Yirmi Beşinci Nükte
Bu Lem'anın başında, İmâm‑ı Ali (ra) Risale-i Nura işâret ettiğinden, bir kardeşimiz heyecanlı bir iştiyakla Risale-i Nura “Elmas, Cevher, Nur” ismini takıp tekrar ederek yazmıştı. Bu Lem'anın âhirinde derci münâsib görüldü.
Takvâ dâiresinde bulunan talebe deli de olsa, acaba Risale‑i Nurun ve kıymetli elmasın nurundan ayrılabilir mi? Öyle tahmin ederim ki, Risale-i Nurun, bu âciz talebeniz kadar kerâmetini, faziletini, lezzetini yiyen, tatlı meyvesinden koparan nâdirdir. Hem bu kadar âcizliğimle beraber, Risale-i Nura hizmet edemediğim hâlde göstermiş olduğunuz teveccühe medyûn-u şükrânım. Binâenaleyh, Risale-i Nurdan bendeniz değil, hiçbir talebeniz o mübârek elmastan ve lezzetten ayrılamaz.
Affınıza mağrûren, Risale‑i Nurun bu defaki taharriyâtında iki kerâmeti meydâna aynen çıkmıştır. Hapishâne içerisinde polis, jandarma ve gardiyanlar müdhiş arama yaparken, o esnâda hiç kimse görmeden yedi-sekiz yaşında, hemşiremin mahdumu, mekteb çantasının içerisine Risale-i Nurun nüshalarını koyarak alıp gitmiştir. Arama, bendenizin odasında idi. Çocuk odaya geldi; odada telâş görünce, odanın bir tarafında ayrıca duran Risale-i Nurları çantasına koydu ve içerideki memurların hiçbirisi farkına varmadı, çocuğa da bir şey demediler. Fedâkâr çocuk doğruca vâlidesine gidiyor, “Dayımın dâima bize okuduğu Risale-i Nurları getirdim. Bunları alacaklarmış. Ben onların haberi olmadan, onlar başka mektûb, kitab karıştırırlarken aldım, çantama koydum. Bunları iyice bir yere koyunuz, muhâfaza ediniz. Ben bunların okunmasını çok seviyorum. Dayım bize bunları okuyordu. O okurken ben başka bir hâlet kesb ediyordum.” diye vâlidesine söylüyor ve mektebine avdet ediyor. Bu sâyede Elmas, Cevher, Nurlar ele geçmemiş oluyor.
Bu kerâmet değil de nedir? Kur'ânî bir mu'cize değildir de nedir? Acaba bu fazilet, acaba bu lezzet, acaba bu Elmas, Cevher hangi te'lifâtta vardır ki, bu Elmas, Cevher, Nurlar şimdiye kadar hangi zâtın ağzından dökülmüştür? Ben de, hapis değil, bu Elmas, Cevher, Nurlar için, her ân, her dakika, her fedâkârlığı memnuniyetle kabûl ederim. Benden sonra bu Elmas, Cevher, Nurlar yoluna evlâdım Emin de bütün hayatını sarf etmeye hazırdır.
İşte bu Elmas, Cevher, Nur’un ikinci kerâmetini isbât ile, üç yaşından sekiz yaşına kadar akrabalarım ve evlâdım, bu Elmas, Cevher, Nurlar için fedâkârâne ve bu yolda hayatlarını hiç düşünmeden fedâ edeceklerini isbât ederim. Çünkü bu Elmas, Cevher, Nur’u okurken, hepsi başıma toplandı. Onları sevdim ve birer çay verdim; bu Elmas, Cevher, Nur’u okumaya devam ettim. Hepsi birden, “Bu nedir? Bu yazı nasıl yazıdır?” sordular. Ben de dedim: “Bu Elmas, Cevher, Nur’dur” diye bunlara okumaya başladım.
Onuncu Söz’ü okurken saatler geçmiş. Çocuklar, merakından, anlayamadıkları zaman hemen bendenize soruyorlardı. Ben de bu Elmas, Cevher, Nur’u onların anlayabileceği şekilde izâh ederken, çocukların renkleri, renk renk oluyordu ve güzelleşiyordu. Bendeniz de çocukların yüzüne baktıkça, hepsinde ayrı ayrı nurlu Said görüyordum. Suâllerinde “Nur hangisi, Cevher hangisi ve Elmas hangisi?” diye sorduklarında, “Evet, Nur, bunu okumaktır. Bak, sizde bir güzellik meydâna geldi.” Onlar da birbirinin yüzüne baktılar ve tasdik ettiler. “Ya Elmas nedir?” “Bu Sözler’i yazmaktır. O zaman, yani, yazdığınız zaman sizin yazılarınız elmas gibi kıymetli olur.” Tasdik ettiler. “Ya Cevher nedir?” “İşte o da, bu kitaptan aldığınız îmândır.” Hepsi birden şehâdet getirdiler. Bu sohbette üç‑dört saat geçmiş; bendeniz farkına varmadım. “İşte, Elmas, Cevher, Nur budur!” dedim. Tasdik ettiler. Hepsi birden bana bakıyorlardı ve “Bunu kim yazdı?” diyorlardı.
Âciz talebenizŞefîk