mesleklerinin revâcını ve etbâ'larının hüsn-ü teveccühlerini muhâfaza niyetiyle i'tirâz edecekler. Belki dehşetli mukàbele etmek ihtimali var. Böyle hâdiselerin vukû'unda bizlere îtidâl-i dem ve sarsılmamak ve adâvete girmemek ve o muârız tâifenin de rüesâlarını çürütmemek gerekir.
Fâşetmek hâtırıma gelmeyen bir sırrı fâşetmeğe mecbur oldum. Şöyle ki:
Risale‑i Nurun şahs-ı manevîsi ve o şahs-ı manevîyi temsîl eden hàs şâkirdlerinin şahs-ı manevîsi “ferîd” makamına mazhar oldukları için, değil hususî bir memleketin kutbu, belki – ekseriyet-i mutlaka ile – Hicaz’da bulunan kutb-u a'zamın tasarrufundan hariç olduğunu‥ ve onun hükmü altına girmeye mecbur değil. Her zamanda bulunan iki “İmâm” gibi, onu, yani kutb-u a'zamı tanımağa mecbur olmuyor.
Ben eskide Risale‑i Nurun şahs-ı manevîsini o imâmlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı A'zam’da “kutbiyet” ve “gavsiyet”le beraber “ferdiyet” dahi bulunduğundan, âhirzamandaki şâkirdlerinin bağlandığı Risaletü'n-Nur o ferdiyet makamının mazharıdır.
Gizlenmeye lâyık olan bu sırr‑ı azîme binâen, Mekke-i Mükerreme’de dahi farz-ı muhâl olarak Risale-i Nur aleyhinde bir i'tirâz kutb-u a'zamdan dahi gelse; Risalei'n-Nur şâkirdleri sarsılmayıp, o mübârek kutb-u a'zamın i'tirâzını iltifat ve selâm sûretinde telâkki edip teveccühünü de kazanmak için, medâr-ı i'tirâz noktaları o büyük Üstadlarına karşı izâh ile ellerini öpmektir.
Evet kardeşlerim! Bu zamanda öyle dehşetli cereyanlar ve hayatı ve cihanı sarsacak hâdiseler içinde, hadsiz bir metânet ve îtidâl‑i dem ve nihâyetsiz bir fedâkârlık taşımak gerektir. Evet, يَسْتَحِبُّونَ الْحَيَاةَ الدُّنْيَا عَلَى الْاٰخِرَةِ âyetinin sırr‑ı işârîsiyle; âhireti bildikleri ve îmân ettikleri hâlde, dünyayı âhirete severek tercih etmek ve kırılacak şişeyi bâkî elmasa bilerek, rızâ ve sevinçle tercih etmek ve âkıbeti görmeyen kör hissiyatın hükmüyle hazır bir dirhem zehirli bir lezzeti ileride bir batman sâfî lezzete tercih etmek, bu zamanın dehşetli bir marazı, bir musîbetidir. O musîbet sırrıyla mü'minler dahi bazen ehl-i dalâlete tarafdâr olmak gibi dehşetli hatâda bulunuyorlar.
Cenâb‑ı Hak, ehl-i îmânı ve Risale-i Nur şâkirdlerini bu musîbetlerin şerrinden muhâfaza eylesin, âmîn!
Said Nursî