بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Bu yeni hâdise‑i taarruziyeden müteessir olmayınız. Çünkü, mükerrer tecrübelerle, Risaletü'n-Nur inâyet altındadır. Hiçbir tâife, şimdiye kadar böyle ehemmiyetli hizmette bizler kadar az meşakkat ile kurtulan olmamış.
Hem geçen Ramazandaki hastalığım ve Eskişehir’deki musîbetimiz gibi çok vâkıalarla; zâhirî sıkıntılı, meşakkatli hâlât altında Risaletü'n‑Nurun fâidesine ait inkişafatı ve daha te'sirli fütûhâtı görülmüş. İnşâallâh, bu sıkıntılı hâdise dahi münâfıkların aks-i maksûduyla Risale-i Nurun fütûhâtını başka bir mecrâda teshîle vesile olur.
Beşinci Şuâ ellerine geçmesi ehemmiyetlidir. Fakat bunda bir hikmet var. Belki onlara kendi mesleklerini bildirmek ve Cehennem’e gidenin mâhiyetini bilmek için fevkalâde ve iktidarımız haricinde bir kazâ‑yı İlâhî diye, Cenâb-ı Hakk’ın hikmetine ve inâyetine ve hıfzına i'timâd edip, merak etmeyiniz.
Hem siz, hem onlar bilsinler ki: Sadaka belâyı def'ettiği gibi, Risaletü'n‑Nur Anadolu’dan, hususan Isparta ve Kastamonu’dan âfât-ı semâviye ve arziyeyi def' ve ref'ine vesiledir.
Evet, Sabri’nin يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ي… وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِيِّ… الخ âyetinden istihrâc ettiği mânâ haktır ve mutâbıktır.
Evet, Risale‑i Nur, Sefîne-i Nuh gibi Anadolu’yu Cebel-i Cûdî hükmüne getirip, küre-i arzın yangınından ve tûfânından kurtulmasına sebebdir. Çünkü, za'f-ı îmândan gelen tuğyan ekserî musîbet-i âmmeyi celbettiği gibi, îmânı fevkalâde kuvvetlendiren Risaletü'n-Nur, o musîbet-i âmmeyi dâiresinin haricine bırakmağa Rahmet-i İlâhiye tarafından vesile oldu.
Bu ehl‑i îmân, bu Anadolu halkı Risaletü'n-Nura girmeseler de, ilişmesinler. Eğer ilişseler, yakında bekleyen yangınlar, tûfânlar, tâunların istilâsına uğrayacaklarını düşünsünler, akıllarını başlarına alsınlar. Mâdem biz onların dünyalarına karışmıyoruz, onlar da bizim bu derece âhiretimize karışmaları, onlara felâket getirmek ihtimali kavîdir.
İşte bu sekiz aydır, hususan bu heyecan veren bu hâdiselerle beraber, şimdi yanımda bulunan Feyzi ile Emin ve bütün dostlar şâhiddir ki; bu sekiz ay zarfında bir tek defa ne Harb‑i Umumî, ne de siyaseti sormamışım. Ve odamda işitilen radyoyu da üç senedir dinlemedim. Hâlbuki ben, binler adam kadar dünyaya bakmak münâsebetim var. Demek bize ilişen, doğrudan doğruya îmâna tecâvüz eder. Onları Cenâb-ı Hakk’a havâle ediyoruz.
Hem ehl‑i siyasetle hiçbir münâsebetimiz olmadığı hâlde, kat'î bilsinler ki: Bu memlekette, bu asırda, bu milleti anarşilikten, tereddî ve tedennî-i mutlaktan kurtaracak yegâne çare, Risaletü'n-Nurun esâsâtıdır.
Bu hâdisede sıkıntı çeken masûmlar ve üstadları bilsinler ki: Ağır şerâit altında bir saat nöbet, bir sene ibâdet ve bir saat hakîki tefekkür‑ü îmânî, bir sene tâat hükmüne geçtiği gibi, inşâallâh onların sıkıntıları da öyle sevâba medâr olur. Onlar da, merak edip teessür ile değil, ferâh ve sürûr ile karşılamalı. Fakat Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın iki kere سِرًّا بَيَانَةً… سِرًّا تَنَوَّرَتْ demesine binâen, biz her vakit ihtiyatlı olmak ve tam sakınmak vaziyetini muhâfaza etmeğe mükellefiz. Risale‑i Nurun mensûbları, şuûr ve ihtiyarları haricinde birbiriyle münâsebetdâr, birbirinin hâdiseleriyle alâkadar olduğuna bir delil de bugünlerde oldu. Şöyle ki:
Oradaki hâdisenin vukû'undan bugüne kadar, buradaki muhtelif tabakalardaki talebelerin vaziyetleri, ehemmiyetli bir hâdise yüzünden değişmiş gibi çekinmek ve münâfıkların nazarını kendilerine ve bizlere celbetmemek için tevakkuf devresi geçti. Hem Nazîf gibi bir çok zâtın rüyalarının tâbirleriyle, sizin hâdiseniz olduğunu anladık.
Umum kardeşlerimize birer birer, hususan musîbet‑zedelere selâm ve duâ ediyoruz. Cenâb-ı Hak, onları çabuk kurtarıp, vazifelerinin başlarına geçirsin, âmîn!
KardeşinizSaid Nursî