وَلَاتَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى: İşte siyaset‑i şahsiye, cemâatiye, milliyeye dair en âdil bir düstur-u Kur'ânî.
اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا: İşte mâhiyet‑i insaniyede dehşetli kàbiliyet-i zulüm.
Sırrı şudur: Beşerde hayvanın aksine olarak, kuvâ ve müyûl fıtraten tahdid edilmemiş. Meyl‑i zulüm, hubb-u nefis dehşetli meydân alıyor.
Evet, ene ve enâniyetin eşkâl‑i habîsesi olan hodgâmlık, hodbînlik, hodendişlik, gurur ve inâd, o meyle inzimam etse, öyle ekberü'l-kebâiri icâd eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem’in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.
Evvelâ: Şahıs itibariyle, bir şahıs çok evsâfa câmi'dir. Onların içinde bir sıfat, adâveti celbetse, birinci âyetteki kanun‑u İlâhî iktiza eder ki, adâvet o sıfata inhisar etsin; mecma'-ı evsâf-ı masûme olan şahsına yalnız acısın ve tecâvüz etmesin.
Hâlbuki o zalûm‑cehûl, tabiat-ı zâlimâne ile, bir cânî sıfat için o evsâf-ı masûmenin hakkına da tecâvüz edip, mevsufa da husûmet; hattâ onda da iktifâ etmiyor, akrabasına da, hattâ meslektaşına da zulmünü teşmîl eder. Bir şeyin müteaddid esbâbı olduğundan, olabilir o cânî sıfat da kalbin fesâdından değil, belki hariç bir sebebin neticesidir. O hâlde sıfat câniye değil, kâfire de olsa, o zât cânî olamaz.
Cemâat itibariyle görüyoruz ki: Bir şahs‑ı muhteris, bir intikamıyla veya müntakìm bir muhâlefetle, arzuyu tazammun eden bir fikir ile demiş ki: “İslâm parçalanacak.” veyâhut “Hilâfet mahvolacak.” Sırf o meş'ûm sözünü doğru göstermek, gururiyetini, enâniyetini tatmin etmek için, İslâmın perîşaniyetini, – el-iyâzü billâh – uhuvvet-i İslâmiye’nin boğulmasını arzu eder. Hasmın zulm-ü kâfirânesini, hayâle gelemez cerbezeli te'villerle adâlet sûretinde göstermek ister.
Medeniyet‑i hâzıra itibariyle görüyoruz ki; şu medeniyet-i meş'ûme öyle gaddâr bir düstur-u zulüm beşerin eline vermiş ki, bütün mehâsin-i medeniyeti sıfıra indiriyor. Melâike-i Kirâm’ınاَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ’deki endişelerinin sırrını gösteriyor.
İşte bir köyde bir hâin bulunsa, o köyü masûmeleriyle imha etmek veya bir cemâatte bir âsî bulunsa, o cemâati çoluk‑çocuğuyla ifnâ etmek veya Ayasofya gibi milyarlara değer mukaddes bir binaya, kanun-u zâlimânesine serfürû etmeyen birisi tahassun etse, o binayı harâb etmek gibi, en dehşetli vahşetlere şu medeniyet fetvâ veriyor.
Acaba bir adam, kardeşinin günahıyla hak nazarında mes'ûl olmadığı hâlde, nasıl oluyor ki, bir karyenin veya bir cemâatin binlerle masûmları, hiçbir zaman fenâ tabiatlı ihtilâlciden hàlî kalmayan bir şehirde veya bir mahallede bulunan bir serkeş adamın isyanıyla, hiç münâsebet olmadığı hâlde, o masûmlar mes'ûl, belki ifnâ ediliyor.