Üçüncü Nükte
Sadâkatte nâmdâr, safvet‑i kalbde mümtâz Süleyman Rüşdü ile bir muhâvere-i latîfe münâsebetiyle
Büyük bir âyetin küçük bir nüktesidir.
Şöyle ki:
Güz mevsiminde, sineklerin terhisât zamanına yakın bir vakitte, hodgâm insanlar, cüz'î tâcizleri için sinekleri itlâf etmek üzere hapishânedeki odamızda bir ilâç isti'mâl ettiler. Benim fazla rikkatime dokunmuştu. Odamda çamaşır ipi vardı. Bilâhare, o insanların inâdına, sinekler daha ziyâde çoğaldılar. Akşam vaktinde, o küçücük kuşlar, o ip üstünde gayet muntazam diziliyorlardı. Çamaşırları sermek için Rüşdü’ye dedim: “Bu küçücük kuşlara ilişme; başka yere ser.” O da, kemâl‑i ciddiyetle, dedi ki: “Bu ip bize lâzımdır; sinekler başka yerde kendilerine yer bulsun.”
Her ne ise… Bu latîfe münâsebetiyle, seher vaktinde, sinek ve karınca gibi kesretli küçük hayvanlardan bahis açıldı. Ona dedim ki:
Böyle nüshaları çoğalan nev'ilerin ehemmiyetli vazifeleri ve kıymetleri vardır. Evet, bir kitab, kıymeti nisbetinde nüshaları teksir edilir. Demek, sinek cinsi de ehemmiyetli vazifesi ve büyük kıymeti var ki, Fâtır‑ı Hakîm, o küçücük kaderî mektûbları ve kudret kelimelerinin nüshalarını çok teksir etmiş. Evet, Kur'ân-ı Hakîm’in:يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ اِنَّ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِاجْتَمَعُوا لَهُ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لَا يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ
yani, “Cenâb‑ı Hak’tan başka, bütün esbâb ve ulûhiyetleri ehl-i dalâlet tarafından da'vâ edilen âliheler ictimâ' etse, bir sineği halk edemezler. Yani, sineğin hilkati öyle bir mu'cize-i Rabbâniyedir ve bir âyet-i tekvîniyedir ki, bütün esbâb toplansa, onun mislini yapamazlar, o âyet-i Rabbâniyeye muâraza edemezler, taklidini yapamazlar” meâlindeki âyetine ehemmiyetli bir mevzû teşkil eden ve Nemrud’u mağlûb eden; ve Hazret-i Mûsa (as) onların tâcizlerine karşı müştekiyâne, “Yâ Rab, bu muacciz mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın?” deyince, ilhâmen cevab gelmiş ki: “Sen bir defa sineklere i'tirâz ettin. Bu sinekler çok defa suâl ediyorlar ki: ‘Yâ Rab, bu koca kafalı beşer Seni yalnız bir lisân ile zikrediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etseydin, binler lisân ile Sana zikredecek bizim gibi mahlûklar olurlardı.’” diye, Hazret-i Mûsa’nın (as) şekvâsına bin i'tirâz kuvvetinde hikmet-i hilkatini müdafaa eden sineğin; hem gayet nezâfet-perver, her vakit abdest alır gibi yüzünü, gözünü, kanatlarını temizleyen bu tâife, elbette mühim bir vazifesi vardır. Hikmet-i beşeriyenin nazarı kàsırdır; daha o vazifeyi ihâta edememiş.
Evet, Cenâb‑ı Hak, nasıl ki deniz yüzünü temizlemek ve her günde milyarlarla vefiyât bulunan hayvanat-ı bahriye cenazelerini toplamak ve deniz yüzünü cenazelerle âlûde, müstekreh manzaradan kurtarmak için, sıhhiye memurları nev'inden gayet muntazam âkilü'l‑lahm bir kısım hayvanatı halk etmiş. Eğer o bahriye sıhhiye memurları gayet muntazam vazifelerini îfâ etmeseydiler, deniz yüzü ayna gibi parlamayacaktı. Belki hazîn ve elîm bir bulanıklık gösterecekti.
Hem her günde milyarlarla yabânî hayvanlar ve kuşların cenazelerini toplamakla rû‑yi zemini o taaffünâttan temizlemek ve zîhayatları o elîm, hazîn manzaralardan kurtarmak için, nezâfet ve sıhhiye memurları hükmünde olan kartallar misilli, kerâmetkârâne, gizli ve uzak, beş altı saat mesâfeden bir sevk-i Rabbânî ile o cenazenin yerini hisseden, giden ve kaldıran âkilü'l-lahm kuşları ve vahşî hayvanları halk etmiş. Eğer bu berriye sıhhiyeleri gayet mükemmel, intizam-perver ve vazifedâr olmasa idiler, zemin yüzü ağlanacak bir şekil alacaktı.
Evet, âkilü'l‑lahm hayvanların helâl rızıkları, vefât etmiş hayvanların etleridir. Hayatta olan hayvanların etleri onlara haramdır. Eğer yeseler, حَتّٰى يَقْتَصُّ الْجَمَّاءُ مِنَ الْقَرْنَاءِceza görürler (ev kemâ kàl). Yani, “Boynuzsuz olan hayvanın kısâsı kıyâmette boynuzludan alınır.” diye ifâde‑i hadîsiye gösteriyor ki: Gerçi cesedleri fenâ bulur; fakat ervâhları bâkî kalan hayvanat mâbeyninde dahi, onlara münâsib bir tarzda, dâr-ı bekàda mücâzât ve mükâfâtları vardır. Ona binâen, canavarlara sağ hayvanların etleri haramdır, denilebilir.
Hem küçücük hayvanların cenazelerini ve ni'metin küçücük parçalarını ve tanelerini toplamak vazifesiyle karıncaları nezâfet memurları olarak, hem ni'met‑i İlâhiye’nin küçücük parçalarını teleften ve çiğnemekten ve hakaretten ve abesiyetten sıyânet etmekle ve küçücük hayvanatın cenazelerini toplamakla, sıhhiye memurları gibi tavzif olunmuşlar.
Aynen onlardan daha mühim, sinekleri dahi, insanın gözüne görünmeyen, hastalıkların mikroplarını ve madde‑i semmiyeyi temizlemekle, sinekler muvazzaftırlar. Değil mikropların nâkileleri, bil'akis, muzır mikropları mass, yani, emmek ve yemekle o mikropları imha, o madde-i semmiyeyi istihâleye uğratırlar, çok sârî hastalıkların önünü alırlar. Hem sıhhiye neferleri, hem tanzîfât memurları, hem kimyager olduklarına ve geniş bir hikmete mazhar bulunduklarına delil ise, onların gayet kesretidir. Çünkü kıymetdâr, menfaatdâr şeyler teksir edilir.
Ey hodgâm insan! Sineklerin binler hikmet‑i hayatiyesinden başka, sana ait bu küçücük faydasına bak, sinek düşmanlığını bırak: Çünkü, gurbette, kimsesiz, yalnızlıkta sana ünsiyet verdiği gibi, gaflete dalıp fikrini dağıtmaktan seni îkaz eder. Ve latîf vaziyeti ve abdest alması gibi yüzünü, gözünü temizlemesiyle, sana abdest ve namaz, hareket ve nezâfet gibi vazife-i insaniyeti ihtar eder ve ders veren sineği görüyorsun.
Hem sineğin bir sınıfı olan arılar, ni'metlerin en tatlısı, en latîfi olan balı sana yedirdikleri gibi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’da, vahy-i Rabbânîye mazhariyetle serfirâz olduğundan, onları sevmek lâzım gelirken, sinek düşmanlığı, belki insana dâima muâvenete dostâne koşan ve her belâsını çeken o hayvanata düşmanlığı gadirdir, haksızlıktır. Muzırların yalnız zararlarını def' için mücâdele olabilir. Meselâ koyunları kurtların tecâvüzünden korumak için onlara mukàbele edilir. Acaba harâret zamanında vücûdun idaresinden fazla olan kanın çoğalması ve bulaşık ve bazı mevâdd-ı muzırrayı hâmil evridede cereyan eden mülevves kana musallat, belki memur olan sivrisinek ve pireler fıtrî haccâmlar olmasınlar mı? Muhtemel…
سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ ف۪ي صُنْعِهِ الْعُقُولُ
Nefsimle mücâdele ettiğim bir zamanda, nefsim kendinde gördüğü ni'met‑i İlâhiye’yi kendi malı tevehhüm ederek gurura, iftihara, temeddühe başladı. Ben ona dedim ki: “Bu mülk senin değil, emânettir.” O vakit nefis gurur ve iftiharı bıraktı, fakat tenbelliğe başladı. “Benim malım olmayana ne bakayım? Zâyi' olsun, bana ne?” dedi. Birden gördüm: Bir sinek, elime kondu, emânetullâh olan gözünü, yüzünü, kanatlarını güzelce temizlemeye başladı. Bir neferin mîrî silâhını, elbisesini güzelce temizlediği gibi, sinek de temizliyordu. Nefsime dedim: “Bak.” Baktı, tam ders aldı. Sinek ise, mağrûr ve tenbel nefsime hoca ve muallim oldu.
Sinek pisliği, tıb cihetiyle zararı yok bir maddedir ki, bazen tatlı bir şurubdur. Fakat sinek, yediği binler muhtelif muzır maddelerin ve mikropların ve semlerin menşe'i olmakla, sinekler küçücük istihâle ve tasfiye makineleri hükmüne geçmeleri Hikmet‑i Rabbâniye’den uzak değildir, belki şe'nindendir. Evet, arıdan başka sineklerin bazı tâifeleri var ki, muhtelif ve müteaffin maddeleri yerler, mütemâdiyen pislik yerine katre katre şurub damlatırlar. O semli, müteaffin maddeleri ağaçların yapraklarına yağan kudret helvası gibi tatlı, şifâlı bir şuruba tebdil ederek, bir istihâle makinesi olduklarını isbât ederler. Bu küçücük ferdlerin ne kadar büyük bir milleti, bir tâifesi olduğunu göze gösterirler. “Küçüklüğümüze bakma. Tâifemizin azametine bak, ‘Sübhânallâh’ de.” diye lisân‑ı hâl ile söylerler.