Birinci Kerâmet‑i Aleviye
Cây‑i dikkat Şu acîb lem'anın ehemmiyeti üç noktadan geliyor:
Birincisi ve en mühimmi: Gizli kalmış, gaybı, mühim bir mu'cize‑i Ahmediye’yi (asm) beyân eder ki; cevâmiü'l‑kelim nev'inden iki cümleden ibaret bir hadîs-i şerîf iki sahife kadar hakàik-ı tarihiyeyi ve iki devlet-i azîme-i İslâmiye’nin hâtimelerini ifâde ediyor.
İkincisi: Kerâmât‑ı evliyâ hak olduğuna kat'î bir bürhân gösteren Hazret-i Ali Radıyallahu Anh’ın lâtin hurûfunun kabûlünü tam tarihiyle ve tarz-ı tatbikini iki kelime ile göstermesidir.
Üçüncüsü: Risale‑i Nur şâkirdlerine ve nâşirlerine karşı Hazret-i Ali Radıyallahu Anh’ın irşadkârâne ve teveccühkârâne bakması ve işâret etmesidir.
On Sekizinci Lem'a
﷽
Hazret‑i Gavs-ı A'zam Şeyh-i Geylânî’nin (ra) sarâhat derecesindeki kerâmet-i gaybiyesini te'yid ve takviye eden Hazret-i Esedullâhü'l-Gâlib Ali İbn-i Ebî Tâlib Radıyallahu Anhu ve Kerremallâhu Vechehu, kaside-i Ercûze-i meşhûresinde aynen ihbarât-ı gavsiyeyi tasdik edip işâret ediyor.
Mecmuatü'l‑Ahzâb’ın (582)inci sahifesinden (597)inci sahifesine kadar o Ercûzedir. O Ercûze’nin mevzu'u ve içindeki maksad-ı aslî; İsm-i A'zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyân etmek, hem o münâsebetle istikbâldeki bir kısım umûr-u gaybiyeye ve te'sis-i İslâmiyet’te bir kısım mücâhedâtına işâret etmektir.
Evet Hazret‑i İmâm (ra) üstadı olan Habîbullâh Aleyhissalâtü Vesselâm’dan aldığı dersin bir kısmını işârî bir sûrette zikir ediyor. Feth-i hayber’deki hem mu'cize-i Nebeviye hem kerâmet-i Aleviye olan hàrika vâkıayı bahis ettiği gibi, te'sis-i İslâmiyet’e temâs eden mühim noktaları da bahsediyor. Sonra istikbâle bakıyor.
Peygamber‑i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’dan aldığı dersle, bir kısım Arabın ona karşı isyanlarından hiddet ederek demiş:
فِى عِلْمِ تِسْعِينَ حِسَابِ الْفَارِسِى ❋ مِنْ بَعْدِ قَرْنٍ تَاسِعِ الْمَعَاصِى
سَتَظْهُرُ الْفُرْسُ عَلَى الْاَعْرَابِ ❋ تَقْتُلُهُمْ كَقَتْلَةِ الدَّوَابِ
تَكُونُ مَبْدَاُ فِتَنِ عَوَابِسِ ❋ مُظْلِمَةٌ كَظُلْمَةِ الْحَنَادِسِ
Yani: Dokuz karn sonra فرس yani, akvâm‑ı şarkıye Arab üzerine hücum edecek. Galebe edip, hayvan gibi Arabı kesecek. Öyle müdhiş fitneler, karanlıklı musîbetler ki, en karanlıklı gecelerden daha ziyâde karanlık olacak.
İşte Hazret‑i Ali’nin (ra) bir kerâmet-i bâhiresi ki; kendinden beş yüz sene sonra gelen ve Arab devlet-i Abbâsiyesini mahv eden ve hadsiz kütüb-ü İslâmiyeyi nehr-i fırata döken ve Arabı gayet zâlimâne katl eden Hülâgu vak'a-i meşhûresini haber veriyor. Çünkü meşhûr olan karn, kırk sene değil, o zaman ıstılahınca ağleb-i ömür olan altmış seneden ibarettir. Çünkü bir devir, altmış senede değişir. Bu sûretle İmâm-ı Ali’nin (ra) hicretten otuz sene sonra Kûfe’de yazdığı bu Ercüze’deki dokuz def'a altmış, otuza ilâve edilse beş yüz yetmiş (570) oluyor ki; Cengiz’in ve Hülâgu’nun hücum ve tahribât zamanıdır.
Sonra Hazret‑i Cebrâil’in Alâ Nebiyyinâ ve Aleyhissalâtü Vesselâm huzur-u Nebevî’de getirip Hazret-i Ali’ye (ra) Sekîne nâmıyla bir sahifede yazılı İsm-i A'zam, Hazret-i Ali’nin (ra) kucağına düşmüş. Hazret-i Ali (ra) diyor: Ben Cebrâil’in şahsını yalnız alâimü's-semâ sûretinde gördüm, sesini işittim, sahifeyi aldım, bu isimleri içinde buldum; diyerek bu İsm-i A'zam’dan bahis ile, bazı hâdisâtı zikirden sonra tahdîs-i ni'met sûretinde diyor ki:فَكُلُّ مَعْنًا مِنْ عُلُومٍ فَاخِرَةٍ ❋ مِنْ مَبْدَاِ الدُّنْيَا لِيَوْمِ الْاٰخِرَةِقَدْ صَارَ كَشْفًا عِنْدَنَا عَيَانًا ❋ فَكُلُّ ذِى شَكٍّ غَدَا مُهَانًا
Yani: Evvel‑i dünyadan kıyâmete kadar ulûm, esrâr-ı mühimme bize şühûd derecesinde inkişaf etmiş. Kim ne isterse sorsun! Sözümüze şübhe edenler zelîl olur.
Sonra yine İsm‑i A'zam içinde bulunan o altı Esmâ-i Hüsnâ’dan bahis edip, birden bire aynen Gavs-ı Geylânî’nin ihbar-ı gaybîsi gibi, Hülâgu asrından bu asrımıza bakıyor. İkinci bir kerâmet-i gaybiye’yi izhâr ediyor ve diyor ki:اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطِيرًا ❋ بِتَّ بِهَا الْاَم۪يرُ وَالْفَق۪يرَا
Yani: On dördüncü asr‑ı Muhammedî’de (asm) bin üç yüz kırk dokuz (1349) ve rûmîce bin üç yüz kırk yedide (1347) Arabî hurûfunu terk edip, ecnebî ve acemî hurûfuna İslâm içinde başlanacak. Hem umum, hem fakir ve zengin, emîr ve işçi, çoluk ve çocuk gece dersleriyle o hurûfu cebren öğrenecekler. Çünkü bir nüshada بَاتَ’dir. بَاتَ ise gece çalışmasıdır. بِتَّ ise kat'î ve cebri ifâde ediyor. اَحْرُفُ عُجْمٍ fıkrasındaki عُجْمٍ ise o zamanın ıstılahınca Arabın gayrı lâtince ve frengî hurûf demektir.
Sonra diyor:فَمَنْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يُعِينَهُ اَتْحَفَهُ بِهٰذِهِ السَّكِينَةِ
Yani: Kim inâyet‑i İlâhiye’ye mazhar ise, Hazret-i Cebrâil’in tâbiriyle bu Sekîne-i kudsiye olan İsm-i A'zamı Cenâb-ı Hak ona hediye eder. Onunla o zamanın şer ve fitnelerinden kurtarır.
Bu sözden dört sahife evvel ona demiş:فَكُلُّ مَنْ لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ ❋ كَانَ لَهُ فِى الْجِيدِ كَالْقِلَادَةِ
Yani: Kim saâdete mazhar ise; saîd ise şakì değilse, o İsm‑i A'zam onun boynunda mübârek bir gerdânlık hükmünde bir nüsha olur. Sonra diyor:ثُمَّ اعْلَمُوا مَعَاشِرَ الْاِخْوَانِ ❋ اَنَّ غُوَاتَ اٰخِرِ الزَّمَانِهُمْ عُلَمَاءُ ذَوَّقُوا اَفْوَاهَهُمْ ❋ ثُمَّ انْثَنُوْا وَاتَّبَعُوا اَهْوَائَهُمْ
Yani: O bid'alar ve acemî ve ecnebî hurûfun intişarı zamanı olan o âhirzamanın fenâ adamları, bir kısım ulemâü's‑sû'dur ki; hırs sebebiyle batınlarını haramla doldurmak için, bid'alara yardım ve fetvâ verenlerdir.
Sonra bir kısım ulemâü's‑sû'u tokatlamak içinde, birisiyle konuşuyor. Der:فَاسْئَلْ لِمَوْلَاكَ الْعَظِيمِ الشَّانِ ❋ يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِبِاَنْ يَقِيكَ شَرَّ تِلْكَ الْفِتْنَةِ ❋ وَشَرَّ كُلِّ كُرْبَةٍ وَمِحْنَةٍ
Yani: Ya o zamana yetişen ve âlemlerden olan insan! Cenâb‑ı Haktan o fitnenin şerrinden muhâfaza için sana ders verdiğim İsm-i A'zam ile duâ et!
فَاِنَّمَا نَحْنُ عَلَى التَّحْقِيقِ ❋ غَوْثٌ لِكُلِّ كُرْبَةٍ وَضِيقٍ
Yani: Biz Âl‑i Beyt’ten her kürbet ve şiddet zamanında birer gavs çıkıp imdâd ediyoruz.
Esedullâhü'l‑Gâlib Hazret-i Ali İbn-i Ebî Tâlib Kerremallâhu Vechehu, ihbarât-ı gaybiyeye ait şu kasidesinin bir kısmında Risale-i Nur şâkirdlerine, bilhassa baktığına müteaddid emâreler var. O da Gavs-ı Geylânî gibi, Risale-i Nur’un makbûliyetini imza ediyor ve alkışlıyor.
Birinci Emâre
Lâtin hurûfunun İslâmlar içinde cebren kabûl ettirildiğini teessüfle bahis edip ve ulemâü's‑sû'u tokatladığı yerde, birden bire birisiyle irşadkârâne konuşuyor. Ve diyor ki:
يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ
Sana verdiğim ders ile hıfz duâsını et!
İşte bu مُدْرِك aynen Hazret‑i Gavs’ın kaside-i meşhûresinde مريدى dediği adamın aynıdır. Çünkü ikisi de aynı fitneden bahis edip, umum içinde hususî bir adama iltifat gösteriyorlar. Kaside‑i Gavsiye’de مريدى ilm‑i cifir ve on yedi emâre ile “Molla Said” hem “el-Kürdî” olduğu tahakkuk etmiş.
Risale‑i Nur’un bir vâsıta-i neşri olan Üstadımızın hem ismî, hem lakabı (mürîdi) lafzında olduğu gibi, aynen Hazret-i Ali’nin (ra) يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ ilm‑i cifirle ve hesab-ı ebcedle aynen hem “Molla Said”, hem “el-Kürdî” oluyor. Her birisi iki yüz altmış beş ediyor. (Müdriken) üstündeki tenvin vakıfta elife inkılâb ettiği için (elfün) oluyor. (Müdriken) lafzı mimsiz yukarıdan okunmasıyla Kürd olduğu gibi, (ez-zaman) lafzı da Bediüzzaman’ın bir parçasını okumakla bu emâreyi letâfetlendiriyor. Demek o zamana yetişenlerin arasında ve Hazret-i Ali’nin (ra) hitâbına mazhar çok efrâd içinde, Risale-i Nur nâşirine hususî bir iltifatı var.
İkinci Emâre
Hazret‑i Ali (ra) hırs ve tama' yolunda bid'alara tâbi olan bir kısım ulemâü's-sû'u tokatladığı vakit, ulemâ içinde birisiyle merhametkârâne konuşmağa başladı. Üstadımızı bilenlere ma'lûmdur ki: Ankara rüesâsı İstanbul’da onun İngilizlere karşı mücâhedâtını takdir ederek onu istediler. Ankara’ya gitti. Van’da Medresetü'z-Zehrâ nâmında kendi dâru'l-fünûnuna yüz elli bin banknot iki yüz meb'ûstan yüz altmış üçünün imzasıyla i'tâsı kararlaştırılan lâyiha-i kanuniye kabûl edilmekle beraber, Şeyh Sinûsî makamında vilâyât-ı şarkıye vâiz-i umumîliği ve hem dâru'l-hikmet’in a'zâları orada diyânet riyâsetinin a'zâları olmakla, o da içinde bulunmakla beraber meb'ûs olmak ve daha ne isterse yapılacak diye teklif ettikleri hâlde; sırf sünnet-i seniye’ye muhâlif hareket etmemek için o teklifleri kabûl etmeyip, şimdi yirmi beş sene işkenceli bir esâreti kabûl eden Üstadımıza elbette Hazret-i Ali’nin (ra) ulemâü's-sû'a hiddet ettiği zaman ona karşı hususî iltifatı olacak ve o manevî mecliste onu okşayacak. Onun için bu hâl bir emâredir ki; Hazret-i Ali (ra) Hazret-i Gavs-ı Geylânî (ra) gibi umum muhâtabları içinde bu Risale-i Nur’un bir vâsıtası olan hocamıza işâreten iltifat ediyor.
نَحْنُ عَلَى التَّحْقِيقِ غَوْثٌ لِكُلِّ كُرْبَةٍfıkrasında “gavs” lafzıyla Gavs‑ı Geylânî’nin (ra) mürîdine şefkatle bakmasına Hazret-i Ali’nin (ra) baktığını îmâ ediyor.
Üçüncü Emâre
Ulemâ bahsinin evvelki satırında diyor:
فَمَنْ اَرَادَ اللّٰهُ اَنْ يُعِينَهُ اَتْحَفَهُ بِهٰذِهِ السَّكِينَةِ
İsm‑i A'zam bahsindeفَكُلُّ مَنْ لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ ❋ كَانَ لَهُ فِى الْجِيدِ كَالْقِلَادَةِ
Yani: Kim inâyete ve saâdete mazhar ise, o âhir zaman fitnelerinden bu altı ismî verdiğim ders tarzında vird edenler mahfûz kalır. Hazret‑i Ali (ra) hurûf-u ecnebiyeyi İslâmlar içinde cebren kabûl ettirmek hâdisesi ile ulemâü's-sû'un bid'alara yardımlarından teessüfle bahis edip, o iki hâdise ortasında irşadkârâne bazılarından bahis ediyor ki; o Sekîne olan İsm-i A'zam’la ecnebî hurûfuna karşı mukàbele ediyor ve hem ulemâü's-sû'a muhâlefet ediyor.
İşte bu zamanda o adamlar Risale‑i Nur şâkirdleri ve nâşirleri oldukları şüphesizdir. Çünkü onlardır ki; hatt-ı Kur'ân’ı muhâfaza ediyorlar ve bid'akâr bir kısım ulemâlara karşı da mukâvemet ediyorlar.
Evet biz Hocamızdan anlamışız ki: On üç sene evvel Hazret‑i Ali’nin (ra) bu kasidesinin sırrını bilmeden yedi sene evvel bu altı ismî İmâm-ı Gazâlî’den ders alarak ve kendine dâima vird ederek, bütün evrâdları tebeddül ve tahavvül ettiği hâlde, bu Sekîne tâbir edilen altı isme Hazret-i Ali’nin (ra) verdiği ders tarzında mütemâdiyen terk etmeden devam etmiş. Bu tarzda devam edenleri işitmemişiz.
Hem hilâf‑ı âdet bir tarzda yirmi sene zarfında yirmi fitne-i azîmeye düştüğü gibi ve te'sirli bir sûrette hayat-ı ictimâiye-i İslâmiyeye karıştığı hâlde hàrika bir mahfûziyet altında olduğunu gözümüzle gördüğümüzden, Hazret-i Ali’nin (ra) âhirzamandaki hitâb ettiği dostları içinde bilhassa ona rû-yi iltifatı olduğunu hissediyoruz.
Hem لَاحَتْ لَهُ السَّعَادَةُ lafzıyla yani saîd olmak ve ilmen bahsine muttasıl birisine inâyete mazhar olduğunu ve يَا مُدْرِكًا لِذٰلِكَ الزَّمَانِ fıkrası hesab‑ı ebcedle on üçüncü asrı gösterip, o asırda dünyaya gelen ulemâdan Said (ra) isminde birisine latîfâne bir îmâ, bu emâreyi zînetlendiriyor.
Dördüncü Emâre
Hazret‑i Gavs-ı Geylânî fitne-i âhirzamanda sünnet-i seniye’yi ve esrâr-ı Kur'âniye’yi muhâfazaya ve neşire çalışan bir mürîdine on beş emâre ile iltifat eder ve onunla konuşursa, elbette İslâmiyetin te'sisinde “Esedullâh” ünvânını alan ve ulûm-u esrâriyede اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِىٌّ بَابُهَا hadîsine mazhar bulunan ve kerâmât‑ı hàrika ile iştihâr eden ve Vehhâbîlerin ecdâdı olan Haricîleri kılınçtan geçiren ve Gavs-ı A'zam’ın ceddi ve üstadı olan Hazret-i Ali (ra) elbette Âl-i Beyt’e bir cihette düşman olan Vehhâbîlerin Haremeyn-i Şerîfeyn’i istilâsı hengâmında ve Haricîlerden daha berbat bir tarzda sünnet-i seniye’ye muhâlefet eden bir kısım ulemâü's-sû' ve zalemelerin istilâsı zamanında, Risale-i Nur vâsıtasıyla Risale-i Nur şâkirdleri bütün kuvvetleriyle sünnet-i seniye’nin muhâfazasına ve Âl-i Beyt’in hürmetine ve meveddetine çalışmaları ve o müdhiş mehâlike karşı sarsılmadıkları hâlde, imdâd-ı rûhâniye ve kuvve-i maneviyenin takviyesine pek çok muhtaç oldukları bir zamanda, o ulûm-u evvelîn ve âhirîni bildiğini müftehirâne iddia eden Hazret-i Ali (ra) mümkin mıdır ki, evlâdından olan Gavs-ı Geylânî’den (ra) geri kalsın, şecâat-i haydarânesiyle Risalei'n-Nur şâkirdlerinin imdâdına yetişmesin? elbette bu sûretle yetişir ve yetişti.
Ma'lûmdur ki; meselâ umum bir cemâat içinde biri hareket etse, biri dese: “ey insan bana bak!” O “insan” lafz‑ı umumiyesinde karîne-i hâl ile, o muayyen adama hitâbdır. Mâdem muktezâ-yı hâl ve karîne-i hâl ile Hazret-i Ali’nin (ra) umum muhâtabları içinde en ziyâde muhtaç ve en ziyâde Hazret-i Ali’nin (ra) maksadı lehinde hareket eden, Risale-i Nur şâkirdleridir. Elbette o zât istikbâle bakıp ve يَا اَيُّهَا الْاِخْوَان tâbiri ile konuştuğu cemâat içinde en ziyâde müteharrik ve kuvve‑i maneviyenin takviyesine muhtaç olanlara hususiyetle bakar.
Beşinci Emâre
Ecnebî hurûfâtını ehl‑i İslâm’ın en mühim hükûmeti resmî bir sûrette kabûl ve neşir ve cebir ettiği hâlde, Risale-i Nur şâkirdleri bütün kuvvetleriyle hatt-ı Kur'ânîyi hàrika bir sûrette neşir ve ta'mîm ile muhâfazasına çalıştıkları bir zamanda, Hazret-i Ali (ra) tarihiyle ondan haber vermekle gaybı kerâmâtı beyân ettiği yerde ulemâ içinde birisine iltifat gösteriyor. Elbette bu iltifatın gerçi çok efrâdı olabilir. Fakat bu karîne-i hâl gösteriyor ki; Risale-i Nur şâkirdleri bir hususiyet kesb etmiş ki, Hazret-i Ali (ra) iltifatıyla Risale-i Nur’u alkışlıyor.
Altıncı Emâre
Kuvvetlidir fakat yazamayız.
Yedinci Emâre
Zâhirdir fakat gösteremiyoruz.
Elhâsıl
Hazret‑i Ali Kerremallâhu Vechehu ecnebî hurûfuna karşı şiddetli teessüf ve hiddet ettiği ve bid'aya tarafdârlık eden bir kısım ulemâü's-sû'a karşı şiddetli nefret ve hiddet ettiği yerde, irşadkârâne bazılarla konuşuyor. Ve Hazret-i Cibrîl’in tâbiriyle “Sekîne” ismî verilen ve İsm-i A'zam sandukçası olan esmâ-i sitte’ye devam edeni irşad ediyor, taltif ediyor.
İşte o esmâ‑i sittenin devamından tereşşuh eden ve o esmânın lemeâtı olan Risale-i Nur ve o Risale-i Nur kendi şâkirdleriyle lâekall yüzer kalemle yüz parça Risale-i Nur’un eczâlarıyla ve intişar eden yirmi bin nüshasıyla lâekall yüz bin adamı hurûf-u Kur'âniye lehine ve sünnet-i seniye’ye ittibâ'a ve îmânlarının takviyesine ve Hazret-i Ali’nin (ra) hiddet ettiği iki cereyana karşı tamamıyla mukâvemet ettiklerinden, elbette Hazret-i Ali’nin (ra) يَا اَيُّهَا الْاِخْوَانِ tâbir ettiği ihvânları içinde hususî bir sûrette onlara bakıyor.
Evet Hazret‑i Ali’nin (ra) bu zâhir kerâmât-ı gaybiyesi Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın irşadıyla olduğu için, başka şekilde bir mu'cize-i peygamberiye (asm) olduğu münâsebetiyle, aynı kerâmet-i gavsiye ve işârât-ı hàrika-i Aleviye gibi beşinci asırla, on dördüncü asrın fitnelerine işâret eden ve gizli kalıp mânâsı anlaşılmayan bir mu'cize-i gaybiye-i Nebeviye’yi beyân etmeğe münâsebet geliyor. Şöyle ki:
Hadîs‑i sahîhte vardır ki, resûl-i ekrem (asm) fermân etmiş:
اِنِ اسْتَقَامَتْ اُمَّتِى فَلَهُمْ يَوْمٌ وَاِلَّا فَنِصْفُ يَوْمٍ
(Ev kemâ kàl) şu hadîs‑i şerîfe her nasılsa kıyâmete işâret sûretinde mânâ verilmiş; mu'cize-i Nebeviye gizlenmiş, anlaşılmamış. Hem Şeyh-i Geylânî (ra), hem Hazret-i Ali’nin (ra) irşad-ı Nebevî ile, beşinci ve altıncı ve on dördüncü asırların fitnelerinden kerâmetkârâne bahisleri gösteriyor ki; bu hadîs-i şerîf onların bu zamana bakmak için bir teleskoplarıdır ki, bu iki asıra bakıyorlar.
Evet hadîste “yevm” tâbiri, اِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ âyetinin delâletiyle bin seneden ibarettir. Hilâfet‑i İslâmiye ve hükûmet-i Arabiye, hadîs mûcibince tam istikametle gitmediği için, tam nısf-ı yevm olan beş yüz küsûr senede Hülâgu hücumuyla hâtime verildi. Üç dört asır zaman‑ı fetretten sonra يَأْتِى اللّٰهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ âyetinin sırrına mazhar olan Osmanlı âdil pâdişahları, hadîs‑i şerîfteki istikameti yerine getirmeğe çalıştıklarından, hadîsin hükmüyle ümmet için bin sene hilâfet-i İslâmiyeyi ve şer'-i şerîf üzerinde giden hükûmetin idâmesine vâsıta oldular. Hadîsin ikinci ciheti ki, فَلَهُمْ يَوْمٌ’de tahakkuk ediyor.
Ve İstanbul’un fethinde takriben yirmi sene evvel yine hilâfet‑i İslâmiyeye zemin ihzar ve tam umum âlem-i İslâm’ın merkez-i hükûmeti olacak bir vaziyet almağa ve müjde ve senâ-i Nebevîye mazhar olan Sultan Fâtih’in vâsıtasıyla İstanbul’un fethi tarihinden fetret zamanını tayy edip Abbâsîler nereden bırakmışlarsa oradan başlayarak âlem-i İslâm’ın bil'istihkak başına geçtiler. Yine hadîs-i şerîfin hükmüyle eğer istikametle gitse bin seneden ibaret olan bir gün, yoksa yarım gün devam edecek. İşte aynen Abbâsîler gibi tam yarım gün yani beş yüz sene devam etti.
Bu mu'cize‑i Nebeviye pek parlak bir sûrette tezâhür ediyor. İşte hilâfet-i Arabiye tam istikamete mazhar olmadığından yalnız yarım günü aldı. Osmanlı devleti dahi tek başıyla âhirlerinde ecnebîlerin ve münâfıkların müdâhaleleri yüzünden tam istikameti muhâfaza edemediği için o da yarım gün olan beş yüz seneyi aldı. Bu iki kardaş olan iki unsurun ittihâdlarından tam istikamete mazhariyet sırrı vardır ki, bin sene olan bir günü tamam aldılar.
Suâl:
Rüya‑yı sâdıka vâsıtasıyla veya hakîki keşf cihetiyle Hazret-i Ali (ra) ve Gavs-ı A'zam (ra) gibi zevât-ı kudsiye cüz'î işlere dair âmî adamlarla da temâs edebilirler ve bazı şeyleri haber veriyorlar. Nedendir ki; bunların bir işâret-i gaybiyelerini gayet ehemmiyetle bin keşf ve binler rüya-yı sâdıka kadar tutuyorsunuz, ehemmiyet veriyorsunuz?
Elcevab:
Sekiz yüz ve bin üç yüz sene mesâfede, veraset‑i nübüvvet makamında âlem-i İslâm’ın istikbâlî nokta-i nazarında küllî bir nazara o uzun mesâfede görünen hâdisâtın elbette çok ehemmiyeti olacak, dağ gibi bir büyüklüğü olacak ki; o uzun mesâfede ve o küllî nazarda âlem-i İslâm’ın menfaati nokta-i nazarında uzaktan görünsün ve ona dikkat edilsin ve vücûda gelmeden evvel ondan haber verilsin. Rüya-yı sâdıka ve keşf ise cüz'î ve hususîdir ve vücûda geldikten sonra yakından bakmaktır. Elbette böyle keşf cihetinde rûhâni temessül itibariyle yakından bakıldığı vakit zerreler dahi görünebilir. Âdi adamlar da onların rûhâni misâlleriyle görüşebilirler ve gayet ehemmiyetsiz şeyler de medâr-ı nazar olabilir. Evet bir âyinede misâlî güneşle münâsebetdâr olmak ve sohbet etmek nerede? Hakîki semâdaki güneşle münâsebetdâr olmak nerede? Âyinedeki güneşi herkes eline alabilir, iltifatına mazhar olabilir. Konuşabilse belki konuşturabilir. Fakat semâdaki güneşin iltifatını celb eden ve kendisiyle konuşturan kimse, kamere çıkmalı, makamı kamerde olmalı veya kamer gibi bir vazife görmeli; yoksa o sultan-ı semâvînin haşmetli nazarı altında hiç görünmeyecek derecede gizlenecektir.
Risale‑i Nur şâkirdleri nâmına
Bekir Bey, Âsım, Keçeci Mustafa, Mustafa, Mustafa, Ali, Süleyman Rüşdü, Abdullâh, Husrev, Re'fet, Süleyman, Sabri, Hulûsi, Babacan Mehmed Ali, Mes'ûd, Hüseyin, Gâlib, Hâfız Ali, Küçük Lütfi, Zekâi, Abdülbâkì, Şamlı Hâfız Tevfik, Yakub Cemâl v.s.