بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Ciddi, Sıddık Kardeşlerim, Hizmet‑i Kur'âniye’de Samîmî ve Kuvvetli Arkadaşlarım Sabri, Husrev, Ali, Re'fet, Bekir, Lütfi, Rüşdü!
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, sizleri hududsuz bir sahrâ-yı hakikatte bana enîs arkadaş ve yoldaş vermiş. Bu acîb sahrâdaki hareket ve sülûk, bazen pek ince ehemmiyetsiz görünen bir şeyde mühim istifadeler edilir. Onun için zâhir nazarda mâlâyanî zannedilen bazı mes'elelerde fazla takib ediyorum ve ziyâde nazar-ı dikkatinizi celbediyorum. Ezcümle, Onuncu Söz’deki elif tevâfukâtı mühim bir mes'ele gibi nazar-ı dikkatinize gösteriyorum. Bunun sırrı şudur ki:
Bir iltifat‑ı hàssaya gizliden gizliye bir işâret bulunduğunu kat'î hissettiğim için ihtiyarsız olarak kemâl-i sürûr ve ferâhımdan taşkıncasına bağırarak, “Aman geliniz siz de görünüz!” diyorum. Evet nasıl ki, bir pâdişahın hàs bir ednâ işâretine mazhar olmak, kanun-u umumiyle bir müşîriyet teveccühünden fazla medâr-ı sürûrdur. Öyle de, Hàlık-ı Zülcelâl’in hususî iltifatını îmâ eden en gizli bir işârete, yüzbin can olsa ve fedâ edilse ve yüz bin sene ömür var ise o yolda sarf edilse yine ucuzdur.
İşte bu sırdan gelen sürûrun verdiği cezbekârâne taşkınlıkla, dikkatsizlere mâlâyanî ve isrâf sayılan böyle tevâfukâta dair bahisler açıyorum. İşte bir bahis daha açacağım.
Onuncu Söz, Kur'ân’ın bir sülüsünü inkâr etmek niyetiyle haşr‑i cismânîyi resmen millet içinde inkâr etmek fikrinde bulunan zındıkları susturmakla hàrika bir şu'le-i i'câz-ı Kur'ânî’yi gösterdiği gibi; daha müteaddid emâreler ile manevî i'câz-ı Kur'ân hesabına fevkalâde bir mâhiyeti bulunduğunu icmâlen hissetmiştik. Ve şimdi yeniden tekrar Onuncu Söz’e nazar-ı dikkat-i âmmeyi celbetmek için ihtiyarsız olarak onunla meşgul edildim ve baktım.
Bu defa Lafzullâh’ın en birinci harfi olan elif, Onuncu Söz’de öyle bir tevâfuk gösterdi ki, kat'iyyen tesâdüfe havâle edilmediği gibi, başka emâreler ile o tevâfukta gaybî bir işâreti kat'iyyen hissettim. Sonra işâretlerini koydum. Hem işârete medâr olmak için hàrikulâde olmak lâzım değildir. Çünkü çok âdi perdeler içinde mühim işâretler verilir, ehli anlar.
Mâdem işâret‑i gaybiye var, elbette tesâdüf içinden kaçar, daha hükmedemez, en cüz'î rakamları da o işârete mal edilir. Mâdem mecmûunda işâret var, bütün eczâsı o işâretin hikmetine tâbidir, tesâdüf orada oynayamaz. Hattâ yirmidokuzuncu sahifede Üçüncü Hakikatteki elif sayılmamak lâzım gelirken sehven saymıştım. Sonra anladım ki, bana saydırılmış. Baştaki Onuncu Söz kelimesi ile şu Üçüncü Hakikat ikisi sahife başında bulundukları için hakları sayılmaktı. Onların sâir arkadaşları sahife rakamları gibi bazı vazifeyi gördürmek için bir cihette saymak işâreti olarak haberim olmadan bana yazdırılmış. Her ne ise… Kendimin tereddüdü için değil – çünkü kat'î kanâatim gelmiş – belki başkasının şübhe ve tereddüdünü izâle için bazı muvâzeneler yaptım:
Onuncu Söz’ün âhirinde yazıldığı gibi altıyüz sahifeden ziyâde bir mübârek kitabın tevâfukâtı yüzyirmibeş çıktı. Üçyüzelli sahifeden ibaret diğer bir kitabı yine saydım. Elli tevâfuk çıkmadı. Yine eskiden kendi te'lifâtım Türkçe ve Arabî olan ikiyüz seksen sahifeden ibaret bulunan kitabın eliflerini saydım, tevâfukâtı kırkı tecâvüz etmedi.
Demek bu Onuncu Söz’de ve İşârâtü'l‑İ'câz’daki ekseriyet-i mutlakanın tevâfukâtı, gizli bir işâret-i gaybiyeyi tazammun ediyorlar. Mecmûunda işâret bulunsa yeter. Her cüz'ünde işâreti göstermek lâzım değildir, fakat her cüz' işâretin malıdır ve onun hikmetine tâbidir. Size acele edip, en evvelki işâret olunan nüshayı göndermiştim. Az hâşiyeleri sonra ilâve ettik. Bu defa Süleyman Efendi ile gönderilen nüsha ile mukàbele ediniz, tekmîl ediniz ve Halîl İbrahim Efendi ile gönderilen nüsha ile yine bu nüsha ile mukàbele ederek sonra Âsım Bey’e gönderiniz.
Bu defaki Hulûsi Bey’in mektûbunu size gönderdim. İşâret ettiğim iki kavs içerisinde bulunan kısım Yirmiyedinci Mektûbun Dördüncü Zeyli’nde yazılacak. Kavslar haricinde bulunan ve üzerlerine kırmızı çizgi çekilenler yazılmayacaktır. Hâfız Ahmed ve Mehmed Celâl ve Hâfız Velî gibi kalbi cezbeli dostlarıma ve tarîk‑ı hakikatte sâir kardeşlerimize selâm ediyorum. Hâfız Velî ile çendan geç görüştük, fakat Hâfız Velî’nin burada Mehmed Usta isminde on senelik hàlis bir dostu bulunduğundan ve o Mehmed Usta benim sekiz senedir tarîk-ı âhirette gayet ciddi bir kardeşim olduğundan Hâfız Velî’ye de o münâsebetle eski dost nazarıyla bakıyorum. O bana mektûb yazmıştı; vakit bulamıyorum ki, mektûbuna cevab vereyim. Ehl-i kalb için bazen sükût dahi bir konuşmaktır.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
Kardeşlerim, affedersiniz, bu intizamsız perîşan mektûbla sizinle konuşmak istemiyorum. Fakat müteaddid işlerle ve tedkîkàtla meşgul olduğumuz ânda, sür'atli bir sûrette fikrimizin bir köşesiyle yazdık. Keçeli kâtibin hâli ma'lûm. Kafasını başka yerde bırakmıştı; mektûb perîşan oldu, onun için kusura bakmayınız.
Tevâfuktaki müdâhale‑i gaybiyeyi bir mektûbda size böyle bir temsîl ile beyân etmiştim. Meselâ, benim avucumda nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeler bulunsa, ben onları yere atsam, üzüm üzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa hiç şübhe kalır mı ki, elimden çıktıktan sonra gaybî bir el müdâhale edip sıralamasın. İşte hurûfât ve kelimât o maddelerdir, ağzımız o avuçtur.