Altıncı Nükte
﷽
قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِه۪ مَدَدًا
Şu âyet‑i azîme çok büyük ve çok àlî ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyân etmek için koca bir cild kitab yazmak lâzım gelir. Onun o kıymetdâr cevâhirini başka zamana ta'likan, şimdilik yalnız birkaç gün evvel tahattur-u hakàik noktasında, benim için ehemmiyetli bir zaman olan namaz tesbihâtında, uzaktan uzağa fikrin nazarına ilişen bir nüktenin şuâı göründü. O zamanda kaydedemedik; gittikçe tebâüd ediyordu. Bütün bütün kaybolmadan evvel o nüktenin bir cilvesini avlamak için, etrafında dâirevâri birkaç kelime söyleyeceğiz.
BİRİNCİ KELİME
Kelâm‑ı Ezelî, ilim, kudret gibi bir sıfat-ı İlâhiye olduğu cihetle, gayr-ı mütenâhîdir. Nihâyetsiz olan bir şeye denizler mürekkeb olsa, elbette bitiremez.
İKİNCİ KELİME
Bir zâtın vücûdunu ihsâs eden en zâhir, en kuvvetli eser, tekellümüdür. Bir zâtın kelâmını işitmek, bin delil kadar vücûdunu, belki şühûd derecesinde, isbât ettiği nokta‑i nazarda, bu âyet-i kerîme mânâ-yı işârîsiyle diyor ki: “Rabb-i Zülcelâl’in vücûdunu gösteren kelâm-ı İlâhînin adedini, denizler mürekkeb olsa, ağaçlar kalem olsa, yazsalar, bitiremezler. Yani, bir zâtın böyle bir kelâmı, vücûduna şühûd derecesinde delâlet ettiğine bedel; Zât-ı Ehad-i Samede, kelâmın mütekellime delâleti ve ihsâsı gibi had ve hesaba gelmeyen hadsizdir ki, umum denizlerin suyu mürekkeb olsa, yazmasına kifâyet etmez.” demektir.
ÜÇÜNCÜ KELİME
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân hakàik-ı îmâniyeyi umum tabakàt-ı beşere ders verdiği için, tesbit ve tahkîk ve iknâ etmek hikmetiyle, bir hakikati zâhiren tekrar ettiği için, ehl-i ilim ve ehl-i kitab bulunan o zaman ulemâ-i Yehûd, Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmîliğine ve kıllet-i ilmine gayet haksız bir taarruz ettiklerine ma'nen bir cevaptır. Şöyle ki:
Âyet‑i kerîme der: “Tahkîk ve iknâ gibi pek çok hikmetler için ayrı ayrı faydalar nokta-i nazarında çok müteaddid neticeleri bulunan bir hakikati, umumun, bilhassa avâmın kalbinde yerleştirmek için, erkân-ı îmâniye gibi herbir mes'elesi bin mesâil kıymetinde ve binler hakàikı tazammun eden mes'eleleri ayrı ayrı, mu'cizâne tarzlarda tekrarını, hasr-ı kelâmî ve kusur-u zihnî ve sermâyenin noksaniyetinden değildir. Belki hadsiz, nihâyetsiz hazine-i ezeliye-i kelâm-ı İlâhîden alınan ve âlem-i gayb hesabına âlem-i şehâdete müteveccih olup, cin, ins, rûh, melekle konuşan ve her ferdin kulağında tanîn-endâz olan Kur'ân’ın menba'ı bulunan Kelâm-ı Ezelî’nin kelimâtını saymak için denizler mürekkeb olsa, zîşuûrlar kâtib, nebâtâtlar kalem, belki zerrâtlar kalem ucu olsalar, yine bitiremezler. Çünkü bunlar mütenâhî, o ise nihâyetsizdir.”
DÖRDÜNCÜ KELİME
Ma'lûmdur ki, umulmadık bir şeyden kelâmın sudûru, kelâmı ehemmiyetleştirir; kendini dinlettiriyor. Hususan cevv‑i semâ ve bulutlar gibi büyük cirmlerde tekellümvâri sadâlar dahi ehemmiyetle herkese kendini dinlettiriyor. Hususan dağ cesâmetinde bir fonoğrafın nağamâtı daha fazla kulağın nazar-ı dikkatini celb eder. Hususan semâvât tabakalarını plaklar ittihàz edip küre-i arzın kafasına işittirmek için sudûr eden sadâ-yı semâvî-i Kur'ânîyi, radyo kuvvetiyle, zerrât-ı havâiye o hurûfâta âhize ve nâkile oldukları gibi, elbette bu kudsî hurûfât-ı Kur'âniyeye birer âyine, birer lisân, birer ibre ucu, birer kulak hükmüne geçtiğine remzen, Kur'ân-ı Hakîm’in hurûfâtının ne derece ehemmiyetli, kıymetli, hâsiyetli, hayattar olduğuna işâreten, âyet mânâ-yı işârîsiyle diyor ki: “Kelâmullâh olan Kur'ân o kadar hayattar ve kıymetdârdır ki, onu dinleyen, işiten kulakların adedi ve o kulaklara giren o kudsî kelimelerin sayısını, bütün denizler mürekkeb ve melâike kâtib ve zerreler noktalar ve nebâtlar ve kıllar kalemler olsa, bitiremezler.”
Evet, bitiremezler. Çünkü Cenâb‑ı Hak beşerin zayıf, rûhsuz kelâmının adedini havada milyonlar kadar teksir etse, elbette arz ve semâvâtın Pâdişah-ı Bî-misâlinin arz ve semâvâta bakan ve arz ve semâvâtta umum zîşuûrlara hitâb eden kelâmının herbir kelimesi zerrât-ı havâiye adedince kelimeler olur.
BEŞİNCİ KELİME
İki Harftir.
Birinci Harf: Nasıl ki sıfat‑ı Kelâmın kelimeleri var. Öyle de, Kudretin de mücessem kelimeleri var; İlmin de hikmetli kaderî kelimeleri var ki, bütün mevcûdâttır. Hususan zîhayatlar, hususan küçük mahlûklar, herbiri birer kelime-i Rabbâniyedir ki Mütekellim-i Ezelî’ye, kelâmdan daha kuvvetli bir sûrette işâret eder. Ve onların adedini, denizler mürekkeb olsa bitiremezler, demek olduğu mânâsına dahi şu âyet-i kerîme remzen bakıyor.
İkinci Harf: Bütün melâikelere ve insanlara, hattâ hayvanlara gelen umum ilhâmlar, bir nev'i kelâm‑ı İlâhîdir. Bu kelâmın kelimâtı elbette gayr-ı mütenâhîdir. Saltanat-ı Mutlakanın nihâyetsiz cünûdunun mütemâdiyen aldıkları ilhâm ve o emr-i İlâhiye’nin kelimâtı ne derece çok ve nihâyetsiz olduğunu âyet bize haber veriyor demektir.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِلَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ