Bediüzzaman’ın, Şarktaki Aşâirle Muhâvere ve Münâzaralarından Birkaç Misâl
Suâl: Dine zarar olmasın, ne olursa olsun?
Elcevab: İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez. Gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Hem de, mağlûb bîçâre bir reise yâhut müdâhin memurlara veyâhut mantıksız bir kısım zâbitlere i'timâd edilirse ve dinin himâyesi onlara bırakılırsa mı daha iyidir, yoksa efkâr‑ı âmme-i milletin arkasındaki hissiyat-ı İslâmiyenin mâdeni olan ve herkesin kalbindeki şefkat-i îmâniye olan envâr-ı İlâhînin lemeâtının ictimâ'larından ve hamiyet-i İslâmiye’nin şerârât-ı neyyirânesinin imtizacından hâsıl olan amûd-u nurânînin ve o seyf-i elmasın hamiyetine bırakılırsa mı daha iyidir, siz muhâkeme ediniz.
Evet, şu amûd‑u nurânî dinin himâyetini; şehâmetinin başına, murâkabenin gözüne, hamiyetinin omuzuna alacaktır. Görüyorsunuz ki, lemeât-ı müteferrika, tele'lüe başlamış. Yavaş yavaş incizab ile imtizaç edecektir. Fenn-i hikmette takarrur etmiştir ki: Hiss-i dinî, lâsiyyemâ (bâhusus) din-i hakk-ı fıtrînin sözü; daha nâfiz, hükmü daha àlî, te'siri daha şedîddir.
Evet, evet… Eğer sivrisinek tantanasını kesse, bal arısı demdemesini bozsa; sizin şevkiniz hiç bozulmasın, hiç teessüf etmeyiniz. Zîra, kâinâtı nağamâtıyla raksa getiren ve hakàikın esrârını ihtizâza veren musîka‑i İlâhiye hiç durmuyor. Mütemâdiyen güm güm eder.
Pâdişahlar pâdişahı olan Sultan‑ı Ezelî, Kur'ân denilen musîka-i İlâhiyesiyle umum âlemi doldurarak kubbe-i âsumânda şiddetli ses getirmekle, sadef-i kehf-misâl olan ulemâ ve meşâyih ve hutebânın dimağ, kalb ve femlerine vurarak, aks-i sadâsı onların lisânlarından çıkıp seyr ü seyelân ederek, çeşit çeşit sadâlarla dünyayı güm güm ile ihtizâza getiren o sadânın tecessüm ve intibâ'iyle; umum Kütüb-ü İslâmiye’yi bir tanbur ve kanunun bir teli ve bir şeridi hükmüne getiren ve herbir tel, bir nev'iyle O’nu ilân eden O sadâ-yı semâvî ve rûhâniyi kalbin kulağıyla işitmeyen veya dinlemeyen; acaba o sadâya nisbeten sivrisinek gibi bir emîrin demdemelerini ve karasinekler gibi bir hükûmetin adamlarının vızvızlarını işitecek midir?…
S – Hürriyeti bize çok fenâ tefsir etmişler. Hattâ âdeta hürriyette insan her ne sefâhet ve rezâlet işlerse, başkasına zarar etmemek şartıyla bir şey denilmez, diye bize anlatmışlar. Acaba böyle midir?
C – Öyleler hürriyeti değil, belki sefâhet ve rezâletlerini ilân ediyorlar ve çocuk bahânesi gibi hezeyan ediyorlar. Zîra, nâzenîn hürriyet, âdâb‑ı Şerîatla müteeddibe ve mütezeyyine olmak lâzımdır. Yoksa, sefâhet ve rezâletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdâdıdır. Nefs-i emmâreye esir olmaktır.
Hürriyet‑i umumî efrâdın zerrât-ı hürriyâtının muhassalıdır. Hürriyetin şe'ni odur ki: Ne nefsine, ne gayrîye zararı dokunmasın…
Fakat ey göçerler! Sizde olan yarı hürriyettir. Diğer yarısı da başkasının hürriyetini bozmamaktır. Hem de kût‑u lâyemût ve vahşet ile âlûde olan hürriyet, sizin dağ komşularınız olan hayvanlarda da bulunuyor. Vâkıa, şu bîçâre vahşî hayvanların bir lezzeti ve tesellîsi varsa, o da hürriyetleridir.
Lâkin güneş gibi parlak, rûhun mâşukası ve cevher‑i insaniyetin küfvü o hürriyettir ki: Saâdet Saray-ı Medeniyette oturmuş ve mârifet ve fazilet ve İslâmiyet terbiyesiyle ve hulleleriyle mütezeyyine olan hürriyettir…
S – Nasıl, hürriyet îmânın hàssasıdır?
C – Zîra, râbıta‑i îmân ile Sultan-ı Kâinât’a hizmetkâr olan adam, başkasına tezellül ile tenezzül etmeye ve başkasının tahakküm ve istibdâdı altına girmeye o adamın izzet ve şehâmet-i îmâniyesi bırakmadığı gibi; başkasının hürriyet ve hukukuna tecâvüz etmeği dahi, o adamın şefkat-i îmâniyesi bırakmaz.
Evet, bir pâdişahın doğru bir hizmetkârı, bir çobanın tahakkümüne tezellül etmez. Bir bîçâreye tahakküme dahi o hizmetkâr tenezzül etmez. Demek îmân ne kadar mükemmel olursa o derece hürriyet parlar. İşte Asr‑ı Saâdet…
S – Bir büyük adama ve bir velîye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz.
C – Velâyetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe'ni tevâzu' ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden sabiyy‑i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.
S – Heyhât! Bize tesellî veren şu ulvî emeli, ye'se inkılâb ettiren ve etrafımızda hayatımızı zehirlendirmek ve devletimizi parça parça etmek için ağızlarını açmış olan o müdhiş yılanlara ne diyeceğiz?
C – Korkmayınız. Medeniyet, fazilet ve hürriyet; âlem‑i insaniyette galebe çalmağa başladığından, bizzarûre terâzinin öteki yüzü şey'en-feşey'en hafifleşecektir. Farz-ı muhâl olarak – Allah etmesin – eğer bizi parça parça edip öldürseler; emin olunuz, biz yirmi olarak öleceğiz, üçyüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezâil ve ihtilâfâtın gubârını silkip, hakîki münevver ve müttehid olarak kervan-ı benî beşere pişdârlık edeceğiz. Biz, en şedîd, en kavî ve en bâkî hayatı intac eden öyle bir ölümden korkmayız. Biz ölsek de, İslâmiyet sağ kalır. O millet-i kudsiye sağ olsun.
S – Gayr‑ı müslimlerle nasıl müsâvî olacağız?
C – Müsâvât ise, fazilet ve şerefte değildir; hukuktadır. Hukukta ise, şah ve gedâ birdir. Acaba bir şerîat, “karıncaya bilerek ayak basmayınız” dese, tâzibinden men' etse; nasıl benî Âdem’in hukukunu ihmal eder? Kellâ… Biz imtisal etmedik. Evet, İmâm‑ı Ali’nin (ra) âdi bir Yahudî ile muhâkemesi ve medâr-ı fahriniz olan Salâhaddin-i Eyyûbî’nin miskin bir Hıristiyan ile murâfaası sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.
Zîra meşrûtiyet, hâkimiyet‑i millettir; hükûmet, hizmetkârdır. Meşrûtiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller; belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim, reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz; memuriyet bir nev'i riyâset ve bir ağalıktır; gayr-ı müslimlerden üçbin adamı ağalığımıza, riyâsetimize şerîk ettiğimiz vakitte, Millet-i İslâmiye’den aktâr-ı âlemde üçyüz bin adamın riyâsetine yol açılıyor. Biri zâyi' edip bini kazanan zarar etmez.
Otuzbir Mart Hâdisesi Hakkında Bir Cevabı
Ben Otuzbir Mart Hâdisesinde şuna yakın bir hâl gördüm. Zîra, İslâmiyetin meşrûtiyet‑perver ve hamiyetli fedâileri cevher-i hayat makamında bildikleri ni'met-i meşrûtiyeti, şerîata tatbik edip ehl-i hükûmeti adâlet namazında kıbleye irşad ve nâm mukaddes şerîatı, meşrûtiyet kuvvetiyle i'lâ; ve meşrûtiyeti, şerîat kuvvetiyle ibkà; ve bütün seyyiât-ı sâbıkayı muhâlefet-i şerîat üzerine ilkà etmek için bazı telkinâtta ve teferruâtın tatbikatında bulundular. Sonra sağını solundan fark edemeyenler, hâşâ! Şerîatı, istibdâda müsâid zannederek tûtî kuşları taklidi gibi “Şerîat isteriz” demekle hakîki maksad ortada anlaşılmaz oldu. Zâten plânlar serilmişti. İşte o zaman yalan olarak hamiyet maskesini takınan bazı herifler, o ism-i mukaddese tecâvüz ettiler. İşte cây-i ibret bir nokta-i siyah!‥
………………
Hakikaten bence müslüman neslinden gelen bir adamın akıl ve fikri, İslâmiyet’ten tecerrüd etse bile, fıtratı ve vicdânı hiçbir vakit İslâmiyet’ten vazgeçemez. En ebleh ve en sefîh bile, sedd‑i rasîn-i istinâdımız olan İslâmiyet’e bütün mevcûdiyetiyle tarafdârdır. Lâsiyyemâ, siyasetten haberdar olanlar…
Hem Zaman‑ı Saâdetten şimdiye kadar hiçbir tarih bize bildirmiyor ki, bir Müslüman muhâkeme-i akliyesiyle başka bir dini, İslâmiyet’e tercih etmiş olsun. Ve delil ile başka bir dine dâhil olmuş olsun. Dinden çıkanlar var, o başka mes'ele… Taklid ise ehemmiyetsizdir. Hâlbuki edyân-ı sâire müntesibleri mutlaka fevc fevc muhâkeme-i akliye ile ve bürhân-ı kat'î ile dâire-i İslâmiyet’e dâhil olmuşlar ve olmaktadırlar. Eğer biz doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu ve istikameti göstersek, bundan sonra onlardan fevc fevc dâhil olacaklardır.
Hem de tarih bize bildiriyor ki: Ehl‑i İslâm’ın temeddünü, Hakikat-i İslâmiyete ittibâ'ları nisbetindedir. Başkalarının temeddünü ise, dinleriyle ma'kûsen mütenâsibdir.
Hem de hakikat bize bildiriyor ki: Mütenebbih olan beşer, dinsiz olamaz. Lâsiyyemâ; uyanmış, insaniyeti tatmış, müstakbele ve ebede namzed olmuş adam dinsiz yaşayamaz. Zîra uyanmış bir beşer, kâinâtın tehâcümüne karşı istinâd edecek ve gayr‑ı mahdûd âmâline (emellerine) neşv ü nemâ verecek ve istimdâdgâhı olacak noktayı yani din-i hak olan dâne-i hakikati elde etmezse yaşamaz. Bu sırdandır ki: Herkeste Din-i hakkı bulmak için bir meyl-i taharrî uyanmıştır. Demek istikbâlde nev'-i beşerin din-i fıtrîsi İslâmiyet olacağına berâatü'l-istihlâl vardır.
Ey insafsızlar! Umum âlemi yutacak, birleştirecek, besleyecek, ziyâlandıracak bir isti'dâdda olan Hakikat‑i İslâmiyeti, nasıl dar buldunuz ki, fukaraya ve müteassıb bir kısım hocalara tahsîs edip, İslâmiyet’in yarı ehlini dışarıya atmak istiyorsunuz. Hem de, umum kemâlâtı câmi' ve bütün nev'-i beşerin hissiyat-ı àliyesini besleyecek mevâddı muhît olan o kasr-ı nurâni-yi İslâmiyeti, ne cür'etle mâtem tutmuş bir siyah çadır gibi bir kısım fukaraya ve bedevîlere ve mürtecilere hàs olduğunu tahayyül ediyorsunuz? Evet, herkes âyinesinin müşâhedâtına tâbidir. Demek sizin siyah ve yalancı âyineniz size öyle göstermiştir.
S – İfrat ediyorsun, hayâli hakikat görüyorsun. Bizi de techil ile tahkîr ediyorsun. Zaman âhirzamandır, gittikçe daha fenâlaşacak.
C – Neden dünya herkese terakkî dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî dünyası olsun?‥ Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım.
Ey üçyüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sâkitâne Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar‑ı hafî-i gaybî ile bizi temâşâ eden Saidler, Hamzalar, Ömerler, Osmanlar, Tâhirler, Yûsuflar, Ahmedler vesâireler!‥ Sizlere hitâb ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muâsırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mâzi derelerinden sizin yüksek istikbâlinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler Cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen Nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki:
Mâzi kıt'asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misâfir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan هَن۪يئًا لَكُمْ sadâsını işiteceksiniz.
Şu zamanın memesinden bizimle süt emen ve gözleri arkada mâziye bakan ve tasavvurâtları kendileri gibi hakikatsiz ve ayrılmış olan bu çocuklar, varsınlar şu kitabın hakàikını hayâl tevehhüm etsinler. Zîra ben biliyorum ki: Şu kitabın mesâili hakikat olarak sizde tahakkuk edecektir.
Ey muhâtablarım! Ben çok bağırıyorum. Zîra Asr‑ı Sâlis-i Aşrın (yani onüçüncü asrın), minâresinin başında durmuşum, sûreten medenî ve dinde lâkayd ve fikren mâzinin en derin derelerinde olanları câmiye dâvet ediyorum.
İşte ey iki hayatın rûhu hükmünde olan İslâmiyet’i bırakan iki ayaklı mezar‑ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; tâ ki, Hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinât üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedîd gelsin!‥
S – Eskiler bizden a'lâ veya bizim gibi; gelenler bizden daha fenâ gelecekler?‥
C – Ey Türkler ve Kürdler! Acaba şimdi bir miting yapsam; sizin bin sene evvelki ecdâdınızı ve iki asır sonraki evlâdlarınızı şu gürültühâne olan asr‑ı hâzır meclisine dâvet etsem… Acaba sağ tarafta saf tutan eski ecdâdınız demeyecekler mi:
“Hey mirasyedi yaramaz çocuklar! Netice‑i hayatımız siz misiniz? Heyhât! Bizi akîm bir kıyâs ettiniz, bizi kısır bıraktınız!”
Hem de sol safında duran ve şehristân‑ı istikbâlden gelen evlâdlarınız, sağdaki ecdâdlarınızı tasdik ederek demeyecekler mi ki:
Ey tenbel pederler! Siz misiniz hayatımızın suğrâ ve kübrâsı?! Siz misiniz şu şânlı ecdâdımızla bizi rabteden râbıtamızın hadd‑i evsatı?! Heyhât!‥ Ne kadar hakikatsiz ve karıştırıcı ve müşâğabeli bir kıyâs oldunuz!”
İşte ey bedevî göçerler ve ey inkılâb softaları! Manzara‑i hayâl üstünde gördünüz ki, şu büyük mitingde iki taraf da sizi protesto ettiler.
Cevablardan Bir Kısım
Öyle ise ben derim: Hakikaten sizin hàrikulâde şecâate isti'dâdınız vardır. Zîra; bir menfaat veya cüz'î bir haysiyet veya itibarî bir şeref için veya “Filân yiğittir” sözlerini işitmek gibi küçük emirlere hayatını istihfaf eden veya ağasının nâmusunu isti'zam için kendini fedâ eden kimseler, eğer uyansalar, hazinelere değer olan İslâmiyet milliyetine yani üçyüz milyon İslâmın uhuvvetlerini ve manevî yardımlarını kazandıran İslâmiyet milliyetine, binler rûhu da olsa, acaba istihfaf‑ı hayat etmezler mi?‥ Elbette hayatını on paraya satan, on liraya binler şevkle satar.
Maatteessüf güzel şeylerimiz gayr‑ı müslimler eline geçtiği gibi, güzel olan ahlâklarımızı da yine gayr-ı müslimler çalmışlar. Güyâ bizim bir kısım ictimâî ahlâk-ı àliyemiz yanımızda revâc bulmadığından, bize darılıp onlara gitmiş. Ve onların bir kısım rezâili, kendileri içinde çok revâc bulmadığından cehâletimizin pazarına getirilmiş!‥
Hem, büyük bir taaccüb ile görmüyor musunuz ki: Terakkiyât‑ı hâzıranın üssü'l-esâsı ve belki din-i hakkın muktezâsı olan “Ben ölürsem devletim, milletim ve ahbablarım sağdırlar” gibi kelime-i beyzâ ve haslet-i hamrâyı gayr-ı müslimler çalmışlar. Çünkü onların bir fedâisi der: “Ben ölürsem milletim sağ olsun, içinde bir hayat-ı maneviyem vardır.” Ve bütün sefâletin ve şahsiyâtın esâsı olan “Ben öldükten sonra dünya ne olursa olsun. İsterse tûfân olsun.” Veyâhut وَاِنْ مِتُّ عَطْشًا فَلَا نَزَلَ الْقَطْرُ olan kelime‑i hamkâ ve seciye-i avrâ, himmetimizin elini tutmuş rehberlik ediyor.
İşte en iyi haslet ki, dinimizin muktezâsıdır. Biz; rûhumuzla, canımızla, vicdânımızla, fikrimizle ve bütün kuvvetimizle demeliyiz ki: “Biz ölsek, milletimiz olan İslâmiyet hayydır, ilelebed bâkîdir. Milletim sağ olsun. Sevâb‑ı uhrevî bana kâfîdir. Milletin hayatındaki hayat-ı maneviyem beni yaşattırır. Âlem-i ulvîde beni mütelezziz eder.” وَالْمَوْتُ يَوْمُ نَوْرُوزِنَا deyip, nurun ve hamiyetin nurlu rehberlerini kendimize rehber etmeliyiz.
S – Herşeyden evvel bize lâzım olan nedir?
C – Doğruluk.
S – Daha?
C – Yalan söylememek.
S – Sonra?
C – Sıdk, sadâkat, ihlâs, sebat, tesânüd.
S – Neden?
C – Küfrün mâhiyeti yalandır. Îmânın mâhiyeti sıdktır. Şu bürhân kâfî değil midir ki; hayatımızın bekàsı, îmânın ve sıdkın ve tesânüdün devamıyladır.
S – En evvel rüesâmız ıslah olunmalı?
C – Evet, reisleriniz malınızı ceplerine indirip hapsettikleri gibi, akıllarınızı da sizden almışlar veya dimağınızda hapsetmişler. Öyle ise şimdi onların yanındaki akıllarınızla konuşacağım:
Eyyühe'r‑ruûs ve'r-rüesâ!‥ Tekâsülî olan tevekkülden sakınınız. İşi birbirinize havâle etmeyiniz. Elinizdeki malımızla ve yanınızdaki aklımızla bize hizmet ediniz. Çünkü, şu mesâkini istihdam etmekle ücretinizi almışsınız.
فَعَلَيْكُمْ بِالتَّدَارُكِ لِمَا ضَيَّعْتُمْ فِي الصَّيْفِ
İşte şimdi hizmet vaktidir…
Elhâsıl: İslâm uyandı ve uyanıyor. Fenâlığı fenâ, iyiliği iyi olarak gördüler. Evet, şu dereler aşâirini tevbekâr eden işte bu sırdır. Hem de bütün İslâm yavaş yavaş bu isti'dâdı almakta ve kesbetmektedir. Lâkin, sizler bedevî olduğunuzdan ve fıtrat‑ı asliyeniz oldukça bozulmamış olduğundan, İslâmiyetin kudsî milliyetine daha yakınsınız.
Seyahatimde beni tanımayanlar kıyafetime bakıp, beni tâcir zannettiklerinden derlerdi ki:
S – Tâcir misin?
C – Evet hem tâcirim, hem de kimyagerim.
S – Nasıl?
C – İki madde var, mezcettiriyorum: Birinden tiryâk‑ı şâfi, birinden elektrik-i muzî tevellüd eder.
S – Bunlar nerede bulunur?
C – Medeniyet ve fazilet çarşısında; cebhesinde insan yazılı iki ayak üstünde gezen sandık içindeki, üstünde kalb yazılan, ya siyah veya pırlanta gibi parlak olan bir kutudadır.
S – İsimleri nedir?
C – Îmân, muhabbet, sadâkat, hamiyet.
Ceride‑i Seyyâre, Ebû lâ-şey, İbnü'z-Zaman, Ehu'l-Acâib, İbn-ü Ammi'l-GarâibSaid Nursî