İkinci Kerâmet‑i Aleviye
Yirmi Sekizinci Lem'a’nın Birinci Mes'ele’si
Eskişehir hapishânesi’nde ihtilâttan ve konuşmaktan memnû' olduğum zamanda, karşımdaki kardeşlerime tesellî için yazdığım kısacık fıkraların bir kısmıdır.
﷽
Hapsin bir latîf hâtırasıdır ki: Risale‑i Nur gizlenir fakat sönmez ve söndürülmez.
Bir âlem‑i mânâda Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın ilminden sordum:
“اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا demişsin, muradın nedir?”
Dedi: “عُجْمٍ yani hecâvâri, terkibsiz ve vefklerde rakamvâri şekilsiz harflerdir ki; lâtinî hurûfudur. Lâdînî zamanında taammüm eder.”
Sonra sordum: “Ercûzende benden bahis ile kendini muhâfaza et demişsin. Hem tam vaktinde emrinizi gördük, fakat maatteessüf kendimizi muhâfaza edemedik, bu belâya düştük. Şahsımdan binler def'a daha ehemmiyetli olan Risale‑i Nur’dan bahis ve işâretin yok mu?” dedim.
Dedi: “yalnız işâret değil, belki Celcelûtiyemde tasrîh ediyorum.”
Ben bu cevaptan sonra, kasâid‑i Aleviyeden en meşhûr ve en ziyâde esrârlı olan Celcelûtiye Kasidesi’nde bu fıkrayı gördüm:
تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً ❋ تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا تَنَوَّرَتْ
Dikkat ettim, sarâhat derecesinde Risale‑i Nur’a bakar. Ezcümle: Sirâcün-Nur bir tek fark ile tam ve aynen Risale-i Nur’dur. Çünkü Sirâcün-Nurda ا, ل, ج ile beraber otuz dört eder. Risalede ل ve ه otuz beş eder ki, bir tek fark var. O tek fark eliftir, o da bine işâret eder.
Hem birinci fıkra cifir ve ebced hesabıyla (şedde sayılmaz) bin üç yüz elli iki (1352) veya elli (1350) eder ki; bu tarih, Risale‑i Nur’un gizlenmesine ve gizli parlamasına ve iştiâline tam tevâfuk eder. Eğer بَيَانَةً kelimesi sayılmazsa o vakit سِرًّا kelimesinin âhirindeki tenvin nun sayılır, bin üç yüz otuz üç (1333) veya otuz beş (1335) olur ki; bu tarih, Risale‑i Nur’un mebde'-i intişarıdır.
İkinci fıkra olan (تُقَادُ سِرَاجُ السُّرْجِ سِرًّا)(سِرَاجُ السُّرْجِ) yine on farkla Risale‑i Nur’a ve farksız Risale-i Nur’u tevâfuk etmekle beraber, tamamen fıkra cifir ve ebced hesabıyla (şedde sayılmaz) bin iki yüz doksan üç (1293) eder ki; Risale-i Nur müellifinin tarih-i velâdetidir. Ve سِرًّا’daki tenvin nun olsa bin üç yüz kırk üç (1343) olur ki; Risale‑i Nur’dan Onuncu Söz’ün intişarı ile parlaması zamanıdır. Eğer اَلسُّرْجِ’deki şeddeli س iki س sayılsa ve tenvin nun sayılmazsa bin üç yüz elli üç (1353) eder ki; bu tarih, Risale‑i Nur’un bir musîbet neticesinde muvakkat gizlenmesine ve gizli perde altında parlamasına ve tenvirine tam tevâfuk eder.
Acaba Hazret‑i Ali (ra) gibi esrâr-ı hurûf ve cifir ilminde üstad-ı mutlak ve Celcelûtiye gibi cifirli, ebcedli, sırlı bir kasidesinde bu mânâ cihetiyle ve cifir itibariyle ve hakikat noktasında ve vâkıa mutâbık haysiyetiyle ve muktezâ-yı hâle muvâfık olan müteaddid ve mânidâr tevâfukât-ı acîbesi tesâdüf olabilir mi? hâşâ olamaz. Belki Hazret-i Ali Radıyallahu Anh’ın bir kerâmetidir. Ercûze’deki çok zâhir olan meşhûr kerâmetini te'yid ve onunla teeyyüd eder.
Celcelûtiye’nin Risale‑i Nur’a işâretini te'yid eden cây-i dikkat bir tevâfuk var. Şöyle ki:
Bu sırlı ve cifirli kasidenin cifrî ve hesabı rakamları her satırın altında matbu' olarak yazılmış. O rakamlar ayrı ayrıdırlar. Fakat Risale‑i Nur’dan bahis ettiği yerde o cifrî rakamlar resmen kabûl edilen milâdî tarihine tevâfuk ediyor. Ve o tarihin tarih-i kabûlünü ve Risale-i Nur’un perde altında tenvirinin tarihini gösteriyor. Bin dokuz yüz yirmi dokuzdan (1929) ta otuz dokuza (1939) ta kırk dörde (1944) kadar gösterir. Otuz iki sahifeden ibaret olan o kasidenin yalnız bir iki yerde bu zamanın milâdî tarihini gösterir. Zan ederim ki, öteki yerde dahi bu zamandan bahis ediyor. Daha tam anlamamışım.
Hem başta sûre‑i İhlâs ile işâret edilen vefk-i müselles bin üç yüz elli bir (1351) eder. Hem bu işâret-i Aleviye’ye bu da îmâ eder ki; o kasidenin nısf-ı evvelinde yetmiş fıkrada on yedi def'a nur kelimesini tekrar ediyor ve müteaddid def'a Süryânîce bedî' mânâsında olan Celcelûtiye kelimesini öyle ehemmiyetle zikreder ki; kasidenin ismî Celcelûtiye olmuştur. Risale‑i Nur Esmâ-i Hüsnâ içinde “ism-i nur”, “İsm-i Hakîm” ve “İsm-i Bedî'”in mazharıdır. Zâhirinde, tarz-ı beyânında “İsm-i Bedî'”in cilvesi görünüyor.
Hem (تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ) fıkrasından iki satır evvel bu fıkra‑i ra'nâ, belki en ehemmiyetli ve en parlak fıkra olan (اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا وَبَهْجَةً ❋ مَدَى الدَّهْرِ وَالْاَيَّامِ يَا نُورُ جَلْجَلَتْ) yani: Yâ Rab! Benim yıldızımı nur ile âhirzamana kadar bedî' bir sûrette ışıklandır, şu'lelendir.
Evet İmâm‑ı Ali Radıyallahu Anh’ın şu duâsı, bu zamanda Risale-i Nur ile kabûl olduğunu ve Risale-i Nur’u irâde ettiğini şu bedî', acîb tevâfukât isbât eder. Şöyle ki:
(اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا) tam tamına aynen cifir ve ebced hesabıyla Risale‑i Nur oluyor. Çünkü nur kelimesi her ikisinde de var. (اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ) iki yüz doksan altı (296) eder. Risale‑i Nurdaki “risale” kelimesi dahi aynen iki yüz doksan altı (296)’dır. Demek İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh bütün ulûmunun hazinesi olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın bir şu'le-i i'câzı olan Risale-i Nur’u Cenâb-ı Hak’tan âhir zamanda Kur'ân’a çelik bir sûr ve parlak bir yıldız olarak istemiş. ve duâsı kabûl olmuş.
Daha Celcelûtiye’de bu zamana ve Risale‑i Nur’a îmâ eden müteaddid emâreler var. Hattâ hayretimi mûcib bir rüya: Eskişehir Hapsi’nde istintakımdan bir gece evvel görüyorum ki: Celcelûtiye’nin Süryânî şu fıkrası (بِهَالٍ اَهِيلٍ شَلْعٍ شَلْعُوبٍ شَالِعٍ ❋ طَهِىٍّ طَهُوبٍ طَيْطَهُوبٍ طَيَطَّهَتْ) imdâdıma yetişmiş, beni sıkıntıdan kurtarmış. Ben birkaç def'a tekrar edip okuyorum. Uyandım. Yattım, onunla meşgulüm. Sabahleyin fevkalme'mûl istintaka çağrıldım, hem fevkalâde cevab verdim. Müdafaâtımın en mühim ve memurları hayrette bırakan parçası tekellüfsüz tezâhür etti. Fakat o parçayı ben kaleme alamadım. Onlar yazdılar. Her ne ise… bundan bu Celcelûtiye bize bakar. Bir hatıra geldi, baktım ki; o Süryânî fıkranın tam arkasında bir satır evvel, Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (ra) Risale-i Nur’u tasrîh etmişim diye başta yazdığım (تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا بَيَانَةً) ve iki satır evvel (اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا) mânidâr, müjdeli kerâmetkâr fıkraları bulunuyor. Anladım ki, gecedeki meşguliyet kısmen bunun için imiş.
Elhâsıl:
Celcelûtiye bu işârâtıyla Kaside‑i Ercûziyedeki zâhir kerâmât-ı Aleviye’yi hem te'yid eder, hem onunla teeyyüd edip işâretten sarâhat derecesine takarrüb ediyor.
Cây‑i dikkattir ki: Ben üveysî bir tarzda bir kısım ilm-i hakikati, Hüccetü'l-İslâm olan İmâm-ı Gazâlî’den (ks) almıştım. Şimdi anlıyorum ki; İmâm-ı Gazâlî (ks) aynı dersi üveysî bir tarzda İmâm-ı Ali’den (ra) almıştır. Demek Hazret-i İmâm-ı Ali Radıyallahu Anh’ın mühim bir şâkirdi olan İmâm-ı Gazâlî’nin (ks) başı üstünde bu bîçâre talebesine şefkatkârâne, tesellîdârâne, en sıkıntılı bir zamanda bakması acîb değil, belki lâzımdır. Ve öyle olmak gerektir.
Risale‑i Nur’a üç fıkrasında kuvvetli işâret eden Hazret-i Ali’nin (ra) kaside-i Celcelûtiye’sinde hiç bir cihetle tesâdüfe haml edilmez tevâfuklu bir kerâmetini beyân etmeğe mecbur oldum.
Şöyle ki: Üç aydan beri her gün o kasideyi okuyorum. Yalnız sekiz sahifeyi, hall edemediğim bir vefka dair olduğu cihetle okumuyordum. Fakat âhirinde (وَصَلِّ اِلٰهِى)’den başlayan âhirki iki sahifeyi ötekilerle beraber okurdum. Yetmiş def'a kat'î, belki tahminime göre yüze yakın def'alarda her def'a istisnasız, ne vakit elime alıp baştan okuduktan sonra âhirini açarken, (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ) ile başlayan sahife açılıyordu. Ben hayret ediyordum. Onu okumayarak iki sahife sonra (وَصَلِّ اِلٰهِى) ile başlayan iki sahife âhirini okuduklarıma zam ederdim. Her ne vakit baştan okuduğum ve terk ettiğim sekiz sahifeye gelirken, kitabın bâkî kalan yüze yakın sahifeleri içinde açtıkça yine (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ) sahifesi açılıyordu. Hayret içinde hayret ediyordum. Elli defadan sonra dedim: “acaba bu sahife neden açılıyor? onu da okusam ne olur?” baktım ki, kaside‑i Celcelûtiye’yi okuduğum maksadın neticesini o sahife gösteriyor. Ben de terk ettiğimden hatâ ettiğimi bildim. Ondan sonra okumağa başladım. Ondan sonra belki kırk defadan fazla el attıkça yine o sahife açılıyordu. Nihâyet arkadaşlarıma hikâye ettim. Onlar da hayret içinde hayrette kaldılar. Dedim: Bu Celcelûtiye’nin bir kerâmetidir. Sizleri değil başkalarını iknâ edecek maddî delil elimde yok. Yalnız benim müşâhedâtım var. Benim müşâhedâtım, başkasına hüccet olamaz. Ben de şimdiye kadar delilsiz da'vâları yazmak âdetim değildi. Fakat mâdem bu tevâfuk acîbdir. Elbette işârettir ki; beni yaz. İnanmayana kendini inandıracak ki, yazdırmak istiyor.
Cenâb‑ı Hakk’a yüz bin şükrediyorum ki; bana hem büyük bir tesellî, hem da'vâma büyük bir delil gösterdi. Ve tevâfukun beş-altı nev'î bize ve mesleğimize medâr-ı imtiyaz ve vesile-i teşvik olarak verilmiş. Ve her me'yûsiyet ve gevşeklik zamanımızda bir kamçı-yı teşvik ve bir kerâmet-i hizmet-i Kur'âniye’ye medâr bir tevâfuk-u latîfe imdâdımıza yetiştiği gibi, bu def'a da yetişti.
Evet kalben gayet alâkadar olduğum kardaşlarımın müfârakat zamanının pek yakın olduğu bir zamanda ve hapiste yalnız kalacağım bir ânda ve üç ayda yetmiş def'a acîb bir tarzda bana açılan bir sahifenin kerâmetini da'vâ ettiğim ve delilsiz kaldığım bir hengâmda, Hazret‑i Ali’nin (ra) Celcelûtiye Kasidesinin yetmiş def'a bilâ-istisna bana açılan (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ )’dan başlayan üç dört satırda üç dört kuvvetli emâre ve delil vardır ki; (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ) hitâb‑ı umumiyesinde bize hususî bakıyor.
Birinci Emâre
(فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ) fıkrası hem makam, hem mânâ, hem cifir ve ebced hesabıyla bu nidâ‑i umumî-i Alevîde hususî bir tarzda bu zamana ve Risale-i Nur’a ve Risale-i Nur’un müellifine bakıyor. Çünkü (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ) cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz elli üç (1353) senesi zamanını tam gösterdiği ve o zamanda da Risale‑i Nur ve şâkirdlerinin en korkulu bir zamanıdır ki; altı satırda yedi def'a (لَا تَخْشَ) kelimelerini tekrar ediyor. (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ) fıkrasındaki (حَامِلَ الْاِسْمِ) Molla Said (ra) (فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ) (Molla Kürd) ve (Molla Said‑i Bedî') yalnız üç fark ile tevâfuk sırrıyla gösteriyor. Ve bu isim sâhibi, bu hitâbda hususî murad olduğuna işâret ediyor. Ve mânâsıyla da “ey bin üç yüz elli üç (1353) Senesinin tarihinde bu İsm-i A'zam’ın hâmili, yani İsm-i A'zamı kendine muhâfız ittihàz eden şahıs” demekle o umumî hitâbda böyle hususî bize bakıyor.
Çünkü Lillâhi'l‑Hamd bin üç yüz elli üç (1353) tarihinde her yirmi dört saatte yüz yetmiş bir def'a اَلْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ olan İsm‑i A'zamı okuyordum. Ve kendimi onunla muhâfazaya çalışıyordum. Evet Kaside-i Ercûziyesinde Sekîne tâbir ettiği İsm-i A'zam ve Celcelûtiye’sinde Süryânî ve Arabî olarak yine müteaddid tarzda اَلْاِسْمُ الْمُعَظَّمُ قَدْرُهُ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ gibi tâbirlerle beyân ettiği esmâ‑i sitte-i meşhûre ki; İsm-i A'zam’dır. Gösterdiği bin üç yüz elli üç (1353) tarihinde yüz yetmiş bir def'a esmâ‑i sittesi Risale-i Nur müellifinin dâimî virdidir. Ve o yüz yetmiş bir def'a okuduğum esmâ-i sitte ile beraber yetmiş bir âyeti yirmi dört saatte on dokuz def'a okuyarak yekûnu bin üç yüz elli üç (1353), hem bir cihette bin üç yüz kırk bir (1341) eder ki; bu İsm-i A'zam’a bin üç yüz kırktan (1340) beri devam ettiğimin tarihine tevâfuk ediyor. Hem bir defasında on dokuz âyet İsm-i A'zam’la beraber on dokuz def'a dâimî okunur. Ve o âyetlerin tekrârâtının hurûfâtının adedi altı bin altı yüz altmış altı (6666) âyât-ı Kur'âniye’ye tevâfuk ediyor. Sûre-i İhlâsın üç ve Fâtiha-i Şerîfe’nin tekerrür-ü nüzûlü için iki olsa, yine tam tamına tevâfuk ediyor.
İkinci Emâre
فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى satırından sonra فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ fıkrası pek zâhir ve kat'î bir sûrette harb‑i umumî’yi gösterdiği gibi, harb-i umumî’de gayet tehlikeli bir sûrette harbe iştirâk eden bu fakirin en korkunç zamanına bakar ve tesellî eder ve “korkma!” Der. Ve bu umumî hitâbda hususî Risale-i Nur’un başlangıcı olan İşârâtü'l-İ'câz’ın mebde'-i te'lifi ile ve âlem-i İslâm’ın en müdhiş ve korkulu musîbet zamanını mânâsıyla gösterdiği gibi, cifir ve ebced hesabıyla da gösterir. Mânâ ile cifir hesabı ittifak ettiği yerde, îmâ kuvvetlenip işâret derecesine çıkar. Çünkü وَلَا تَخْشَ hicrî bin üç yüz otuz yedi (1337), rûmî iki küsûr fark eder. O hâlde bin üç yüz otuz dörde (1334) iniyor ki, o tarihte yalnız tek başımla Rusya’nın şimâlinde en korkulu bir vaziyette esâretten firar ettiğimin zamanıdır. فَقَاتِلْ وَلَا تَخْشَ beraber olsa bin dokuz yüz kırk (1940) küsûr oluyor ki; bunda Allâhu a'lem o tarihte diğer bir harb‑i umumî çıkmasına ve iştirâkimize işâret etmekle beraber, böyle büyük yekûnlarda üç dört farkın ehemmiyeti olmadığından, hem rûmî yerine Arabî bu milâdî tarihine girse beş-altı sene fark ediyor. Yine otuz yedi tarihî evvelki hesaba tevâfuk edip, en korkulu vaziyetimizde tesellî veriyor. وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ ise pek sarîh bir sûrette harb‑i umumî’yi gösteriyor. Çünkü وَحَارِبْ وَلَا تَخَفْ mânâsı, dehşetli bir harb‑i âhirzamandan korkma demekle beraber; cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz otuz bir (1331) veyâhut bin üç yüz otuz üç (1333) ettiğinden o umumî hitâbda hususî bize baktığı sâir emârelerle göründüğü gibi, o tarihte harb-i umumî’de en müdhiş bir vaziyete giriftâr olmuştum. İşârâtü'l-İ'câz’ın müsvedde-i evvelisi düşmanın elinde parça parça olmuştu. Ben de bir defada dört mermi vücûduma isabet ederek birisinde yaralı, ayağım kırık, su ve çamur içinde otuz dört saat ölüme muntazır ve etrafımda düşman askerî muhâsara ettiği bir hengâmdır ki, en korkulu ve en me'yûsiyetli zamanıma bakıyor. Öyle ise o umum içinde hususî bize işâret ediyor denilebilir.
Üçüncü Emâre
Bu üç güz mevsimidir. Aynı zamanda medâr‑ı tesellî üç kerâmeti görüyoruz:
Birincisi:
Gavs‑ı A'zam (ra) يَا مُرِيدِى كُنْ قَادِرِىَّ الْوَقْتِ لِلّٰهِ مُخْلِصًا تَعِيشُ سَعِيدًا tâbiriyle on beş emâre‑i kaviye ile bize baktığı ve tesellî verdiği فَقُلْ وَلَا تَخَفْ emriyle korkumuzu izâle etmiş.
İkinci güzde:
Aynı mevsimde Hazret‑i Ali (ra) aynen o kudsî hafîdinin başı üstünde bize bakıp korkulu, me'yûsiyetli vaziyetimizden ve yakında başımıza gelecek musîbete karşı tahaffuz için İsm-i A'zamı ders verip وَيَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ tâbiriyle beş kuvvetli deliller ile o umumî hitâbdan bize hususî baktığını gördük.
Bu üçüncü güzde:
Bizi îkaz ettiği musîbet başımıza geldiği ve hapse düştüğümüz ve bütün rûhumla ünsiyet ettiğim arkadaşlarımın müfârakat zamanında yine فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِي جَلَّ قَدْرُهُ diye kerâmetkârâne bize tesellî ve korkumuzu izâle eder bir tarzda beyânâtı görüldü.
Latîf tevâfuktandır ki: Üç güz mevsiminde aynı zamanda sekizinci ve On Sekizinci ve Yirmi Sekizinci Lem'a’lar bu üç kerâmât‑ı azîmeye dair olduğundan ihtiyarımız olmadan onar fâsıla ile sekiz, on sekiz, yirmi sekize tevâfuk ediyor.
Bu altı satırda yedi def'a Hazret‑i İmâm-ı Ali’nin (ra) لَا تَخْشَ diyerek bin üç yüz otuz yediden (1337) sonraki seneler korkulu seneler olduğundan en ziyâde Kur'ân hesabına perîşaniyet ve havfa düşmüş olanlara tesellî ve teşci' etmesi, bu umumî hitâbda her bir seneye bir لَا تَخْشَ kelimesiyle bakıp kırk ikiye ve daha sonrasına kadar Risale‑i Nur’un mebde'-i intişarı ve te'lifi ve bu fakir, arkadaşlarımla beraber zamanın en dehşetli darbesine ma'rûz olduğumuzdan bu umumî hitâbda bize hususî baktığına kuvvetli bir emâredir. Eğer لَا تَخْشَ mânâsında bulunan لَا تَخَفْ , لَا تَهْرَبْ , وَخَاصِمْ مَنْ تَشَاءُ gibi dört‑beş kelime daha ilâve olsa, bizim ve Risale-i Nur’un intişarıyla beraber en korkulu bir zamanda olduğumuzdan yine sâir emârâtın işârâtıyla bu fıkralar umumî hitâb içinde hususî bir sûrette Risale-i Nur şâkirdlerine bakar ve bilhassa birbirine mukâbil meliklerin, reislerin tecâvüzünden ve tevkîfinden ve ihâtasından korkma meâlinde olanوَلَا تَخْشَ مِنْ بَأْسِ الْمُلُوكِ وَلَوْ طَغَتْ ❋ وَلَا تَخْشَ بَأْسًا لِلْمُلُوكِ وَلَوْ حَوَتْ
İki fıkrayı şimdi tam izâh edemediğim müteaddid emâreler ile hâkimler, pâdişahlar, reislerin sana karşı hücumlarından ve esâretlerinden ve yakalamalarından korkma diye olan hitâb‑ı umumiyesinde hususî bize bakıyor. Hem mânâca hem cifirce hakîki ve lâyık muhâtab olacak musîbet-zedeler içinde tam bizim gibi bu zamanda hiç bir kimse görülmüyor. Demek hususî bu iki fıkra bize bakar.
Hem فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ ilâ âhir… fıkrasının altındaki fıkra olan تَوَقّٰى بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ mânâsıyla yine cifir ve ebced hesabıyla بِهِ كُلَّ الْاُمُورِ تَسَلَّمَتْ bin üç yüz elli dört (1354) Arabî tarihinde en sevdiğim kardeşlerimle hapiste ve me'yûsiyetli bir vakitte günde yüz yetmiş bir def'a اَلْاِسْمُ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ tâbir edilen İsm‑i A'zamı okuduğum bir zamanda elbette bu tesellî-i selâmet, Celcelûtiye’nin umumî müjdesinde hususî bize baktığını ehl-i insaf tereddüd etmemeli. Çünkü hakkımızdaki düşman plânından selâmete çıkmak hàrikadır ki; onu gösteriyor. Kasidenin ortasında en mühim ve en parlak yerde en mühim duâsının neticesinde üç fıkrasının her birinde sarâhate yakın Risale-i Nur’u mânâsıyla ve cifirle göstermesi, burada فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ fıkrasında dahi Risale‑i Nur şâkirdlerine tesellî ve te'minât vermekle hususî bir sûrette baktığını kuvvetli te'yid ediyor.
Bu emâreleri te'yid eden şu noktadır ki: Kaside‑i Celcelûtiye umumiyeti itibariyle Süryânî, İbranî Esmâ-i İlâhiye’yi ve suver-i Kur'âniyeyi şefâatçi yapıp hususî münâcât olduğu hâlde, başta
بَدَأْتُ بِبِسْمِ اللّٰهِ رُوحِى بِهِ اهْتَدَتْ اِلٰى كَشْفِ اَسْرَارٍ بِبَاطِنِهِ انْطَوَتْ fıkrasıyla gösteriyor ki: Bazı esrâr‑ı gaybiye’nin keşfinden bahis edecek. Yalnız bir iki yerde hususî münâcât ve duâdan istikbâle bakar tarzı var ki;
Birisi اَقِدْ كَوْكَبِى بِالْاِسْمِ نُورًا’dan başlıyor. O üç satırda üç def'a kuvvetli işâretle mânâ ve cifirle Risale‑i Nur’u gösteriyor.
İkinci yer ise فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ ile başlayan üç satırında üç kuvvetli işâretle Risale‑i Nur şâkirdlerine bakıyor.
Yetmiş def'a yüz ihtimal içinde bir sahifenin açılması tesâdüf olmadığı gibi; bu tarzdaki îmâlar, emâreler, işâretler elbette tesâdüfî olamaz. Belki bir kerâmet‑i gaybiyedir, Kur'ân-ı Hakîm’in hizmetkârlarına bir ikramıdır.
Hâfız Tevfik’in Fıkrasının Tetimmesi
Re'fet, Husrev, Rüşdü’ye hediyedir.
فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ
İlâ âhir… bu beş‑altı satırda yedi fıkrasıyla yedi cihetle de Risale-i Nur müellifine işâret ettiği gibi; diğer üç fıkra da gerçi öteki fıkralar gibi kavî bir işâret değil, fakat bir hafî îmâdan hàlî değildir. Mâdem bütün fıkralar işâret ediyorlar, bu üç fıkra dahi onlar gibi işâret etmek gerektir. Ezcümle:
اَقْبِلْ وَلَا تَهْرَبْfıkrası belki altı satırdaki on üç fıkrada, istikbâlde gelen ve müdhiş korkulara düşen birisine hitâb ediyor ki, “karşıla‥ kaçma‥” deyip teşci' ediyorlar. Sâir fıkraların delâletiyle bu umumî hitâbda hususî bir muhâtab Said Nursî’dir. O hâlde يا سعيد النورسى zammıyla bin üç yüz yirmi beş (1325) eder. Çünkü şeddeli nun iki nun ve النورسى’deki şeddeli (yâ) iki (yâ)’dır. İşte o tarihte Otuzbir Mart hâdisesi münâsebetiyle İstanbul’dan kaçarak, muvakkat bir zaman mücâhede‑i maneviyeyi bırakmak niyetiyle hareket ordusundan firar edip İzmite geldiği tarihe tevâfuk ediyor.وَلَا عَقْرَبٌ تَرٰىfıkrasında dahi muhâtab‑ı hususî o “Nursî” olduğundan “yâ Nursî” izhâr edilerek ilâve edilse, bin üç yüz kırk bir (1341) eder. İşte o tarihte ben Barla’da menfî olarak insan sûretindeki akreplerin tâcizleri altında azâb çekerken, harâb ve hususî küçük mescidimde otururken, seccademin altında yeri bulunan ve emsâlini görmediğim büyük bir akrep çıktı. Bir zât onu öldürdü. Daha ondan sonra on senedir dağlarda, akrebli yerlerde kaldığım hâlde hiç bir akrebi görmedim. Bu fıkranın tam mânâsına mazhar oldum. Eğer يا نورسى’deki ى şeddeli olsa o vakit bin üç yüz elli bir (1351) eder ki, o tarihte insan akreplerinin o “Nursî”nin mahvına ve i'dâmına çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları zamanına tam tevâfuk eder.
وَلَا اَسَدٌ يَأْتِى اِلَيْكَ بِهَمْهَمَتْfıkrasının muhâtabı müteaddid emârelerle “yâ Kürdî”dir. Çünkü Hazret‑i İmâm-ı Ali (ra) Kaside-i Ercûziyesinde يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ fıkrasında lafzan ve ma'nen Kürdî nâmını veriyor. O hâlde “yâ Kürdî”deki “yâ” şeddesiz olsa o vakit bin üç yüz yirmi bir (1321) eder. O tarihte o “Kürdî”, Bâşit nâmındaki meşhûr dağın başında bir taş üstünde akşam namazını kıldıktan sonra yalnız olarak otururken, o dağın esedi ve arslanı hükmünde olan bir canavar kurt yanına geldi. Bir arkadaş gibi ona ilişmedi. Eğer “yâ Kürdî”deki “yâ” şeddeli olsa o vakit bin üç yüz otuz bir (1331) eder ki, o tarihte Ermeni, Rus komitesinin canavarları her tarafta o Kürdî’yi sardıkları ve katline çalıştıkları ve fakat muvaffak olamadıkları tarihe tam tamına tevâfuk eder.
İşte bin üç yüz otuz bir (1331) tarihine ve o dehşetli harb‑i umumî’nin şiddetli zamanına ve Said-i Kürdî’nin en musîbetli ve en korkulu zamanına Hazret-i İmâm-ı Ali (ra) bu altı satırda altı def'a لَا تَخْشَ‥ لَا تَخْشَ‥ لَا تَخْشَ‥ diye mükerreren o tarihe işâret etmek, elbette hiç bir cihetle tesâdüf olmaz. Ve ilm‑i esrâr ve cifirde allâme-i ümmet olan Hazret-i Ali (ra) sırlı ve kerâmetli olan meşhûr kaside-i Celcelûtiye’sinde istikbâle bakan altı satırda altı def'a mükerreren aynı tarihe ve aynı korkulu vaktine لَا تَخْشَ kelimesinde cifir hesabıyla ve mânâsıyla göstermesi şeksiz, şüphesiz bir kerâmet‑i gaybiyesidir. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan almış, ümmete ders vermiş.
Evet لَا تَخْشَ cifir ve ebced hesabıyla bin üç yüz otuz bir (1331) eder. Çünkü لَا تَخْشَ’deki خ altı yüz, ت dört yüz, ش üç yüz, لا otuz bir eder. Mecmûu bin üç yüz otuz bir (1331) eder.
لَا تَخْشَ مِنْ سَيْفٍ وَلَا طَعْنِ خَنْچَرٍfıkrasındaki مِنْ سَيْفٍ وَلَا طَعْنِ خَنْچَرٍ cümlesi سَيْفٍ âhirindeki tenvin nun sayılmak şartıyla bin üç yüz dokuz (1309) eder. İşte o tarih ise لَا تَخْشَ hitâbına mazhar olan Risale‑i Nur müellifinin âdet-i mahallîye ve silâh-ı millî olan seyf ve hançerin hücumuna hedef kaldığı ve seyf ve hançeri beraberinde taşımağa mecbur olduğu ve kıskançlık sebebiyle Siirt’te âlemler ve talebelerin büyük bir münâzaa ve kavgalarına ma'rûz bulunduğu hengâma tam tamına tevâfuk eder. Bu tevâfuk ise sâir fıkraların ittifakıyla kuvvetleniyor, îmâdan işâret belki delâlet derecesine çıkıyor.
وَلَا تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَلَا شَرٌّ اَسْهَمَتْfıkrasındaki وَلَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ cümlesinde şeddeli ر iki ر ve üstündeki tenvin ن sayılmak şartıyla bin iki yüz doksan üç (1293) eder. İşte bu tarih Rus’un âlem‑i İslâm’ın felâketine sebeb olan doksan üç dehşetli harbin zamanına ve Risale-i Nur müellifinin tarih-i velâdetine tam tamına tevâfuku, şüphesiz kasdı bir işâret-i gaybiyedir.
Eğer şeddeli ر bir sayılsa ve tenvin sayılmazsa o vakit وَلَا تَخْشَ مِنْ رُمْحٍ وَلَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ satırındaki رُمْحٍ وَلَا شَرٌّ اَسْهَمَتْ fıkrası bin iki yüz doksan bir (1291) eder. Yalnız iki fark ile aynı tarihî gösterir.
Bu fıkranın cifrî işâretine mânâsı kuvvet verdiği gibi, sûret‑i mânâ dahi letâfetlendiriyor. Çünkü رُمْحٍ وَلَا رمح mızrak ve سهم oktur. Mızrak ve oku harpte isti'mâl eden, Arab ile eski zaman bedevî adamlarıdır. Doksan üç harbî ise asr‑ı bedeviyete yakın olmakla beraber, mıntıka-i hârre ehli olan mızraklı ve oklu Arablar o dehşetli harpte memâlik-i bâridede, kışta çarpıştıkları hâlde devlet-i İslâmiye’nin mağlûbiyetiyle neticelenmesi ve o harpte Arabın acınacak vaziyetlerini seyyid-i Arab olan Hazret-i İmâm-ı Ali (ra) görmüş gibi ifâde ediyor. Evet Üstad-ı Kudsîsi ona göstermiş, o da görmüş ve kahramanlık damarına dokunmuş. Şiddetle “korkma” diye teşci' etmiş.
Kerâmet‑i Aleviye’nin Neticesi
Mâdem Hazret‑i Ali (ra) اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِىٌّ بَابُهَا hadîsine mazhardır.
Hem mâdem şah‑ı velâyet ünvânını alarak hàrika kerâmetleri göstermiştir.
Hem mâdem âhir zamanda gelen hâdiselere karşı, Kur'ân ve Âl‑i Beyt cihetinde herkesten ziyâde alâkadardır.
Hem mâdem esrârlı kaside‑i Ercûze’de ve meşhûr kaside-i Celcelûtiye’sinde vâkıât-ı istikbâliyeden haber veriyor. Ve esrâr-ı gaybiye’yi benden sorunuz diye iddia ederek kısmen da'vâsını ihbarât-ı sâdıka-i gaybiye ile isbât etmiştir.
Hem mâdem o iki kasidesinde takib ettiği en mühim esâs ve en büyük ders İsm‑i A'zam’dır. Ve İsm-i A'zam ile meşgul olanlar ile konuşur, tesellî ve teşci' eder.
Hem mâdem o kasideler istikbâle baktıkları vakit; çok emâreler ve işâretler ile, hem mânâlar ile, hem cifrî hesabıyla şu zamanımızı ve şu zamandaki hâdisât‑ı acîbeye parmak basıyor ve aynı hâdiseyi mükerreren işâretle gösteriyor.
Hem mâdem Risale‑i Nur bu zamanda îmân ve Kur'ân hizmetinde Hazret-i Ali’nin (ra) nazarına çarpacak en ehemmiyetli bir hâdisedir. Ve Hazret-i Ali (ra) te'sisinde hàrika ilmiyle ve hàrikulâde şecâatiyle cihan-pesendâne hizmet ettiği ve üstünde titrediği hakàik-ı îmâniye ve Kur'âniye hàrika bir tarzda kat'î bürhânlarıyla isbât eden Risale-i Nur o kudsî hakikatleri güneş gibi göstermiştir.
Hem mâdem Hazret‑i Ali’nin (ra) kudsî üstadından (asm) aldığı ve bu ümmete verdiği en mühim ders, bu iki kaside-i gaybiyesinin mevzû ve esâsı ve rûhî olan Sekîneyi ve İsm-i A'zamı bu zamanda herkesten ziyâde kendine vird eden ve on üç seneden beri İsm-i A'zam’la beraber bin bir esmâ-i İlâhiye içinde bulunan cevşenü'l-kebîr’i ile ve o esmâ ile ulûm-u Kur'âniyenin hazinesini açan yüz yirmi risaleyi o esmânın feyzi ile Kur'âna tefsir yapan ve yirmi dört saatte yüz yetmiş bir def'a Sekîne ve İsm-i A'zam denilen esmâ-i sitte-i meşhûreyi bin üç yüz mükerrer âyâtla okuyan ve Âl-i Beyt’in manevî gayet mühim bir mirası ve bir mâden-i feyzi olan cevşenü'l-kebîr’i kendine üstad eden ve bidâyette her günde bir def'a ve bazen iki üç def'a tamamını okuyan ve talebelerine tavsiye eden adam, Risale-i Nur müellifidir.
Hem mâdem iki kasidenin sarâhate yakın altı yerinde ondan haber veriyor. Hattâ yalnız فَيَا حَامِلَ الْاِسْمِ الَّذِى جَلَّ قَدْرُهُ makamında dahi altı satırda altı def'a لَا تَخْشَ ile bu zamanın en müdhiş hâdisesi olan birinci harb‑i umumî’yi gösterip o harpte ilimce ve şerîatça ve şahısça korkulara düşen bir şâkirdini teşci' eden bu altı satır bilâ-istisna on üç cümlesiyle on üç def'a aynı şâkirdinin başına parmak basıyor. Ve on üç seneden beri İsm-i A'zam’a devam eden o şâkirdin tarih-i hayatının on üç vâkıât-ı mühimmesine on üç sûrette işâret ve umum işâretler birbirine kuvvet verip ittifak ettikleri adam, Risale-i Nur müellifidir.
Elbette bu mezkûr dokuz hakikat gayet kat'î bir sûrette netice verir ki; Hazret‑i Ali (ra) Ercûze ve Celcelûtiyesinde Risale-i Nur’u alkışlıyor, haber veriyor ve müellifi ile konuşuyor, tesellî ediyor.
اَلْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ ❋ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى مَنْ قَالَ: اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِىٌّ بَابُهَا وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ اٰمِينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ