Yirminci Nükte
﷽
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Âyet‑i kerîmenin işâretiyle, emir ile icâd oluyor. Ve Kudret hazineleri kâf-nun’dadır. Bu sırr-ı dakîkin vücûh-u kesîresinden birkaç vechi, Risalelerde zikredilmiştir. Burada, hurûf-u Kur'ân’ın, hususan sûrelerin başlarındaki mukattaât-ı hurûfun hâsiyetlerine ve fezâillerine ve te'sirât-ı maddiyelerine dair vürûd eden hadîsleri, şu asrın nazar-ı maddîsine takrib etmek için, maddî bir misâl üzerinde o sırrın tefhimine çalışacağız. Şöyle ki:
Zât‑ı Zülcelâl olan Sâhib-i Arş-ı A'zamın, manevî bir merkez-i âlem ve kalb ve kıble-i kâinât hükmünde olan küre-i arzdaki mahlûkatın tedbirine medâr dört arş-ı İlâhîsi var:
Biri, hıfz ve hayat arşıdır ki, topraktır. İsm‑i Hafîz’in ve Muhyînin mazharıdır.
İkinci arş, fazl ve rahmet arşıdır ki, su unsurudur.
Üçüncüsü, ilim ve hikmet arşıdır ki, unsur‑u nurdur.
Dördüncüsü, Emir ve irâdenin arşıdır ki, unsur‑u havadır.
Basit topraktan, hadsiz hâcât‑ı hayvaniye ve insaniyeye medâr olan maâdin ve hadsiz muhtelif nebâtâtın basit bir unsurdan, kemâl-i intizam ile, vahdetten hadsiz kesret, basitten nihâyetsiz muhtelif envâ', sâde bir sayfada hadsiz muntazam nukùş gözümüzle gördüğümüz gibi; suyun, hususan hayvanat nutfelerinin su gibi basit bir madde iken hadsiz mu'cizât-ı san'atın muhtelif zîhayatlarda o su ile tezâhürü gösteriyor ki: Bu iki arş misilli, nur ve hava dahi, besâtetleriyle beraber, Nakkàş-ı Ezelî’nin ve Alîm-i Zülcelâl’in kalem-i ilim ve emir ve irâdesine, evvelki iki arş gibi, acâib-i mûcizâtının mazharlarıdırlar.
Nur unsurunu şimdilik bırakıp, mes'elemiz münâsebetiyle, küre‑i arza göre emir ve irâde arşı olan unsur-u havanın içinde emir ve irâdenin acâibini ve garâibini örten perdenin bir derece keşfine çalışacağız. Şöyle ki:
Biz nasıl ki ağzımızdaki hava ile hurûfât ve kelimâtı ekiyoruz, birden sünbülleniyorlar. Yani, havada, âdeta zamansız bir ânda, bir kelime bir habbe olup haric‑i havada sünbüllenir; küçük büyük hadsiz aynı kelimeyi câmi bir havayı sünbül veriyor. Unsur-u havâiyeye bakıyoruz ki: O derece emr‑i “kün feyekûn”e mutî' ve musahhar ve emirberdir ki, güyâ herbir zerresi bir nefer gibi, muntazam bir ordunun her dakika emrini bekler; zamansız, en uzak zerreden, emr‑i kün’den cilveger olan bir irâdenin imtisalini, itâatini gösterir.
Meselâ, âhize ve nâkile radyo makineleri vâsıtasıyla, havanın hangi yerinde olursa olsun, bir nutk‑u beşerî bütün küre-i arzın her tarafından – radyo âhizeleri bulunmak şartıyla – zamansız, aynı nutuk, aynı ânda, herbir yerde işitilmesi, emr‑i “kün feyekûn”ün cilvesine ne derece kemâl‑i imtisal ile herbir zerre-i havâiyede itâat ettiğini gösterdiği gibi; havada sebatsız vücûdları bulunan hurûfâtın, kudsiyet keyfiyetiyle, bu sırr-ı imtisale göre, çok te'sirât-ı hariciyeye ve hâsiyât-ı maddiyeye mazhar olabilirler. Âdeta, maneviyatı maddiyâta inkılâb ve gaybı şehâdete tahavvül ettirir bir hâsiyet onlarda görünüyor.
İşte bunun gibi, hadsiz emârelerle gösteriyor ki, mevcûdât‑ı havâiye olan hurûfun, hususan hurûf-u kudsiyenin ve Kur'âniyenin, hususan evâil-i sûredeki şifre-i İlâhiye’nin hurûfâtı, muntazam ve nihâyetsiz hassas ve zamansız emirleri dinler ve yapar gibi göründüğünden, elbette zerrât-ı havâiyede kudsiyet noktasında emr‑i “kün feyekûn”ün cilvesine ve İrâde‑i Ezeliye’nin tecellîsine mazhar hurûfâtın maddî hàssalarını ve hàrika ve mervî faziletlerini teslîm ettirir.
İşte bu sırra binâendir ki, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’da bazen kudret eserini, sıfat-ı irâde ve sıfat-ı Kelâmdan gelir gibi tâbiratı, gayet derecede sür'at-i icâd ve gayet derecede inkıyad-ı eşya ve musahhariyet-i mevcûdâttan başka, ayn-ı emir, kudret gibi hükmediyor demektir. Yani, emr-i tekvînden gelen hurûfât, maddî kuvvet hükmünde vücûd-u eşyada hükmeder. Ve emr-i tekvînî, âdeta, ayn-ı kudret, ayn-ı irâde olarak tezâhür eder.
Evet, emir ve irâdenin bu gayet hafî ve vücûd‑u maddîleri gayet gizli ve havayı âdeta nîm-manevî, nîm-maddî nev'indeki mevcûdâtta, emr-i tekvînî, ayn-ı kudret gibi âsârı görünüyor; belki ayn-ı kudret olur. Âdeta maneviyat ile maddiyâtın mâbeyninde berzahî olan mevcûdâta nazar-ı dikkati celb etmek için, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân’ın اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُfermân ediyor.
İşte, evâil‑i sûredeki حٰمٓطٰسٓالٓمٓ gibi hurûf‑u kudsiye-i şifre-i İlâhiye hava zerrâtı içinde, zamansız münâsebât-ı dakika-i hafiye tellerini ihtizâza getirecek birer düğüm ve birer düğme harfi olduklarını ve ferşten Arşa manevî telsiz telefon muhâberât-ı kudsiyeyi îfâ etmeleri, o şifre-i kudsiye-i İlâhiye’nin şe'nindendir ve vazifesidir ve gayet ma'kuldür.
Evet, havanın herbir zerresi ve bütün zerrâtı, telsiz, telefon, telgraflar gibi aktâr‑ı âlemde münteşir o zerreler emirleri imtisal ettiklerini ve elektrik ve seyyâlât-ı latîfeye âhize ve nâkilelik vazifesi gibi sâir vezâif-i havâiyeden başka bir vazifesini bir hads-i kat'î ile, belki müşâhede ile ben kendim bâdem çiçeklerinde gördüm. Ağaçların rû-yi zeminde muntazam bir ordu hükmünde, hava-i nesîmînin dokunmasıyla, bir ânda aynı emri o âhizeler hükmündeki zerrelerden aldığı vaziyet-i meşhûdesi bana iki kere iki dört eder derecesinde kat'î bir kanâat vermiş.
Demek havanın rû‑yi zeminde çevik ve çalâk bir hizmetkâr olması ve rû-yi zemindeki Rahmân-ı Rahîm’in misâfirlerine hizmet ettiği gibi; o Rahmân’ın emirlerini tebliğ etmek için bütün zerrâtı telsiz telefonun âhizeleri gibi emirber nefer hükmünde evâmir-i kudsiyeyi nebâtâta ve hayvanata tebliğ eder. Nefeslere yelpaze, nüfûsa nefes, yani, âb-ı hayat olan kanı tasfiye ve nâr-ı hayatı olan harâret-i garîziyeyi iş'âl vazifesini yaptıktan sonra, çıkıp, ağızda hurûfâtın teşekkülüne medâr olduğu gibi; pek çok muntazam vazifeleri emr‑i “kün feyekûn” ile icra eder.
İşte, havanın bu hâsiyetine binâendir ki, mevcûdât‑ı havâiye olan hurûfât, kudsiyet kesb ettikçe, yani, âhizelik vaziyetini aldıkça, yani, Kur'ân hurûfâtı olduğundan âhizelik vaziyetini aldığı ve düğmeler hükmüne geçtiği ve sûrelerin başlarındaki hurûfât daha ziyâde o münâsebât-ı hafiyenin uçlarının merkezî ukdeleri, düğümleri ve hassas düğmeleri hükmünde olduğundan, vücûd-u havâîleri bu hâsiyete mâlik olduğu gibi, vücûd-u zihnîleri dahi, hattâ vücûd-u nakşiyeleri de bu hâsiyetten hàssaları ve hisseleri var. Demek o harflerin okumasıyla ve yazmasıyla, maddî ilâç gibi şifâ ve başka maksadlar hâsıl olabilir.
Said Nursî