وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍÂkıbet, ikàba delildir; hadsen onu gösteriyor. Ma'siyetin ekseriyâ dünyada olan âkıbeti, bir emâre‑i hadsiyedir ki, cezasında bir ikàb vardır. Çünkü herkes hususî bir tecrübe ile hadsen görüyor ki; hiçbir münâsebet-i tabîiye olmadığı hâlde, ma'siyet bir netice-i seyyieye müncer olur. Bu kadar kesret ve vüs'atle tesâdüf olamaz.
Eğer şu umum muhtelif hususî tecrübeler nazara alınırsa görünür ki; nokta‑i iştirâk yalnız tabiat-ı ma'siyettir ki, cezayı istilzam ediyor. Demek ceza, ma'siyetin lâzım-ı zâtîsidir.
Mâdemki dünyada filcümle bu lâzım, sırf tabiat‑ı ma'siyet için terettüb ediyor. Elbette bu dârda terettüb etmeyen, başka dârda terettüb edecektir. Acaba kim vardır ki, küçücük bir tecrübe geçirmemiş ve dememiş ki: “Filân adam fenâlık etti, belâsını buldu…”