İşârât
Müellifi
Bediüzzaman Said Nursî
Te'lif Tarihi: 1339
İlk Baskı:
Evkàf‑ı İslâmiye Matbaası, İstanbul
1339
İfâde
Bundan altı sene evvel, şu zelzelenin bidâyetinde, İşârâtü'l‑İ'câz tefsirini yazarkenوَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ beyânı sadedinde, şu risaledeki fehmimi aynen yazmıştım. Zaman, fehmimi te'yid ettiğinden neşrediyorum. Zeyli, perakende hakikatlerden bir aşûredir.
﷽
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
Şu cümle‑i àliyenin itnâbında bir îcâz-ı i'câzî var. Çünkü يَتَصَدَّقُونَ veya يُزَكُّونَ gibi kısa bir cümleye bedel, bunu ihtiyar etmesinden, sadakanın şerâit‑i makbûliyetini fehme ihsâs ve nukat-ı hüsnünü ihsân ediyor. Sadaka beş şart ile tam sadaka olabilir:
Birincisi: Sadakaya muhtaç olacak derecede tasaddukta isrâf etmemektir. Şu şarta îmâen مِمَّا’daki مِنْ ‑i teb'îziyeyi menâr etmiştir.
İkincisi: Kendi malından vermeli, yoksa Ali’den alıp Velî’ye vermemeli. Şuna işâreten hasrı ifâde eden مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ’daki takdimi ayar etmiştir.
Üçüncüsü: Minnet etmemektir. Buna remzen رَزَقْنَا’daki hakîki mâlik kim olduğunu ve sadaka veren yalnız vâsıta olduğunu göstermekle, şu şarta medâr etmiştir.
Dördüncüsü: Tıyb‑ı nefs ile rızâ-yı kalb ile olmalı. Havf-ı fakr ile olmamalı. Şuna telvihen رَزَقْنَا’daki nun‑u azametleاَنَا الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُmânâsına remzedip şu şarta emâre etmiştir.
Beşincisi: Sadakayı alan sefâhette değil belki nafakasında ve hâcât‑ı zarûriyesinde sarf etmeli. Şuna telmihan يُنْفِقُونَ’un maddesini alâmet etmiştir.
Altıncı şart: Kemâldir. Mala hasredilmemeli. Zîra tasadduk malda olduğu gibi ilimde, fikirde, fiilde de olur. Şu ta'mîme مَا lafzındaki umum ile îmâ ve يُنْفِقُونَ’deki ıtlâk ile işâret etmiştir. Çünkü makam‑ı hitâbîde ıtlâk, ta'mîmdir.
İslâmiyet’in bir rükn‑ü mühimmi olan zekât, beşerin hayat-ı nev'iyesi için ehemmiyeti şudur:
Hadîste var اَلزَّكَاةُ قَنْطَرَةُ الْاِسْلَامِ yani zekât bir köprüdür ki Müslüman, kardeşi olan Müslüman’a muâvenet için ondan geçer. Zîra memurun‑bih olan teâvün, o vâsıta iledir. Ve nev'-i beşerin hey'et-i ictimâiyedeki nizâmın sıratu'l-müstakîmi odur. İnsanlar içinde madde-i hayatın cereyanına râbıta odur. Terakkiyât-ı beşerdeki zehirlere tiryâk odur.
Evet, zekâtın vücûb‑u kat'îsinde ve onun kabilesi olan sadakaya ve karz-ı hasene dâvet-i Kur'ânîde ve ribânın vesâiliyle beraber hurmet-i şedîdesinde azîm bir hikmet, àlî bir maslahat, vâsi' bir rahmet vardır.
Eğer sahife‑i âlemde tarihî bir nazarla dikkat ve cem'iyet-i beşeriyenin mesâvîsinin esâsları teftiş edilse görülecektir ki bütün ihtilâlât ve fesâdın asıl ve mâdeni ve bütün ahlâk-ı rezîlenin muharrik ve menba'ı, tek iki kelimedir. O iki kelimenin imtizacından bomba gibi küre-i arz patladı ve izdivâcından, medenî insanlardan canavarlar doğdu.
Birinci Kelime: Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne?
İkinci Kelime: İstirahatim için zahmet çek, sen çalış, ben yiyeyim.
Merhametsiz, nefis‑perest olan birinci kelime-i gaddâredir ki âlem-i insanı zelzeleye getirip kıyâmeti kopmak üzeredir. Şu kelimenin ırkını kesecek tek bir devâsı var ki o da zekâttır ve zekâtın mükemmili olan sadakâttır ve onun mütemmimi olan karz-ı hasendir.
Harîs, hodgâm, zâlim olan ikinci kelimedir ki beşerin terakkiyâtını öyle sarsıyor ki herc ü merc ateşine atmak üzeredir.
Şu dâhiye‑i dehyânın tek bir devâsı var. O da hurmet-i ribâdır ve faizin bütün vesâilini hayat-ı ictimâiyeden ref' etmektir. Hodgâm ellerde servetin inhisarına vesile olan ribâ kapları, bankaları seddir. Evet, bu kaplar ile servet ve temellük, kalîl adamlarda toplanır. Bu iki düstur ile tevzî' edilmezse gasbedilecektir.
Evet, hey'et‑i ictimâiyedeki intizamın şartı, tabakàt-ı beşer birbirinden uzaklaşmamak; tabaka-yı hàvâs tabaka-yı avâmdan, tâife-i ağniyâ tâife-i fukaradan ayrılmasın ki sıla-i rahim kopmasın. Hâlbuki ribânın hayatı ve zekâtın mevti ile geniş bir mesâfe açılmış, öyle bir uzaklık olmuş ki hayt-ı vasl kopmuş.
Tabaka‑yı süflâdan, tabaka-yı ulyâya karşı ihtiram, itâat, tahabbüb yerine; yalnız ihtilâl sadâsı, hased sayhası, kin enîni, nefret velvelesi, intikam feryâdı yükselip işitilir.
Tabaka‑yı ulyâdan, tabaka-yı süflâya merhamet, ihsân ve taltife bedel, yalnız zulmün ateşi, tahakkümün sâikası, tahkîrin ra'dı iniyor.
İşte bu hâlet‑i rûhiyedendir ki sebeb-i tevâzu' ve terahhum olan hàvâstaki meziyet, tekebbür ve gurura sebeb olmuştur. Şefkate, acımaya ve yardıma sebeb olan fukara aczi, avâmın fakrı esâretlerine, sefâletlerine sebeb olmuştur.
Eğer şâhid istersen âlem‑i medenî’nin fesâd ve rezâletine bak, zaman çok şâhidleri gösterecektir.
Elhâsıl: Tabakàtın musâlahası, birbirine yakınlaştırmasının çare‑i yegânesi, erkân-ı İslâmiyetten olan zekâtı, hey'et-i ictimâiyenin tedvîrine vâsi', àlî düstur ittihàz etmektir.
İslâmiyet’te en büyük kebîre olan ribâyı vesâiliyle ilgâ etmektir. Adâlet‑i Kur'âniye âlem kapısında durup ribâya: “Yasaktır, girmeye hakkın yoktur!” der.
Zaman ihtiyarlandıkça Kur'ân gençleşiyor, rumûzu tavazzuh ediyor.
Meselâ اِنْ يَكُنْ مِنْكُمْ عِشْرُونَ… الخ
Meselâ تَجْر۪ى فِي الْبَحْرِ… الخ
Meselâ قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِ… الخ
Meselâ… Meselâ… ilâ âhir.
عاشورا
س ‑ مَنْ اَنْتَ ؟ اَاَنْتَ اَنْتَ بَعْدَ مَوْتِكَ ؟ وَهَلْ لِخَرَابِ الْبَدَنِ تَأْث۪يرٌ ف۪ى وَحْدَةِ الرُّوحِ ؟
ج ‑ اَنَا تَوَلَّدْتُ الْاٰنَ مُتَلَخِّصًا مِنْ ثَمَان۪ينَ سَع۪يدًا تَمَخَّضُوا ف۪ى اَرْبَع۪ينَ سَنَةً بِقِيَامَاتٍ مُسَلْسَلَةٍ وَاسْتِنْسَاخَاتٍ مُتَسَلْسِلَةٍ فَهٰذَا السَّع۪يدُ حَيٌّ نَاطِقٌ مَيِّتُونَ. لَوْ بِالْاِنْجِمَادِ تَمَاسَكَ مَاءُ الزَّمَانِ وَتَمَثَّلَ اُولٰئِكَ السَّع۪يدُونَ وَتَرَاَوْا لَمَا تَعَارَفُوا. تَدَحْرَجْتُ عَلَيْهِمْ فِي الْاَطْوَارِ فَتَفَرَّقَ مِنّ۪ى مَا زَانَ وَاَخَذْتُ مِنْهُمْ مَا شَانَ. فَكَمَا اَنَّ اَنَا الْاٰنَ هُوَ اَنَا ف۪ى هَات۪يكَ الْمَرَاحِلِ كَذٰلِكَ اَنَا اَنَا ف۪يمَا يَأْت۪ى بِمَوْت۪ى مِنَ الْمَنَازِلِ اِلَّا اَنَّهُ ف۪ى كُلِّ سَنَةٍ بِمُهَاجِرَةِ اثْنَيْنِ لِسَاكِن۪ى تِلْكَ الْبِلَادِ يُجَدِّدُ اَنَا لِبَاسَهُ فَيَلْبَسُ السَّع۪يدَ الْجَد۪يدَ وَيَخْلَعُ الْعَت۪يقَ.
Türkçesi:
Suâl: Kimsin? Ölsen yine sen misin? Bedenin inhilâli rûhun şahsiyetine te'sir etmez mi?
Cevab: Ben bu ânda, seksen Said’den telhis ile tezâhür etmişim. Onlar müselsel şahsî kıyâmetler ve müteselsil istinsahlar ile çalkalanıp şu zamana beni fırlatmışlar.
Şu “Said” yetmiş dokuz meyyit, bir hayy‑ı nâtıkın fihristesidir. Eğer zamanın suyu donup dursa mütemessil olan o Saidler birbirlerini görseler şiddet-i tehâlüften birbirlerini tanımayacaklardır. Ben onların üstünde yuvarlandım; hasenât, lezzât dağıldı kaldı. Seyyiât, âlâm toplandı, yüklendi.
Nasıl ki şimdi o merhalelerde dâima ben benim. Öyle de mevtimle gelecek menzillerde de yine ben benim. Lâkin her senede şu menzilhânelerdeki zerrât, iki muhâceret‑i umumî yaptığından ene dahi libâsını değiştirir, yırtılmış Said’i atar, Yeni Said’i giyer.
“İn'ikâs ya hüviyeti veya hüviyetle hâsiyeti veya hüviyetle mâhiyeti tutar.”
Biri birinden eltaf ve eşeff, kudretin çok âyineleri vardır. Camdan suya, sudan havaya, havadan esîre, esîrden âlem‑i misâle hattâ zamana hattâ fikre ilâ âhir tenevvü' ediyor. Suda kesifin aksi, aslın aynı değilse nurânîde gayrı da değil, havada aynıdır.
Hava âyinesinde bir kelime milyonlar kelimât olur. Kudretin şu matbaasında sırr‑ı tenâsül, kalem-i sun'-u İlâhî acîb istinsah ediyor.
فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ
Misleyn Telâkki Edilen Zıddeyn
Zevkî olan sofiye vahdetü'l‑vücûdu, Allah hesabına kâinâtı inkârdır.
Fikrî olan felsefe ve zaîfü'l‑i'tikàdların lisânında olan vahdetü'l-vücûd ise hâşâ kâinât hesabına Allah’ı inkârdır.
Biri vahdetü'ş‑şühûd, diğeri vahdetü'l-mevcûdu tazammun eder. اَيْنَ الثُّرَيَّا مِنَ الثَّرٰى
Nazar, mes'ele‑i zevkiyede tasarruf etse bozar. Zevkî, keşfî olan emir nazar-ı fikir mîzanı ile tartılmaz; ona inse katılaşır, çirkinleşir.
Meselâ, toprak altında bir çekirdek havada ondan çiçekli bir sünbül var. Âlem‑i türâbda nazar, çekirdeğe dikkat etse ince esâsâtı görür. Hava âlemindeki müzehher sünbülü onlara ircâ ile izâh edemez. Çekirdek içine sıkıştıramaz. İşte zevk burada bakar. Nazar orada. Rü'yet değişir.
Bîçâre hakikatler, kıymetsiz ellerde kıymetsiz olur.
Demişler: سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى لِشِدَّةِ ظُهُورِهِ
Ben de derim:
نَعَمْ وَسُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى لِعَدَمِ ضِدِّهِ ❋ وَلَوْ لَا الْجَنَّةُ وَالزَّمْهَر۪يرُ لَمَا عَذَّبَتْ جَهَنَّمُ وَلَا اَحْرَقَتْ
Cennet olmasa cehennem tâzib etmez. Zemherir olmasa ihrâk etmez.
Nefis‑perestlerin Nazar-ı Dikkatine
Bir lokma kırk paraya. Bir lokma on kuruşa‥ ağza girmeden, boğaza geçtikten birdirler. Yalnız birkaç sâniye, ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan zâikayı taltif ve memnun etmek için birden ona gitmek, isrâfın en sefîhidir.
Eskide ekser İslâm aç değildi, tereffühe ihtiyar var idi. Şimdi açtır, telezzüze ihtiyar yoktur.
Lezzet‑perestlerin Nazar-ı Dikkatine
İnsan eski zamanını düşünse ya lisânı veya kalbi ya (âh, âh) veya (oh, oh) tahattur veya telaffuz edecektir. Âh, müstetir elemin tercümânıdır. Oh, rûhta muzmer bir lezzet ve ni'metin muhbiridir.
Âh’ı dedirten, lezâiz‑i mâziyenin tasavvur-u zevâlidir. Çünkü zevâl-i elem lezzet olduğu gibi zevâl-i lezzet de elemdir. Şâirlerin dîvânları, tasavvur-u zevâl-i lezzetten gelen bir elem-i fikrînin birer feryâdıdır.
Oh yani Elhamdülillâh dedirten, âlâm‑ı mâziyenin tasavvur-u zevâli, verdiği lezzet-i rûhâniyenin ünvânıdır. Demek muvakkat lezzetten ziyâde, muvakkat eleme tebessüm etmeli, hoş geldin demeli.
Evlenmeli
Bekârlık, bî‑kârların kârıdır.
Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur. İzdivâc tasfiye, tehzîb eder.
Suâl: Hangi cem'iyettensin, neden muhâlefeti şiddetle tenkid ediyorsun?
Cevab: Şühedâ cem'iyetindenim. Tek bir velîyi inkâr veya istihfaf etmek, meş'ûmdur. Öyle ise iki milyon evliyâullâh olan şühedâyı inkâr etmek ve kanları heder saymak, meş'ûmların en meş'ûmudur. Zîra muhâlefet der: “Haksız olarak harbe girildi, hasmımız haklı idiler. Cihad değildi.” İşte şu hüküm, iki milyon şühedânın şehâdetini inkârdır.
Bence en çok duâmız bu olmalı:اَللّٰهُمَّ لَا تَجْعَلْ بَأْسَنَا بَيْنَنَا
Bir hakikat var ki, en bedevî ve hattâ vahşî insanlar dahi o hakikate karşı serfürû bürde‑i itâat ve ihtiramdırlar. Bir aşîretten mütehâsım iki kabile, hariç bir hasım zuhûr etse sevk-i tabîi ile dâhilî husûmet ta'tîl edilir. Şâyân-ı istiğrabdır ki medenî, münevver telâkki edilenler, o vahşîlerden çok aşağıdırlar. Husûmet-i hariciyenin zuhûruyla, dâhilî husûmeti teşdid ederler. Eğer medeniyet ve fen böyle ise insanın saâdeti, vahşet ü cehâlettedir.
Âlim‑i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Şu kuzusuna süt, bu yavrusuna kay verir.
Bâtıl şeyleri tasvir, sâfî zihinleri idlâldir ve cerhtir. Ba'dehu cerh ve red ile tedâvi ya olur ya olmaz.
Bîçâre İstanbul mütebâyin, dâhiyâne prensiplerin telkinât‑ı musırrâneleriyle kàbiliyet-i telkîhasını kaybetmiştir. Zihni âlûfte olmuştur.
Nisyan bir ni'mettir, yalnız her günün âlâmını çektirir, müterâkimi unutturur.
Derecât‑ı harâret gibi, her musîbette bir derece-i ni'met vardır. Daha büyüğünü düşünüp küçükteki derece-i ni'meti görüp Allah’a şükretmeli. Yoksa isti'zam ile üflense şişer, merak edilse ikileşir. Kalbdeki misâli, hakikate inkılâb eder.
Zulmet‑i Münevvere
Efkâr‑ı hâzırada cehl-i basiti, cehl-i mürekkebe kalbeden en mühim sebeb; mechûl bir şeye parlak bir isim takmakla anladım zannetmek ve mechûl şeyleri ona ircâ ile izâh ettim zannetmektir. Hâlbuki ta'rif ya had ya resim ile olur. Yoksa vâzı'ı câhil ve müsemmâya mümâs olan vechi muzlim ve göze çarpan vechi şeffâf bir ism-i câmid ile olmaz. Manyetizma, telepati, kuvve-i mıknatısiye gibi…
İhyâ‑yı din, ihyâ-yı millettir.
Hayat‑ı din, nur-u hayattır.
Ümmet şerîata temessükü nisbetinde terakkî, tesâhülü nisbetinde tedennîsi hakàik‑ı tarihiyedendir.