O Zamanki Hayatına Kısa Bir Bakış
Evvelâ: Hükemâ‑i İşrâkìyyûn’un mesleklerine sülûk ederek, zühd ve riyâzete başladı. Hükemâ-i İşrâkìyyûn, tedrîc kanunu mûcibince vücûdlarını riyâzete alıştırmışlardı. O ise, tedrîce riâyet etmeyerek, birdenbire riyâzete daldı. Gün geçtikçe, vücûdu tahammül etmeyerek zaîf düşmeye başladı. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Ulemâ-i İşrâkìyyûn’un, “Riyâzetin küşâyiş-i fikre hizmet ettiği” nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu.
Sâniyen: İmâm‑ı Gazâlî Hazretlerinin “İhyâu'l-Ulûm”unda tasavvuf nokta-i nazarında دَعْ مَا يُر۪يبُكَ اِلٰى مَا لَا يُر۪يبُكَ kaidesine ittibâen, ekmeği bile bir zaman terkedip, ot ile idareye koyuldu.
Sâlisen: Nâdir konuşuyordu. Kürdlerin edîb dâhîlerinden Molla Ahmed Hânî Hazretlerinin, gündüzleyin bile havf ile girilen kubbe‑i saâdetine kapanır, bazen geceleyin de orada kalırdı. Bundan dolayı ahâli, Bediüzzaman’a: “Ahmed Hânî Hazretlerinin feyzine mazhar olmuştur” diyordu. Bu hâli – müşârün-ileyhin – kerâmetine hamlederlerdi. O vakitlerde kendisi onüç-ondört yaşlarında idi.
Sonra, ulemâdan mümtâz sîmâlarla mülâkat etmeye karar verdi; ve Bağdat’a, ziyaret kasdıyla hocasından izin istedi. Derviş kıyafetine girdi. Yolları takib etmeden dağlarda, ormanlarda gece dolaşarak Bağdat’a gitmek niyetinde iken Bitlis’e geldi. Bitlis’te Şeyh Mehmed Emin Efendi Hazretlerinin yanına giderek, iki gün kadar dersinde bulundu. Şeyh Mehmed Emin Efendi, kendisine kisve‑i ilmiyeye girmesini teklif etti. Molla Said cevaben:
– Ben henüz sinn‑i bülûğa vâsıl olmadığımdan, muhterem bir müderris kıyafetini kendime yakıştıramıyorum. Ve ben bir çocuk iken, nasıl hoca olabilirim? diyerek teklifini kabûl etmemiştir.
Bundan sonra, Şirvan’daki biraderinin yanına gitti. Orada büyük kardeşiyle ilk görüşmede aralarında şöylece kısa bir muhâvere cereyan etti.
Molla Abdullâh: Sizden sonra ben Şerh‑i Şemsî kitabını bitirdim, siz ne okuyorsunuz?
Bediüzzaman: Ben seksen kitab okudum.
Molla Abdullâh: Ne demek?
Bediüzzaman: İkmal‑i nüsah ettim ve sıranıza dâhil olmayan birçok kitapları da okudum.
Molla Abdullâh: Öyle ise seni imtihan edeyim?
Bediüzzaman: Hazırım, ne sorarsanız sorunuz!
Molla Abdullâh, biraderini imtihan eder. Kifâyet‑i ilmiyesini takdir ile, sekiz ay evvel talebesi bulunan Molla Said’i kendisine üstad kabûl etti ve talebelerinden gizli olarak küçük biraderinden ders almaya başladı. Ve bittabi, daha evvel okuttuğu kardeşini kendisine üstad yaptığını sezdirmiyordu. Nihâyet talebeler, Molla Abdullâh’ın Molla Said nezdinde ders okuduğunu kapıdan, anahtar deliğinden gizlice görünce taaccüb ederek sormuşlarsa da; Molla Abdullâh cevaben – nazar değmemek için “Ben ona ders veriyorum”, demiş ve talebelerini aldatmıştı.
Molla Abdullâh’ın yanında bir müddet kaldıktan sonra Siirt’e gelir. Orada bulunan Molla Fethullâh Efendi’nin medresesine gider. Molla Fethullâh, Molla Said’e:
– Geçen sene “Süyûtî” okuyordunuz, bu sene “Molla Câmî”yi mi okuyorsunuz?
Bediüzzaman: Evet “Câmî”yi bitirdim.
Molla Fethullâh hangi kitabı sordu ise, “bitirdim” cevabını alınca, tahayyürde kaldı. Bu kadar kitabı bitirdiğini, hem de az zamanda bitirdiğini aklına sığıştıramadı, taaccüb etti ve dedi:
– Geçen sene deli idin, bu sene de mi delisin?
Bediüzzaman: İnsan başkasına karşı kesr‑i nefis için hakikati ketmedebilir. Fakat babadan daha muhterem olan üstadına karşı hakikat-i mahzdan başka bir şey söyleyemez. Emrederseniz, söylediğim kitaplardan beni imtihan ediniz, der.
Molla Fethullâh hangi kitaptan sordu ise, cevabını güzelce verir.
Bunun üzerine bu muhâvereyi dinleyen ve bir sene evvel Said’in hocasının hocası bulunan Molla Ali‑i Suran nâmındaki zât, kendilerinden ders almaya başladı.
Molla Fethullâh: Pek a'lâ, zekâda hàrikasınız, fakat hıfzınız nasıldır? Makàmât‑ı Harîriye’den birkaç satırını iki defa okumakla hıfzedebilir misiniz? diyerek kitabı uzatır.
Molla Said alarak, bir yaprağını bir defa okumakla hıfzetti ve okudu.
Molla Fethullâh: Zekâ ile hıfzın ifrat derecede bir kimsede tecemmu'u nâdirdir, diyerek hayrette kaldı.
Bediüzzaman orada iken, Cem'ül‑Cevâmi' kitabını, günde bir-iki saat iştigâl etmek üzere bir haftada hıfzetti. Bunun üzerine Molla Fethullâh şu kelâmı söyleyerek kitabın üzerine yazdı: قَدْ جَمَعَ ف۪ي حِفْظِهِ « جَمْعُ الْجَوَامِعِ » جَم۪يعَهُ ف۪ي جُمْعَةٍ
Bu hâl Siirt’te şüyû bulmuş ve Molla Fethullâh, ulemâya:
– Bizim medreseye gayet genç bir talebe geldi. Her ne suâl ettimse bilâ‑tevakkuf cevab verdi. Bu yaşta zekâsına ve ilmine ve fazlına hayran kaldım, diyerek pek çok medheder. Bunun üzerine ulemâ bir yerde toplanarak Bediüzzaman’ı dâvet ederler. Bediüzzaman, intihâb ettikleri bütün suâllerine bilâ-tereddüd cevab verirken, Molla Fethullâh’ın yüzüne bakıyordu. Sanki kitaba bakıyor gibi kendilerinden okuyarak cevab veriyordu. Bunu gören ulemâ, Bediüzzaman’ın hàrikulâde bir genç olduğuna hükmedip, faziletini takdir ve senâ ettiler. Bu hâl etrafta işitilir. Ahâli, kendisine veliyullâh derecesinde ihtiram eder ve o nazarla bakarlar.
Bu vaziyet, ikinci derecede bulunan bir takım âlim ve talebelerin rekabetlerini arttırdı. Genç, tecrübesiz talebelerden bir kısmı, ilmen mağlûb edemedikleri Bediüzzaman’ı kavga yoluyla iskât etmek teşebbüsünde bulunmuşlarsa da, mes'eleden haberdar olan Siirt ahâlisi, kendisini kurtarmak için gelmişler. Ahâli nazarında büyük mevkii olduğu için, derhâl muârızların ellerinden kurtarılmış ve bir odaya bırakılmış ise de Bediüzzaman, mesleklerine olan fevkalâde muhabbetinden, muârızları bulunan talebe ve ehl‑i ilmin câhillere hedef olmamasını te'min için kendisi odadan çıkıp muârızları tarafından telef edilse bile ehl-i ilmin işine câhillerin karışmamasını müdafaa eder. Bu ihtilâfı kaldırmak maksadıyla herhangi bir talebeye:
– Beni öldürünüz, ilmin haysiyetini muhâfaza ediniz! diyerek yüzünü çevirmiş ise de hiçbir talebe kendisine hücum etmemiş ve nihâyet ihtilâf bertaraf edilmiştir. Siirt Mutasarrıfı, kendisini muhâfaza etmek üzere yanına çağırdığı ve o talebeleri nefyedeceği haberini tebliğ etmeye gönderdiği jandarmaya karşı Bediüzzaman:
– Biz talebeyiz, birbirimizle döğüşürüz, barışırız. Binâenaleyh, mesleğimiz haricinde bulunan birisinin bize karışması muvâfık olmadığından gelemeyeceğim ve hatâ da benimdir, cevabında bulunarak jandarmaları reddetmiştir.
Bu esnâda onbeş‑onaltı yaşlarında bulunuyordu. Lâkin kuvve-i bedeniyece pek çevik ve metîndi. “Said el-Meşhûr” lakabıyla yâdediliyordu. Siirt’te, kendisiyle mücâdele etmek isteyen bütün arkadaşlarına karşı hazır bulunduğu ve aynı zamanda sorulacak bütün suâllere cevab vereceğini, kimseye suâl sormayacağını ilân etti.
Sonra tekrar Bitlis’e geldi. Bitlis’te bir‑iki şeyh hânedânının, âlim ve talebelerin arasında geçimsizlik olduğunu işitir. Fesâdı netice veren sözlerin, bilhassa gıybetin İslâmiyete yakışmadığını onlara ihtar edince; Molla Said’i, Şeyh Emin Efendi’ye şikâyet ederler. Şeyh Emin ise:
– Henüz çocuk olduğundan kàbil‑i hitâb değildir, der.
Bu söz Molla Said’e tebliğ edildiği ânda, zâten bu gibi sözlere fıtraten tahammülsüz olduğundan Şeyh Emin Efendi’nin huzuruna çıkarak elini öper ve:
– Efendim, beni imtihan ediniz; kàbil‑i hitâb olduğumu isbât etmek isterim, der.
Şeyh Emin Efendi, mütenevvi' ilimlerden ve en müşkül mes'elelerden onaltı suâl tertib ederek sorar. Molla Said, suâllerin umumuna cevab verdikten sonra, Kureyş Câmii’ne gider, ahâliye va'z ve nasihat etmeye başlar. Bunun üzerine Bitlis ahâlisinin bir kısmı Molla Said’e, bir kısmı da Şeyh Emin Efendi’ye yardım etmek isterler. Bundan dolayı vâli, büyük bir vukûâta meydân vermemek için Bediüzzaman’ı nefyeder.
Bu defa da Şirvan’a gider. Zâten infirad eden böyle zâtların muârızları pek çok bulunur. Bilhassa mücâdele‑i ilmiyede mağlûb düşenlerden bazı zâhir hocalar, Molla Said’i ahâli nazarında küçük düşürmek için var kuvvetleriyle çalışıyorlardı. Her hususatını tecessüs ettirirlerdi. Bir gün nasılsa, kazâen sabah namazını geçirmiş. Buna vâkıf olan hasımları, “Molla Said, namazı terketmiştir” diyerek ahâli arasında işâada bulundular. Molla Said’den soruldu ki:
– Niçin herkes bunu böyle söylüyor?
Molla Said:
– Evet, esâssız bir şey, âlemin içinde çabuk yayılmaz. Hatâ bendedir. Onun için, iki cezaya uğradım: Birisi Allah’ın itâbı, diğeri nâsın ta'rizi. Bunun esâs sebebi ise, geceleyin âdet edindiğim vird‑i şerîfi terkettiğimdir. İşte âlemin rûhu bu hakikate temâs etmişse de, tamamını kavrayamayarak ismini bilemeyip şu vechile hatâyı isimlendirmişler, cevabını verir.
Şirvan’da bulunduğu sırada Siirt civarından birisi gelerek:
– Aman efendim, Siirt’e bir çocuk gelmiş, kendisi ondört‑onbeş yaşında, umum ulemâyı ilzam etti. Şunu ilzam etmek için sizi dâvete geldim, der.
Molla Said de şu dâvete icâbet ederek Siirt’e gitmek için hazırlanır. Yola düşerler, iki saat gittikten sonra, o küçük hocanın evsâf ve kıyafetini sorar. O adam:
– Efendim, ismini bilmiyorum; fakat ilk gelişte derviş kıyafetinde olup omuzunda bir posteki vardı. Bilâhare talebe kıyafetine girdi ve umum ulemâyı ilzam etti.
Bunu dinlediğinde, kendisinden bahsettiğini ve bir sene evvelki kendi vukûâtının şimdi civar köylerde şüyû bulduğunu anlayarak geriye döner, dâvete icâbet etmez.
Bilâhare Siirt’e bağlı Tillo Kasabasına gitti. Meşhûr bir türbeye kapandı. Orada hàrika olarak Kamus‑u Okyanus’u Bâbü's-Sin’e kadar hıfzetti. Ne fikre binâen kamusu hıfzettiği sorulduğunda:
– Kamus, her kelimenin kaç mânâya geldiğini yazıyor; ben de bunun aksine olarak her mânâya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir kamus vücûda getirmek merakına düştüm, cevabında bulundu. Mezkûr türbeye kapandığı vakit küçük biraderi Mehmed, yemeğini getiriyordu. Yemek içindeki taneleri, kubbenin etrafında bulunan karıncalara vererek, kendisi ekmeğini yemeğin suyuna batırarak kanâat ediyordu.
– Neden dolayı taneleri karıncalara veriyorsun? denildiğinde;
– Bunlarda hayat‑ı ictimâiyeye mâlikiyet ve fevkalâde vazife-şinâslık ve çalışma bulunduğunu müşâhede ettiğim için cumhûriyet-perverliklerine mükâfâten kendilerine muâvenet etmek istiyorum, cevabında bulunmuştur…
Tillo’da iken, bir gece Şeyh Abdülkadir‑i Geylânî (ks) Hazretlerini rüyasında görür. Geylânî Hazretleri (ks) kendisine hitâben:
– Molla Said! Mîran aşîreti reisi Mustafa Paşa’ya gidiniz ve kendisini tarîk‑ı hidayete dâvet ediniz. Yaptığı zulümden vazgeçerek namaza ve emr-i mârufa müdâvim olmasını tavsiye ediniz. Aksi takdirde öldürünüz.
Molla Said, bu rüyayı görür görmez, hemen tedârikini yaparak Mîran aşîretine doğru Tillo’dan hareket eder, doğruca Mustafa Paşa’nın çadırına girer. Paşa orada bulunmadığından, biraz istirahat eder. Sonra Mustafa Paşa içeri girer. Orada hazır olanların hepsi kıyâm ettikleri hâlde Molla Said yerinden bile kımıldanmaz. Paşanın nazar‑ı dikkatini celbedince, aşîret binbaşılarından Fettâh Bey’den kim olduğunu sorar. Fettâh Bey, meşhûr Molla Said olduğunu bildirir. Hâlbuki Paşa, ulemâdan hiç hoşlanmazdı. Şüphesiz bunun üzerine daha fazla kızmış ise de izhâr etmemişti. Molla Said’e ne için buraya geldiğini sorunca, Molla Said cevaben:
– Seni hidayete getirmeye geldim. Ya zulmü terkedip namazını kılacaksın veyâhut seni öldüreceğim! demesinden paşa hiddetlenerek dışarı çıkar. Biraz dolaştıktan sonra yine çadıra girer ve Molla Said’e ne için geldiğini tekrar sorar. Molla Said:
– Sana söyledim ya‥ onun için geldim, der. Mustafa Paşa çadırın direğinde asılı bulunan Said’in kılıncına işâret ederek:
– Bu pis kılınçla mı?
Bediüzzaman:
– Kılınç kesmez, el keser cevabında bulunur.
Mustafa Paşa tekrar dışarıya çıkarak biraz gezindikten sonra içeriye girer. Bediüzzaman’a:
– Benim Cezîre’de çok âlimlerim var; eğer hepsini ilzam edebilirsen senin dediğini yaparım, eğer ilzam edemezsen seni Fırat Nehri’ne atarım.
Molla Said:
– Bütün ulemâyı ilzam etmek benim haddim olmadığı gibi, beni de nehre atmak senin haddin değildir. Fakat ulemâya cevab verince sizden bir şey isterim ki, o da mavzer tüfeğidir. Şâyet sözünde durmazsan, seni onunla öldüreceğim, der.
Bu muhâvereden sonra Paşa ile birlikte atlarla Cezîre’ye giderler. Yolda, Paşa, kat'iyyen Molla Said’le konuşmaz. Bâni Hanı dedikleri mevkie gelince, yorgunluğundan Molla Said orada biraz yatar; uykudan uyanır uyanmaz etrafında bütün Cezîre âlimlerinin, kitapları ellerinde beklediklerini görür. Biraz görüştükten sonra çay ikram edilir. Cezîre âlimleri Molla Said’in şöhretini işittikleri için, mebhût ve hayran bir vaziyette çaylarını bile unutarak Molla Said’in suâline intizar etmekte idiler. Molla Said ise kendi çayını içtikten sonra dalgın dalgın karşısında bulunan bir‑iki âlimin çayını da içer, onlar farkedemezler. Mustafa Paşa, hocalara hitâben:
– Ben okumuş değilim, fakat Molla Said ile mücâdelenizde mağlûb olacağınızı şimdi anlıyorum. Zîra bakıyorum ki, siz düşünmekten çaylarınızı unuttuğunuz hâlde, Molla Said kendi çayını içtikten başka, iki‑üç bardak da sizin çayınızı içti.
Bunun üzerine, biraz latîfe ettikten sonra Molla Said bu âlimlere karşı;
– Efendiler! Bendeniz va'detmişim, hiç kimseye suâl sormam, binâenaleyh suâllerinize muntazırım, der.
Bu hocalar kırk kadar suâl sorarlar. Umumuna cevab verdikten sonra her nasılsa Molla Said bir suâlin cevabını yanlış söylediği hâlde karşısındakiler doğru telâkki ederek tasdik etmişlerdi. Meclis dağılınca Molla Said hatırlar, hemen arkalarından koşarak:
– Affedersiniz, bir suâlin cevabını yanlış söylediğim hâlde farkına varmadınız, diyerek cevabını tashih eder.
Hocalar dediler:
– İşte şimdi hakkıyla bizi tam ilzam ettiniz!
Sonra o hocalardan bir kısmı Molla Said’den ders almaya gelirler.
Bundan sonra Mustafa Paşa, ahdettiği mavzer tüfeğini hediye eder ve namaz kılmaya başlar.
Molla Said, ilimdeki emsâlsiz hàrika isti'dâdı derecesinde vücûdca da gayet idmanlı ve kuvvetli idi. Güreş tutmaktan pek hoşlanırdı. Medreselerde bulunan umum talebelerle güreşirdi. Hiçbirisi güreşte bile onu mağlûb edemezdi.
Mustafa Paşa ile bir gün at yarışına çıkarlar. Fakat kasdî olarak Mustafa Paşa gayet serkeş ve ta'limsiz ve hiç binilmemiş bir at hazırlanmasını emreder. Molla Said’e binmek için verir. (Allâhu a'lem, attan düşüp ölmesini istemiş.) Onaltı yaşında bulunan Molla Said, serkeş atı biraz dolaştırdıktan sonra koşturmayı arzu eder. At, onun verdiği istikametten çıkarak başka bir istikamete doğru koşar. Var kuvvetiyle durdurmak ister ise de muvaffak olamaz. Nihâyet çocukların bulunduğu yere gider. Cezîre ağalarından birisinin oğlu yol üstünde iken hayvan iki ayağını kaldırıp çocuğun omuzları arasına vurunca çocuk yere düşerek hayvanın ayakları altında çırpınmaya başlar. Nihâyet etraftan imdâda ulaşırlar. Çocuğu hareketsiz, ölü sûretinde görünce Molla Said’i öldürmek isterler. Ağanın hizmetçileri hançerlerini çekince, Molla Said hemen rovelverine el atar ve adamlara hitâben:
– Hakikate bakılırsa çocuğu Allah öldürmüş; zâhire bakılırsa at öldürmüş; sebebe bakılırsa, Kel Mustafa öldürmüş, çünkü bu atı bana o verdi. Durunuz, ben gelip çocuğa bakayım, ölmüş ise sonra muhârebe edelim, diyerek attan inerek çocuğu kucaklar; çocukta hareket görmeyince soğuk suyun içine batırıp çıkarır. Çocuk gülerek gözünü açar. Bunun üzerine bütün ahâli mütehayyir kalırlar.
Bu acîb vak'a üzerine bir müddet Cezîre’de kaldıktan sonra, talebesi Molla Sâlih ile bedevî Arabların meskeni olan Biro’ya giderler. Orada biraz kalınca tekrar Mustafa Paşa’nın eskisi gibi zulme başladığını işitir, yanına gider ve ona nasihat eder, tehdid eder. Bir gün bir münâkaşa arasında Mustafa Paşa’ya:
– Yine mi zulme başladın, seni Hak nâmına öldüreceğim! tehdidinde bulunur. Paşa’nın kâtibi ortaya atılır. O sırada Molla Said, Mustafa Paşa’yı zulmünden dolayı çok tahkîr eder.
Paşa bu tahkîre tahammül edemeyerek, öldürmek için üzerine hücum eder; fakat Mîran ağaları zabtederler. Nihâyet Mustafa Paşa’nın oğlu Abdülkerim, Molla Said’e yaklaşarak:
– Onun akîdesi yanlıştır; ricâ ederim, şimdilik buradan başka yere teşrîf ediniz, der.
Abdülkerim’in sözünü kırmaz, yalnız olarak, bedevîlerin meskeni olan Biro Çölü’ne doğru hareket eder. Yolda bedevî eşkıyâlarına tesâdüf eder. Bedevîlerin silâhları mızrak ve Molla Said’in silâhı mavzer olduğundan, eşkıyâlara doğru kurşun atmaya başlar, eşkıyâlar çekilirler. Yoluna devam ederken ikinci çeteye tesâdüf eder. Bu defa eşkıyâlar çok olduğundan etrafını çevirirler. Kendisini öldürecekleri sırada içlerinden birisi tanıyarak:
– Ben bunu Mîran aşîretinin içinde gördüm. Bu meşhûr bir adamdır deyince, derhâl bedevîler çekilerek kusurlarının af buyrulmasını dilerler. Ve korkulu olan yerlerde kendilerine muhâfızlık yapmak istemişlerse de Molla Said reddedip, yalnız olarak yoluna devam eder.
Birkaç gün sonra Mardin’e gelir. Mardin ulemâsı muârazaya kalkışırlarsa da muvaffak olamazlar, evlâdları yaşında olan genç Said’de hàrika bir şekildeki ilmî kudreti görünce kendilerine üstad kabûl ederler.
Bu esnâda, Mardin’e gelen iki talebeye tesâdüf etti. Bunlardan birisi, Cemâleddin‑i Efganî’ye mensûb olup; diğeri, Tarîkat-ı Sinûsiyeden idi. Bunlar vâsıtasıyla hem Cemâleddin-i Efganî’nin mesleğine, hem de Tarîk-ı Sinûsî’ye âşinâlık peydâ etti.
Molla Said çok genç yaşta iken siyâsî hayata atılır, vatan ve millete hizmete başlar. İlk hayat‑ı siyâsiyesi Mardin’de başlamıştır. Bunun üzerine bir mutasarrıfın pençe-i kahrıyla, elleri bağlı, muhâfız nezâretinde Bitlis’e nefyedildi. Jandarmalarla yolda giderken namaz vakti gelir. Namaz kılmak için, kayıdların açılmasını jandarmalara ihtar eder. Jandarmalar kabûl etmeyince, demir kayıdları bir mendil gibi açarak önlerine atar, jandarmalar, bu hâli kerâmet addedip hayretler içinde kalırlar. Teslîmiyetle, ricâ ve istirham ile:
– Biz şimdiye kadar muhâfızınız idik, bundan sonra hizmetçiniziz! derler.
Bitlis’te iken bir gün kendilerine vâli ile bir kısım memurların içki içtikleri ihbar olununca, hiddetlenerek:
– Bitlis gibi dindar bir memlekette hükûmeti temsîl eden bir zâtın irtikâb ettiği bu muâmeleyi kabûl edemem! diyerek içki meclisine gider. Evvelâ içki hakkında bir Hadîs‑i Şerîf okuduktan sonra pek acı sözler söyler. Vâlinin vurdurmak için işâret etmesi ihtimaline binâen de bir elini rovelverinin bulunduğu yerde tutar. Fakat vâli fevkalâde mütehammil ve hamiyetli bir zât olduğundan, kat'iyyen ses çıkarmaz. Oradan ayrılınca vâlinin yâveri genç Said’e:
– Ne yaptınız? Söyledikleriniz, i'dâmınızı mûcibdir, der.
Genç Said:
– İ'dâm hayâlime gelmedi, hapis ve nefiy zannederdim. Her ne ise bir münkeri def'etmek için ölürsem ne zararı var? Cevabında bulunur.
Oradan avdetinden bir‑iki saat sonra, iki polis vâsıtasıyla vâli kendisini istetir. Vâlinin odasına girerken vâli hürmet ve ta'zîmle genç Said’i karşılayarak elini öpmek ister. İltifatla yer göstererek:
– Herkesin bir üstadı vardır. Sen de benim üstadımsın, der.