اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا سَوَٓاءٌ عَلَيْهِمْ ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
Bu cümlenin mâkabliyle cihet‑i nazmı:
Arkadaş! Cenâb‑ı Hakk’ın sıfât-ı ezeliye âleminde biri celâlî, diğeri cemâlî, iki türlü tecellîsi vardır.
Celâl ile cemâlin sıfât‑ı ef'âl âleminde tecellîsinden; lütûf ve kahr, hüsün ve heybet tezâhür eder.
Ef'âl âlemine tecellî edince, tahliye (تَخْلِيَه) ile tahliye (تَحْلِيَه) (tezyîn ve tenzîh) doğar.
Âsâr ve a'mâl âleminden âlem‑i âhirete intibâ' edince; lütûf, Cennet ve nur olarak; kahr da, Cehennem ve nâr olarak tecellî eder.
Sonra âlem‑i zikre in'ikâs edince; biri hamd, diğeri tesbih olmak üzere iki kısma ayrılır.
Sonra âlem‑i kelâmda tecellî edince, kelâmın emir ve nehye taksimine sebeb olur. Sonra âlem-i irşada intikal edince; irşadı, terğîb ve terhîb, tebşîr ve inzara taksim eder.
Sonra vicdâna tecellî edince, recâ ve havf husûle gelir.
Sonra irşadın iktizasındandır ki, havf ile recâ arasındaki muvâzene devamla muhâfaza edilsin ki, recâ ile doğru yollara sülûk edilsin; havf ile de, eğri yollara gidilmesin; ne Allah’ın rahmetinden me'yûs, ne de azâbından emin olunsun.
İşte böylece teselsül eden şu hikmetten dolayı Kur'ân‑ı Kerîm; ale'd-devam, terğîbden sonra terhîb ve ebrârı medhettikten sonra füccârı zemmetmiştir.
S — Bu cümle ile اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ي نَع۪يمٍ ❋ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍ cümlesi arasında ne gibi bir fark vardır ki, orada atf var, burada yoktur?
C — Atfın hüsnü, münâsebetin hüsnüne bakar. Hüsn‑ü münâsebet, her iki cümleden takib edilen garaz ve maksadın bir olmasına mütevakkıftır. Hâlbuki oradaki maksad, burada yoktur. Burada birinci cümledeki maksad, Kur'ânın medhine incirâr eden mü'minlerin medhidir. İkinci cümleden maksad, yalnız tahvif ve terhîb için kâfirlerin zemmidir. Bu ise Kur'ânın medhiyle alâkadar değildir.
Sonra bu cümlenin ihtiva ettiği eczânın nazmında tezâhür eden letâif cihetine bakalım:
اِنَّ ile اَلَّذ۪ينَ mevkilere göre ifâde ettikleri nüktelerden mâadâ, belâğatça kıymetli sayılan iki nükteyi daha tazammun etmişlerdir ki, Kur'ân, pek çok yerlerinde اِنَّ ile اَلَّذ۪ينَ’yi mükerreren zikretmiştir.
Tahkîki ifâde eden اِنَّ’deki nükte şöyle tasvir edilebilir ki:
اِنَّ herhangi bir cümlede bulunursa, o cümlenin damını deler, hakikate nüfûz eder. Ve o da'vâyı veya hükmü aşağıya indirir. Hakikate yapıştırmakla, o hükmün hayâlî veya zannî veya mevzu' veya hurâfe hükümlerden olmadığını ve ancak hakàik‑ı sâbiteden olduğunu isbât eder.
Bu cümlede اِنَّ’nin hususî nüktesi; bu âyetin muhâtabı olan Hazret‑i Muhammed’de (asm) şek ve inkâr bulunmadığı hâlde şek ve inkârı ref' etmek şe'ninde olan اِنَّ ile karşılanması, onların îmân etmesi için Peygamber’in (asm) şiddet‑i hırsına işârettir.
اَلَّذ۪ينَ kelimesi ise, göze görünmezden evvel akla görünen garîb ve yeni hakikatlere bir vâsıta‑i işârettir. Bunun içindir ki, hakikatleri tebdil ve tecdîd eden ve inkılâbları tasvir için kullanılan işâret ve vâsıtalardan en çok kullanılan اَلَّذ۪ينَ ve emsâlidir.
Kur'ânın tecellîsiyle çok nev'iler silindi, hakikatler yıkıldı. Onlara bedel, yeni yeni nev'iler, hakikatler teşekkül etti. Evet, zaman‑ı câhiliyete bak! O zamanda bütün nev'iler millî râbıtalar üzerine teşekkül ettiği gibi, ictimâî hakikatler de taassub-u kavmî üzerine bina edilmişti. Kur'ânın tecellîsiyle o râbıtalar kesildi, o hakikatler tahrib edildi. Onlara bedel, dinî râbıtalar üzerine yeni nev'iler ve hakikatler ihdâs edildi.
Evet, Şems‑i Kur'ân’ın tulû'u ile, bazı kalbler, onun ziyâsıyla tenevvür etti. Ve mü'minlerin nev'ini temyiz ve ta'yin eden bir hakikat-i nurâniye meydâna geldi. Kezâlik, o keskin ziyâ karşısında, mezbeleye benzeyen bazı pis kalbler de yanıp kömür oldular. Ve o kâfirlerin nev'ini ilân eden zehirli bir hakikat-i küfriye husûle geldi. İşte bu hakikat-i küfriyeye işâret için اَلَّذ۪ينَ zikredilmiştir.
Maahazâ, her iki اَلَّذ۪ينَ arasında tam bir münâsebet vardır. Çünkü, herbirisi birbirine zıt olan bir hakikate işârettir.
Ve kezâ, harf‑i ta'rif olan اَلْ’in ifâde ettiği beş mânâyı اَلَّذ۪ينَ’de ifâde ediyor. O mânâların en meşhûru, “ahd”dir. Yani; gerek اَلْ’den, gerek اَلَّذ۪ينَ’den, ma'hud ve ma'lûm bir şey kasdedilir. Binâenaleyh, Ebû Cehil, Ebû Leheb, Ümeyye İbn‑i Halef ve sâire gibi ma'hud ve meşhûr büyük kâfirlere اَلَّذ۪ينَ ile işâret edilmiş olduğu ihtimali pek kavîdir. Bu ihtimale binâen şu âyet, gaybdan ihbar eden âyetlerden biri olur. Çünkü onlar küfür üzerine ölmüşlerdir. Ve aynı zamanda, i'câz‑ı manevînin dört nev'inden bir nev'i, şu gaybî ihbarlardan tezâhür eder.
S — Kur'ân, zarûriyât‑ı diniyedendir. Zarûriyâtta ihtilâf olamaz. Hâlbuki müfessirlerce verilen ayrı ayrı mânâların bir kısmı, birbirine muhâliftir?
C — Azîzim! Kur'ânın herbir kelâmı, üç kaziyeyi müştemildir.
Birincisi: Bu, Allah’ın kelâmıdır.
İkincisi: Allah’ça murad olan mânâ, haktır.
Üçüncüsü: Mânâ‑yı murad, budur.
Eğer Kur'ânın o kelâmı, başka bir mânâya ihtimali olmayan muhkemâttan olursa veya Kur'ânın başka bir yerinde beyân edilmiş ise, birinci ve ikinci kaziyeleri aynen kabûl etmek lâzımdır ve inkârları da küfürdür. Şâyet Kur'ânın o kelâmı, başka bir mânâya ihtimali olan bir nass veya zâhir olursa, üçüncü kaziyeyi kabûl etmek lâzım olmadığı gibi inkârı da küfür değildir. İşte, müfessirlerin ihtilâfları, ancak ve ancak şu kısma aittir.
İhtar: Mütevâtir hadîsler de, bu hususta, âyetler gibidir. Yalnız birinci kaziye, teemmül yeridir. Çünkü هٰذَا ile işâret edilen hadîsin hakikaten hadîs olup olmadığında tereddüd yeri vardır.
S — Küfür, cehildir. Hâlbuki kâfirler, Hazret‑i Muhammed’i (asm) evlâdları kadar tanıyorlardı?
C — Küfür, iki kısımdır. Bir kısmı, bilmediği için inkâr eder; ikincisi, bildiği hâlde inkâr eder. Bu da, birkaç şûbedir. Birincisi; bilir, lâkin kabûl etmez. İkincisi; yakìni var, lâkin i'tikàdı yoktur. Üçüncüsü; tasdiki var, lâkin vicdânî iz'ânı yoktur.
S — Şeytanın kalbinde mârifet var mıdır?
C — Yoktur. Çünkü, san'at‑ı fıtriyesi iktizasınca, kalbi dâima idlâl ile telkin için, fikri, dâima küfrü tasavvur etmekle meşgul olduğundan; kalbinde veya fikrinde boş bir yer mârifet için kalmıyor.
S — Küfür, kalbe ait bir sıfattır. Kalbde o sıfat bulunmadığı takdirde, zünnâr bağlanmasından veya ona kıyâs edilen şapkanın giyilmesinden ne için küfür hâsıl olsun?
C — Gizli olan umûra, Şerîat, emârelere göre hükmeder. Hattâ illet olmayan esbâb‑ı zâhirîyi, illet yerine kabûl eder. Binâenaleyh itmâm-ı rükûa mâni olan bir kısım zünnârların bağlanması ve secdenin ikmaline mâni olan bazı şapkaların giyilmesi, ubûdiyetten istiğnâ ve küfre teşebbüh etmeye emârelerdir. Gizli olan o sıfat-ı küfriyenin yok olduğuna kat'iyyetle hükmedilemediğinden, bu gibi emârelere göre hükmedilir.
S — İnzar yapılmadıkça teklif nasıl yapılır?
C — İnzar yapılmadığı takdirde teklif de yapılmazsa, adem‑i tecziyelerine bir hüccet olur. Zîra, “Biz ne yapalım. Ne tebliğât yapıldı ve ne tekâliften haberimiz var.” diye mücâzâttan kurtuluşlarına bir medâr olur.
S — Cenâb‑ı Hakk’ın onların küfür ve temerrüdlerinden yaptığı ihbar, onların îmâna gelmelerini imtina' derecesine çıkarıyor. Mümteni' ve muhâl bir şey teklif edilir mi?
C — Cenâb‑ı Hakk’ın ihbarı, ilmi ve irâdesi, sebebden kat'-ı nazarla, yalnız küfürlerine taalluk etmez. Ancak ihtiyarlarıyla küfürlerine birlikte taalluk eder. Bu ise ihtiyarlarını nefyetmez ki, teklif-i bilmuhal olsun. Bu bahsin tafsilâtı gelecektir.
S — Îmân etmeyeceklerini ifâde eden لَايُؤْمِنُونَ ve emsâli âyetlere, onları îmân etmeye dâvet etmekten, adem‑i îmâna îmân çıkıyor. Bu ise, muhâl-i aklîdir?
C — Onlara teklif edilen îmân, icmâlîdir; tafsîlî değildir. “Herbir âyete, herbir hükme ayrı ayrı, birer birer îmân ediniz!” diye teklif yapılmıyor ki bu mahzur lâzım gelsin.
Sonra, küfürlerini sîga‑i mâzi ile zikretmek, Hakkın izhâr ve isbâtından evvel onların, küfrü kucaklayıp kabûl etmelerine işârettir. Bunun içindir ki, onlara karşı inzarın adem-i inzar gibi fâidesiz kaldığına, سَوَٓاءٌ kelimesiyle işâret yapılmıştır.
Sonra, fevkâniyeti ifâde eden عَلَيْهِمْ’deki عَلٰى onların yüzleri yere yapışmış gibi, başlarını kaldırıp âmirlerinin sözünü dinleyemediklerine işârettir.
Ve kezâ mânâya bir zarar ve bir halel îrâs etmeyen ve terkine tercih edilen عَلَيْهِمْ’in zikri, Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a nazaran, inzarın, adem-i inzar gibi olmadığına işârettir. Zîra inzarda ecr ü sevâb vardır.
ءَاَنْذَرْتَهُمْ اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ cümlesindeki hemze ile اَمْ müsâvâtı ifâde ettiğinden سَوَٓاءٌ kelimesine te'kiddir. Yâhut سَوَٓاءٌ kelimesinden müsâvâtın bir mânâsı, hemze ile اَمْ’den ikinci mânâsı irâde edilir. Çünkü, müsâvâtın medârı ya adem‑i fâidedir veya mûcibin adem-i vücûdudur.
S — İstifhâm şekliyle müsâvâtı ifâde etmekte ne mânâ vardır?
C — Yapmış olduğu fiilinde bir fâidesi olmayan muhâtabın fiilinin fâidesiz olduğuna latîf ve mukniâne bir vecihle îkaz edilmesi ancak istifhâm ile olur ki, muhâtab, fiilini düşündükten sonra, kötü neticesini nazara alarak kalbi mutmain olsun.
S — سَوَٓاءٌ kelimesi inzar ve adem‑i inzardan mecâz ise, aralarındaki alâka nedir?
C — İstifhâmın müsâvâtı tazammun etmesidir. Zîra istifhâm eden adamın bilgisine göre vücûd ile adem mütesâvîdir. Maahazâ bu gibi istifhâmlara verilen cevablar, ale'l‑ekser şu müsâvât-ı zımniye ile verilir.
S — Mâzi sîgasıyla inzardan yapılan tâbir neye işârettir?
C — İkinci ve üçüncü inzarlara lüzum kalmadığına işârettir. Yani “yaptığın inzar fâide vermedi, bundan sonra da fâidesiz kalır.”
S — İnzar etmemekte fâidenin bulunmaması zâhirdir. اَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ kaydında ne fâide vardır?
C — Sükût etmek, bazen muhâtabın insafa gelip matlûb işe muvâfakatine sebeb olur.
S — Kur'ân‑ı Kerîm, başka makamlarda terhîbden sonra terğîb de yaptığı hâlde, burada terğîbi terketmiştir. Esbâbı nedir?
C — Küfür makamına, ancak terhîb ve tahvif münâsibdir. Hem de küfür gibi mazarratları def'etmek, Cennet’i kazanmak gibi menfaatlerin celbinden daha evlâ ve daha te'sirlidir. Maahazâ buradaki terhîb, terğîbi de andırıyor. Çünkü, inzar ve adem‑i inzarı gören hayâl, zıddiyet münâsebetiyle, derhâl tebşîr ve adem-i tebşîre intikal eder.
Azîzim! Herbir hükmün başka şeylere hizmet eden çok mânâları olduğu ve herbir hükümden takib edilen gizli maksadlar bulunduğu ve bu kelâmın da Hazret‑i Muhammed’e (asm) işâret eden mânâları olduğu gibi; küfrü takbih etmek maksadıyla büyük bir ölçüde tenkîratta bulunmuştur.
Ezcümle, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın görmekte olduğu zahmetlerin tahfifine ve göstermekte olduğu hırs ve şiddetin tehvinine medâr olmak için, mânâ‑yı harfî kabîlinden bazen îmâlarda bulunmuş ve eski resûllerin hâllerini nazara alarak, onlara iktidâ ile tesellî yollarını göstermiş ise de; bu, bir kanun-u fıtrîdir; tahammül ve inkıyad lâzımdır diye lisân-ı hâl ile ilân etmiştir.
Bu âyet وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ cümlesine kadar bütün eczâsıyla, küfrü takbih ve tenfîr ile nehyeder. Ve ehl‑i küfrü, tehdid ve tahvif ile küfürden terhîb eder. Ve kezâ, bütün kelimâtıyla, küfrün büyük bir musîbet olmakla beraber, lezzeti yok, elemi var; ni'meti yok, nıkmeti var diye ilân eder. Ve kezâ, bütün cümleleriyle küfrün herşeyden zararlı olduğunu tasrîh eder.
Evet, onlar îmân etmediklerinden ve cevher‑i rûhu ifsad ve bütün elemleri içine alan küfür musîbetine ma'rûz kaldıklarından لَمْ يُؤْمِنُوا’ya bedel كَفَرُوا tâbiriyle işâret edilmiştir.
Ve kezâ لَا يَتْرُكُونَ الْكُفْرَ kelimesine bedel لَا يُؤْمِنُونَ tâbiriyle, onların büyük musîbete ma'rûz kaldıkları gibi, pırlanta gibi cevher‑i îmânîyi de kaybettiklerine işârettir.
Ve kezâ, خَتَمَ اللّٰهُ عَلٰى قُلُوبِهِمْ cümlesiyle kalb ile vicdân, nur‑u îmân sâyesinde hakàik-ı İlâhiye’nin tecellîsine mazhar olmakla menba'-ı kemâlât, hayatdâr ve ziyâdâr oldukları hâlde; küfrün ihtiyar edilmesiyle; zulmetli, ıssız haşerât-ı muzırra yuvasına inkılâb ettikleri için mühürlenmiş, kilitlenmiş ki, o korkunç yuvadaki akreplerden veya yılanlardan ictinâb edilmesine işâret edilmiştir.
Ve kezâ, وَعَلٰى سَمْعِهِمْ kelimesiyle, küfür sebebiyle kulağa ait pek büyük bir ni'meti kaybettiklerine işâret edilmiştir. Hattâ kulaktaki zar, nur‑u îmân ile ışıklandığı zaman, kâinâttan gelen manevî nidâları işitir. Lisân-ı hâl ile yapılan zikirleri, tesbihâtları fehmeder. Hattâ o nur-u îmân sâyesinde rüzgârların terennümatını, bulutların na'ralarını, denizlerin dalgalarının nağamâtını ve hâkezâ‥ yağmur, kuş ve sâire gibi her nev'iden Rabbânî kelâmları ve ulvî tesbihâtı işitir. Sanki kâinât, İlâhî bir mûsikî dâiresidir. Türlü türlü âvâzlarla, çeşit çeşit terennümatla kalblere hüzünleri ve Rabbânî aşkları intibâ' ettirmekle kalbleri, rûhları, nurânî âlemlere götürür, pek garîb misâlî levhaları göstermekle, o rûhları ve kalbleri lezzetlere, zevklere garkeder.
Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman, o lezîz, manevî, yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îrâs eden âvâzlar, mâtem seslerine inkılâb eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdânıyla ebedî yetîmlikler, mâlikin ademiyle nihâyetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hâsıl olur.
Bu sırra binâendir ki, Şerîatça bazı savtlar helâl, bazıları da haram kılınmıştır. Evet; ulvî hüzünleri, Rabbânî aşkları îrâs eden sesler, helâldir. Yetîmâne hüzünleri, nefsânî şehevâtı tahrîk eden sesler, haramdır. Şerîatın ta'yin etmediği kısım ise, senin rûhuna, vicdânına yaptığı te'sire göre hüküm alır.
وَعَلٰٓى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ : Bu cümle ile rü'yete, yani göze ait büyük bir ni'met‑i basariyenin küfür ile kaybolduğuna işâret edilmiştir. Zîra, gözün nuru, nur-u îmânla ışıklanırsa ve kavîleşirse, bütün kâinât gül ve reyhânlar ile müzeyyen bir Cennet şeklinde görünür. Gözün göz bebeği de, bal arısı gibi, bütün kâinât safhalarında menkûş gül ve çiçek gibi delillerinden, bürhânlarından alacağı ibret, fikret, ünsiyet gibi usâre ve şiralarından vicdânda o tatlı îmânlı balları yapacaktır.
Eğer o göz küfür zulmetiyle kör olursa; dünya, genişliğiyle beraber bir hapishâne şekline girer. Bütün hakàik‑ı kevniye, nazarından gizlenir. Kâinât, ondan tevahhuş eder. Kalbi, ahzân ve ekdâr ile dolar.
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظ۪يمٌ cümlesiyle, küfür şeceresinin âhirete ait zakkum gibi semeresine işâret edilmiştir.
لَا يُؤْمِنُونَ kelimesi ise, inzar ile adem‑i inzar arasındaki müsâvâta nassederek سَوَٓاءٌ kelimesine te'kiddir.