Risale‑i Nurun Müsâdere Hâdisesi Münâsebetiyle Isparta Süleymanı Rüşdü’nün, Evvelki Fıkrasına Zeyil Olarak Yazdığı Bir Fıkrasıdır
Risale‑i Nur şâkirdlerinin merkezi olan Şükrü Efendi’nin köşkünün komşusu seksen yaşında muhterem Alîl Osman Çavuş nâmında bir zât, Risale‑i Nur nâşirlerine hücum zamanından bir gün sonra rüyasında görüyor ki: Güneş ile Kamer, beraber olarak köşkün içine girip parlıyorlar.
Diğer bir rüyada Keçeci Mustafa Efendi’nin hafîdi Bekir yine hâdise‑i elîmeden bir-iki gün sonra görüyor ki: Güneş kıble tarafından çıkıyor. Şuââtı içinde güneş yüzünde Risale-i Nur nâşirinin sûreti temessül edip, aynen güneşin kursunda görünüyor.
Hem mütedeyyin bir kadın, yine hâdiseden sonra görüyor ki: Semâvâttan mübârek kağıtlar yağıyor. Soruyorlar: “Bu nedir?” Rüyada demişler: “Risale‑i Nurun sahifeleridir.” Yani, tâbirce Risale-i Nur, Kur'ânın tefsiri olduğu cihetle, vahy-i semâvî olan Kur'ânın semâvî ve ilhâmî bir tefsiridir. Hem yağmur gibi, insanlara kesretli bir rahmettir.
Hâdisenin vukû'undan evvel, Risale‑i Nur şâkirdlerinin herbiri bir cesedin a'zâları gibi, bir cihette o cesede gelen müessir bir ârızayı bütün a'zânın hissetmesi nev'inden, bu hâdiseyi Risale-i Nurun dört şâkirdi, vukû'undan bir-iki gün evvel şöyle gördüler: Üçü, yani Mehmed Zühtü, Halîl Ruhi, Mehmed Niyâzi, Risale-i Nur nâşirlerinin Üstad’ını vefât etmiş görüyorlar ki, vefât ise tâbirce Risale-i Nurun ta'tîlini haber veriyor.
Dördüncüsü: Fâzıl Bey görüyor ki: – Hâdiseden bir gün evvel – Rafta kitapları karıştırır, bazı kitapları düşürür. Üstad bana hiddet ediyor, ben de diyorum: “Re'fet düşürdü.” Birden hâneye polisler doluyorlar, herşeyi alıyorlar.
Hem bundan yedi buçuk ay evvel Risale‑i Nur nâşirlerine gelen elîm polishâneye çağırma mes'elesinde Risale-i Nurun şâkirdlerinin dört tanesi (aynı hâdiseyi bir-ikisi, yani Rüşdü ile Lütfi aynen görüyorlar, ikisi de az bir tâbirle) aynı hâdiseyi görmeleri ve bu defaki hâdiseyi, yine dört tane şâkirdler aynen görmesi gösteriyor ki, Risale-i Nur şâkirdleri, bir cesedin a'zâları gibidirler ki, Risale-i Nura gelen hâdiseyi, bir cesedin a'zâları gibi hissediyorlar.
Hem Risale‑i Nur şâkirdlerinden Bekir’e o musîbet gününden bir gün evvel biri demiş: “Üstad’ın seni çağırıyor!” Bir hiss-i kable'l-vukû' ile ikinci gün Üstad’ının başına gelen ve Rahmet-i İlâhiye ile hafif geçen müdhiş musîbeti, düşmanların plânları derecesinde büyük, ağır hissetmiş tarzında, ağlayarak gayet korkaklık ve halecân ile koşup geldi. O halecân ve ağlamasına hiç sebeb-i zâhirî yokken, yine heyecanını, ağlamasını teskin edemiyordu. Demek Risale-i Nura gelen musîbet, şâkirdlerini kerâmetkârâne îkaz ediyordu.
Hem musîbetin aynı gününde Üstadımız gezmekten dönerken – Husrev ve Mehmed’in ihbarıyla – birdenbire sebebsiz ehl‑i dünyaya karşı şiddete başlamış. Yirmibeş sene evvel Dîvân-ı Harb-i Örfî’de kendi i'dâm kararını beklerken; sebebsiz, kalbsiz, rütbeli iki adam, mahpus olduğu koğuşa tahkîr için geldikleri zaman gayet acîb bir sûrette söylediği o hâle mahsûs meşhûr bir şetmi üç defa zâlim ve garazkâr ehl-i dünyaya karşı sarfediyor. “Benden ne istiyorsunuz!” diye bağırarak tekrar ediyor. Sonra susuyor. Aynı dakikada zâbıta köşkü basmak için yedi-sekiz polis köşkün etrafına girdikleri zamana tevâfuk ediyor.
Medâr‑ı İbret Bir Hâdise: Risale‑i Nur nâşirlerinin tazyîki yüzünden âmirlerinin yanında yüz bulmak niyetiyle Risale-i Nur nâşirlerine ilişenlerin aks-i maksadıyla tokat yediklerinin yüz hâdiseden bir hâdisesi şudur ki:
Sebebsiz, sırf bazı garazkârların keyfi için Risale‑i Nur nâşirlerine bir kulp takıp mahkemelerde süründürmek ve belki mahvetmek için sûreten kendini dost gösterip, gayet hâinâne bir riyâkârlıkla dâiremize sokulup, bir takım yalanlarla âmirlerini iğfal edip, Risale-i Nur nâşirlerine müdhiş darbe gelmesine vesile olan bir adam; teveccüh ve makam kazanmak değil, bil'akis öyle bir tokat yedi ki, dünyada kaldıkça vicdânı varsa vicdân azâbı çektirecek. Hem o kolay vazifesinden müşkül bir vazifeye tahvîl ettiler ve hem de ona yalancı nazarıyla baktılar. Ve hem nefret-i âmmeyi kazandı. Ve hem taharrî hâdisesinden iki gün sonra bir ihtiyar adamı hânesinden çıkarıp yolda getirirken o ihtiyar zât füc'eten vefât edip, hem mes'ûliyet-i maddiyeye ve maneviyeye ma'rûz kalmıştır.
Evet, Risale‑i Nura hücum edenler, vaktiyle kefenini boynuna takınmalı ve rezâlete bürünmeli ve manevî Cehennem’e dünyada girmeyi göze almalı.
Hem o musîbet hâdisesinden iki gün evvel, Risale‑i Nur şâkirdlerinden olmayan ve hiç bizimle zihnen meşgul olmayan biri rüyada görüyor ki: Isparta’nın altındaki ovada çok ormanlar bulunuyor. Kuvvetli bir sel geliyor, bu ormanın çok ağaçlarını deviriyor. Birdenbire bir zelzele-i arz oluyor, Risale-i Nur nâşiri, elbisesiyle heybetli bir sûrette yer yarılıp çıkıyor. O da korkusundan uyanıyor. İki gün sonra Risale‑i Nuru ta'tîl ve ma'nen toprağa defnetmek niyetiyle, küre-i arzı titretecek derecede bir hatâ ile Risale-i Nurun eczâlarını evrak-ı muzırra nev'inden taharrî edip, toplayıp merkez-i hükûmete, tâ dâhiliye vekâletine gönderir. Hiçbir dâire kanunca mûcib-i muâheze ve mes'ûliyet bir şey Risale-i Nurda bulamadığından, o manevî zelzele içinde öldürdük, defnettik zannettikleri Risale-i Nur dirilip, yer yarılıp meydâna çıktığı gibi, yine o rüya işâret ediyor ki, bir zelzele-i azîme ve bir sel içinde Risale-i Nur bu vatan ve millete bir halâskâr, bir müncî sûretinde musîbet-zedelerin imdâdına yetişecek.
Risale‑i Nur Şâkirdlerinden (Yıldırım) Süleyman Rüşdü