Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Azîz ve Muhterem Üstadım!
Nurların intişarında berk gibi bir sür'at lâzım gelirken, cüz'î bir betâetten her zaman esefle bahsettiğim, ma'lûm‑u àlîleridir. Yakın vakitte bazı müştâklar daha, söz dâiresine iltihak ettiler. Kalbime gelen bir ihtarla keyfiyet-i intişarı düşündüm ve şu hakikatleri hissettim. Hattâ kàni' oldum:
Mübârek Sözler ve Mektûblar tamamen olmasa bile bu muhîtte de hem de yazılmadan hayli intişar etmişler. Civar diğer vilâyet kazalarında, bu âsârı görmek ve işitmek isteyenler çok varmış. Fesübhânallâh, bu kadar cüz'î ve nâkıs hizmetten, bu derece fâide elde edilmesi de gösteriyor ki, bu Sözler ve Mektûblar hakikaten “Nur” isminin tecellîleridir ki, sühûletle intişar ediyorlar. Bu hâl karşısında hayretle tefekkürde iken بِسْمِ اللّٰهِ ismini alan Birinci Söz hâtırıma getirildi ve şöyle düşünmeye başladım. Dünyaya arkasını çeviren Üstad, Hazret‑i Gavs’ın teşvikiyle belki delâletiyle Kur'ânın gayr-ı mekşuf bir hazinesinden بِسْمِ اللّٰهِ ile giriyor, Kur'ânî tarlaya بِسْمِ اللّٰهِ diyerek Sözler tohumunu ekiyor. Furkànî bahçeye بِسْمِ اللّٰهِ diyerek Nurlu Mektûblar çekirdeğini dikiyor. Emr‑i İlâhî’ye imtisalen ekilen tohum ve dikilen çekirdeklerin inkişaf ve intişarları şüphesiz hàrika-âsâ olur.
Birinci Söz’deki temsîlde seyahat eden mütevâzi zât, tamamen Üstadımızdır. Nebât, ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök, damarları nasıl بِسْمِ اللّٰهِ te'siriyle, yer altında sert taşı, toprağı delip geçiyorsa aynen onun gibi بِسْمِ اللّٰهِ ile mevki‑i intişara vaz' olunan Sözler de, hàrika bir tarzda arza yayılıyor ve en münevver ve mükemmel meyve olan beşerin mü'minlerinin kalblerine nüfûz ediyorlar. Bu bid'atların kesreti ve muharriblerin bolluğu devrinde بِسْمِ اللّٰهِ ile gars olunan nur fidanının yaprakları olan diğer Sözler ve Mektûblar’la, bu kudsî fidanın dal ve budakları olan Hizbü'l‑Kur'ân ve bu hizbin esâsı ve seyyidi olan muhterem Üstad da bir hıfz-ı gaybîye mazhar bulunuyorlar.
Şems‑i Risaletten gelen Kur'ânî Nurların evvelen Üstada ve buradan da biz bîçârelere, bizlerden de diğer müştâklara ilâ âhir‥ intikal etmekte olduğunu tasavvur ettim, “Elhamdülillâh” dedim. Mühim bir rüyamda arz ettiğim vechile, Sözler’inizin mü'minlere intişarına küçük cemâatiniz inâyet-i İlâhî ile âhize, vâsıta olmuşlar. كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِ sırrına mazhariyetle manevî galebeyi te'min, merkezdeki mürşidlerine müteveccih ve murâkıb küçük bir halka‑i tevhidi teşkil edenler gibi, bu küçük cemâatinizin herbiri arkasında, bir nisbet-i mütezâyide-i muntazama ile artan, mahrût şeklinde zümre-i muvahhidîni görür gibi oldum, اَللّٰهُ اَكْبَرُ dedim. Bu kudsî tasavvuru kardeşlerimize aşağıdaki levha ile daha ziyâde izâha çalışacağım. Bu nurlu tefekkür, bana büyük bir ümîd bahşetti. Muallim Cudî’nin kasidesindeki şu mısraı da der‑hàtır ettirdi:
Cem'etti kabâil u şuûbu
Bir kıbleye bağladı kulûbu
Mevlâya muhabbeti müsellem
Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem.
İşte, ittibâ'‑ı sünnete pek büyük ehemmiyet veren muhterem Üstadımız da, bu asırda اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ sırrınca, içlerine saçılan nifâk tohumu yüzünden, her gün biraz daha tevhidi bırakanları, bir kıbleye bağlamak için, Sözler ve Mektûbat nâmındaki nurlu eserlerle ehl‑i îmânı irşada çalışıyor. Küffara, hattâ cin ve şeytanlara dahi, mebde'-i nüzûlündeki gibi, nusûs-u Kur'âniyeyi ilân ediyor. Mahfî i'câzı izhâr ediyor.
Vahdetü'l‑vücûda dair olan risaleyi mühim zâtlara okuduktan sonra, bir sevk-i manevî ile ihtiyarsız bir yere daha gittim. Orada Vahdetü'l-vücûd meşreb sâhibi âlim bir zâtı hazır buldum . Vahdetü'l‑vücûd hakkındaki mektûbu okudum. Daha doğrusu ihtiyarsız olarak okudum. Müstemi' olan o mühim âlim, bidâyette cüz'î i'tirâz parmağını uzatmak istedi. Sonuna kadar dinlemesini ihtar ettim. Tamamen okuduktan sonra, o zât hayretinden Sözler’in büyüklüğünü ve “Bu zamanda böyle büyük kelâmı, acaba kim yazabilir?” diye merakı ve suâli üzerine, Kur'ânın feyzine mazhar olan Üstadımızı haber verince, o zât tamamıyla arz-ı teslîmiyet eyledi.
İşte, ihtiyarım olmayarak bu acîb tesâdüf ve teslîmiyette, kader‑i İlâhî’nin bu cilvesi, da'vâmıza sâdık bir bürhân ve tesâdüf oyuncağı olmadığımıza büyük bir delildir. اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Hulûsi