Bundan Yedi Sene Evvel Bir Risaleme Yazdığım Zeyldir
﷽
اَلْحَمْدُ لِلّٰه الَّذ۪ي قَالَ : وَلَايَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا
وَالصَّلَاةُ عَلٰى مُحَمَّدٍ الَّذ۪ي قَالَ : مَنْ قَالَ هَلَكَ النَّاسُ هَلَكَ النَّاسُ فَهُوَ اَهْلَكَهُمْ… اَمَّا بَعْدُ…
Şu zamanın medenî engizisyonu müdhiş bir vesile ile, bazı ezhânı telkîh ile, bir kısım nâmeşrû evlâdını vücûda getirip, İslâmiyet’e karşı kinini ve hiss‑i intikamını icra eder. Diyânetsizliğe veya lâübâlîliğe veya Hıristiyanlığa temâyüle veya İslâmiyet’ten şübhe ile soğutmaya bir kapı açmak ister.
İşte o desîse şudur: “Ey Müslüman! Bak, nerede bir Müslim varsa binnisbe fakir, gâfil, bedevîdir. Nerede Hıristiyan varsa, bir derece medenî, mütenebbih, ehl‑i servettir. Demek… ilâ âhir.”
Ben de derim ki:
– Ey Müslüman! Biri maddî, biri manevî Avrupa rüchânının iki sebebinin şu netice‑i müdhişiyle o neticenin te'sir-i muharribânesine karşı, mevcûdiyetimizin hâmîsi olan İslâmiyetten elini gevşetme. Dört el ile sarıl, yoksa mahvolursun.
Evet biz aşağıya iniyoruz, onlar yukarıya çıkıyor. Bunun iki sebebi vardır. Biri maddî, biri manevîdir.
Birinci Sebeb: Umum Hıristiyan’ın kilisesi ve mâden‑i hayatı olan Avrupa’nın vaziyet-i fıtriyesidir. Zîra dardır, güzeldir, demir mâdenidir, girintili çıkıntılıdır. Deniz ve enhârı bağırsaklarıdır, bâriddir.
Evet Avrupa, küre‑i zeminin hamse aşeri iken, nev'-i beşerin bir rub'unu letâfet-i fıtriyesi ile kendine çekmiş. Hikmeten sâbittir ki; efrâd-ı kesîrenin ictimâ'ı, ihtiyacâtı intac eder. Görenek gibi çok esbâb ile tekessür eden hâcât, zeminin kuvve-i nâbitesine sığışmaz.
İşte şu noktadan ihtiyaç san'ata ve merak ilme ve sıkıntı vesâit‑i sefâhete hocalık edip ta'lime başlarlar.
Evet fikr‑i san'at, meyl-i mârifet, kesretten çıkar. Avrupa’nın darlığı ve deniz ve enhârı olan vesâit-i tabîiye-i münâkaleyi – içinde dolaşması sebebiyle – teârüf ticâreti, teâvün iştirâk-i mesâîyi intac ettikleri gibi, temâs dahi telâhuk-u efkârı, rekabet de müsâbakatı tevlîd ederler.
Ve bütün sanâyiinin mâderi olan demir mâdeni kesretle içinde bulunduğundan, o demir, medeniyetlerine öyle bir silâh‑ı kuvvet vermiştir ki, dünyanın bütün enkàz-ı medeniyetlerini gasb ve gârât edip, gayet ağır bastı, mîzan-ı zeminin muvâzenetini bozdu.
Hem de herşeyi geç almak, geç bırakmak şânından olan bürûdet‑i mu'tedilâne, sa'ylerine sebat ve metânet verip, medeniyetlerini idâme etmiştir.
Hem de ilme istinâd ile devletlerinin teşekkülü, mütekàbil kuvvetlerinin tesâdümü, gaddârâne istibdâdlarının iz'acâtı, engizisyonâne taassublarının aksü'l‑amel yapan tazyîkatı, mütevâzi unsurlarının rekabetle müsâbakatı, Avrupalıların isti'dâdlarını inkişaf ettirip, mezâyâ ve fikr-i milliyeti uyandırdı.
İkinci Sebeb: Nokta‑i istinâddır. Evet her bir Hıristiyan başını kaldırıp, müteselsil ve mütedâhil maksadların birine el atsa arkasına bakar ki; istinâd edecek, kuvve-i manevîsine dâima imdâd edip hayat verecek gayet kavî bir nokta-i istinâd görür. Hattâ en ağır ve büyük işlere karşı mübârezeye kendinde kuvvet bulur.
İşte o nokta‑i istinâd her taraftan ellerini uzatan dindaşlarının urûk-u hayatına kuvvet vermeye ve İslâm’ların en can alacak damarlarını kesmeye her vakit âmâde ve dessâs, medenî engizisyon taassubu ile, maddiyûnun dinsizliği ile yoğrulmuş ve medeniyetlerinin galebesi ile mest-i gurur olmuş bir müsellah kitlenin kışlası veya büyük kilisesi olan Avrupa’nın medeniyetidir.
Görülmüyor mu ki, en hürriyet‑perver maskesini takan, (İ.G.) elini uzatıp arıyor. Nerede Hıristiyan bulsa, hayat veriyor. İşte Habeş, Sudan… İşte Tayyar, Artuşi… İşte Lübnan, Huran… İşte Malisör ve Arnavut… İşte Kürd ve Ermeni, Türk ve Rûm… ilâ âhir.
Elhâsıl: Onları canlandıran emeldir ve bizi öldüren ye'stir. Meşhûrdur ki, biri demiş: “Eğer bir nokta‑i istinâd bulsam, küre-i zemini yerinden oynatırım.” Bu faraziyede acîb bir nokta vardır. Demek bu küçücük insan, nokta-i istinâd bulsa, küre gibi büyük işleri çevirebilir.
Ey ehl‑i İslâm! İşte küre-i zemin gibi ağır ve Âlem-i İslâmiyet’e çökmüş olan mesâib ve devâhîye karşı nokta-i istinâdınız: Muhabbet ile ittihâdı, mârifet ile imtizac-ı efkârı, uhuvvet ile teâvünü emreden nokta-i İslâmiyettir.
Bak Âlem‑i İslâmın şu büyük dâirenin nokta-i uzmâsından tut, tâ en küçük dâirenin – meselâ medrese talebelerinin – birer ukde-i hayatiyesi vardır. Hey'et-i ictimâiyenin efrâd ve revâbıtı birbirine istinâdı gibi, o ukdeler dahi birbirine merbût, müteselsilen o nokta-i uzmâya müsteniddir. Demek bütün o ukde-i hayatiyelerini – boğmak değil –, belki tenebbüh ve neşv ü nemâ vermekle İslâm tenebbüh edip, terakkîye başlayabilir.
Yoksa biri Avrupa’nın mehâsinini mesâvîmizle ve telâhuk‑u efkârının semerâtını, bizim bir şahsın semere-i sa'yi ile, insafsızca, aldatıcı cerbeze ile muvâzene etmekle, Avrupa’ya şedîd bir meftûniyet ve milletine karşı amîk bir nefret hissiyle, kendini Avrupa’nın veled‑i nâmeşrûu gösterdiği gibi, fikr-i ihtilâl ve meyl-i tahrib ve aldatıcı cerbezenin neticesi olan hicv-i âsiyâne, müfteriyâne, nâmus-şikenâne ile kendi fir'avuniyetini ve zımnen medih ve gururiyetini ve bilmediği hâlde İslâm’a düşmanlığını göstermekle beraber; fir'avuniyet, enâniyet, gurur hükmü ile milletine karşı şer'an, aklen, hikmeten mükellef olduğu hiss-i şefkat yerine hiss-i tahkîr, meyl-i incizab yerine meyl-i nefret, meyelân-ı muhabbet yerine irâde-i istihfaf, temâyül-ü ihtiram yerine meyelân-ı techil, arzu-yu merhamet yerine arzu-yu taazzum, seciye-i fedâkârî yerine temâyül-ü infiradî ikame edip; hamiyetsizliğini, asılsızlığını gösterdiğinden nazar-ı hakikatte öyle bir cânî ve menfûr olur ki, meselâ birisi Paris’te sefâhet âleminde bir âlûfte madamın kàmetinde istihsân ettiği bir libâsı, câmide muhterem bir hocaya giydirmeye çalışmak gibi bir hareket-i ahmakàne ve câniyânede bulunur.
Zîra hamiyet ise; muhabbet, hürmet, merhametin netice‑i zarûriyesidir. Onsuz olmaz ve illâ yalandır, sahtekârlıktır. Nefret, hamiyetin zıddıdır.
Müteassıblara hücum eden Avrupa’nın kâselisleri her biri yüz müteassıb kadar meslek‑i sakîminde müteassıbdır. Bunlardan birisi Şekspir medhinde ettiği ifratı, şâyet bir hoca o ifratı Şeyh-i Geylânî medhinde etse idi, tekfir olunacaktı.
Heyhât! Bunların neresinde millete muhabbet ve millet için hamiyet?!.
Esefâ! Hey'et‑i ictimâiyeyi fa'âliyet ve harekete götüren çok ukde-i hayatiyelerden, bizde inkişafa başlayan yalnız fikr-i edebiyât, bâhusus şâirâne, müfritâne, edeb-şikenâne, hod-pesendâne olan fikr-i hiciv ve arzu-yu tahkîrdir.
وَلَا يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا te'dib‑i hakîkiye karşı edebsizliktir ki, birbirine saldırıyor.
Fakat millete ve İslâmiyet’e karşı olan ta'rizât‑ı zımniyelerini o kâselislerin yüzlerine çarpmakla beraber, onlar birbirine karşı dinsizcesine hiciv ve terzilleri ise, kim bilir belki müstehaktırlar düşünüp, deyip geçmek ile iktifâ ederiz.
Ben zannederim ki, bu milletin perîşaniyetine fazla cehâletten ziyâde, nur‑u kalb ile müterâfık olmayan fazla zekâvet-i betrâ te'sir etmiştir.
Bence en müdhiş maraz asabîliktir. Zîra herşeyi haddinden geçirmekle, aksü'l‑amel yaptırır.
Ey birader, Âlem‑i Hıristiyanın rüchânına sebebiyet veren ihtiyarlaşmış olan esbâba tekàbül edecek, genç, dinç esbâb bizde inkişafa başlamıştır. Başka kitapta tafsîl etmişim.
Bir hikâye: Bundan on sene evvel Tiflis’e gittim. Şeyh San'an tepesine çıktım, dikkatle temâşâ ediyordum. Bir Rus yanıma geldi. Dedi:
– Niye böyle dikkat ediyorsun?
Dedim:
– Medresemin plânını yapıyorum.
Dedi:
– Nerelisin?
– Bitlisliyim, dedim.
Dedi:
– Bu Tiflis’tir!
Dedim:
– Bitlis, Tiflis birbirinin kardeşidir.
Dedi:
– Ne demek?
Dedim:
– Asya’da, Âlem‑i İslâmda üç nur birbiri arka sıra inkişafa başlıyor. Sizde birbiri üstünde üç zulmet inkışa'a başlayacaktır. Şu perde-i müstebidâne yırtılacak, takallüs edecek, ben de gelip burada medresemi yapacağım.
Dedi:
– Heyhât!‥ Şaşarım senin ümîdine.
Dedim:
– Ben de şaşarım senin aklına! Bu kışın devamına ihtimal verebilir misin? Her kışın bir baharı, her gecenin bir nehârı vardır.
Dedi:
– İslâm, parça parça olmuş?
Dedim:
– Tahsile gitmişler. İşte Hindistan, İslâmın müstaid bir veledidir, İngiliz mekteb‑i i'dâdisinde çalışıyor. Mısır, İslâmın zekî bir mahdumudur; İngiliz mekteb-i mülkiyesinden ders alıyor. Kafkas ve Türkistan, İslâmın iki bahâdır oğullarıdır; Rus mekteb-i harbiyesinde ta'lim alıyor, ilâ âhir…
Yâhû, şu asîlzâde evlâd, şehâdetnâmelerini aldıktan sonra, her biri bir kıt'a başına geçecek, muhteşem âdil pederleri olan İslâmiyetin bayrağını âfâk‑ı kemâlâtta temevvüc ettirmekle, kader-i ezelînin nazarında feleğin inâdına, nev'-i beşerdeki hikmet-i ezeliyenin sırrını ilân edecektir!‥
İşte hikâyemin yarısı bu kadar…
“Neme lâzım” ve “nefsî nefsî” dediren hâlet‑i rûhiyeyi, bir temsîl ile beyân edeceğim:
Felek‑zede, perîşan fakat asîl bir aşîretten bir cesur adam ile; tâli'i yâver, feleği müsâid, diğer bir aşîretten bir korkak ile bir yerde rast gelirler. Müfâhare, münâzara başlar.
Evvelki adam başını kaldırır, aşîretinin zelîl olduğunu görür, izzet‑i nefsine yediremez. Başını indirir, nefsine bakar, bir derece ağır görür. Eyvâh! O vakit; “Neme lâzım, işte ben, işte ef'âlim.” gibi şahsiyâtla yaralanmış gururu feryâda başlar. Veyâhut o aşîretten çekilip veya asılsızlık gösterip, başka aşîrete intisab eder.
İkinci adam başını kaldırdıkça aşîretinin mefâhiri gözünü kamaştırır, hiss‑i gururunu kabartır, nefsine bakar gevşek görür. İşte o vakit, hiss-i fedâkârî fikr-i milliyet uyanır; “Aşîretime kurban olayım.” der.
Eğer bu temsîlin remzini anladınsa, şu müsâbaka ve mücâdele meydânı olan bu cihan‑ı ibrette, bir müslim – meselâ – bir Hıristiyan veya bir Kürd, bir Rûm ile ma'nen hissiyatları mübâreze-i hamiyette mukàbele ve muvâzene ile tezâhür etse, temsîlin sırrını göreceksin. Lâkin şu tefâvüt, herkesin zannettiği gibi değildir. Belki zâhir-perestlik ve sathîlik ve galat-ı histen gelmiştir.
Ey Müslüman!
Aldanma! Başını indirme! Paslanmış bî‑hemtâ bir elmas, dâima mücellâ cama müreccahtır. Zâhiren olan İslâmiyetin zaafı, şu medeniyet-i hâzıranın, başka dinin hesabına hizmet etmesidir. Hâlbuki şu medeniyet sûretini değiştirmesi zamanı hulûl etmiştir. Sûret değişirse, kaziye bil'akis olur. Nasıl şimdiye kadar bidâyetinde söylenildiği gibi, nerede Müslüman varsa Hıristiyana nisbeten bedevî, medeniyete karşı müstenkif ve soğuk davranır ve kabûlünde ızdırâb çeker, sûret değişse başkalaşır.
كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا
Said Nursî (rh)