اَلسُّفَهَٓاءُ’deki elif ve lâm, hükmün ma'lûmiyetine ve kemâline işârettir. Yani, onların sefâheti ma'lûmdur. Ve sefâhetin son sistemi onlardadır.
وَلٰكِنْ لَا يَعْلَمُونَ cümlesinde üç işâret vardır:
Birincisi: Hakkı bâtıldan, îmân mesleğini nifâk mesleğinden temyiz etmek, ancak ilim ve nazar ile olur. Fakat yaptıkları fitne ve fesâdları zâhir olduğu için, ednâ bir şuûru olan farkında olur. Buna binâen, Kur'ân‑ı Kerîm birinci âyeti وَلٰكِنْ لَا يَشْعُرُونَ ile zeyillendirmiştir.
İkincisi: لَا يَعْلَمُونَ gibi, âyetlerin sonunda zikredilen اَفَلَا يَعْقِلُونَاَفَلَا يَتَدَبَّرُونَاَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ gibi cümleleriyle, İslâmiyetin akıl, hikmet ve mantık üzerine müesses olduğuna işâret etmiştir ki, İslâmiyeti herbir akl‑ı selîmin kabûl etmesi, İslâmiyetin şânındandır.
Üçüncüsü: Onlardan i'râz etmek ve onlara i'timâd etmemek lâzımdır. Çünkü cehillerini bilmediklerinden, nasihatin onlara te'siri olmuyor.
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّا وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ❋ اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ
İstihzâ ve istihfaf gibi münâfıkların dördüncü cinayetlerini beyân eden şu âyetin fesâd, ifsad, tesfih gibi sebkat eden cinayetlerine atfını iktiza eden ayn‑ı münâsebetle bu âyetin meâliyle mâkablinin meâli arasında irtibat ve intizam hâsıl olmuştur.
Bu Âyetin Cümleleri Arasındaki Vech‑i İrtibata Gelince:
İnsanın musîbet ve elemlere karşı nokta‑i istinâdı ve ihtiyaç ve emellerini tesviye için nokta-i istimdâdı olan îmânın üç hàssası vardır.
Birincisi: Nokta‑i istinâdından neş'et eden izzet-i nefistir. İzzet-i nefsi olan, başkalarına kendisini zelîl göstermeye tenezzül etmez.
İkincisi: Şefkattir. Şefkati olan, kimseyi tahkîr ve tezlil etmez.
Üçüncüsü: Hakikatlere ihtiram etmek ve yüksek şeylerin kıymetini bilmekle istihfaf etmemektir.
Kezâlik, îmânın zıddı olan nifâkın da üç hàssası vardır.
Birincisi: Zillettir.
İkincisi: İfsadâta meyletmektir.
Üçüncüsü: Başkalarını tahkîr etmekle gururlanıp zevk almaktır.
Binâenaleyh, îmân, izzet‑i nefsi intac ettiği gibi, nifâk da onun aksine zilleti intac eder. Zilleti olan, herkese karşı kendisini zelîl gösterir. Bu ise riyâdır. Riyâ ise müdahenedir. Müdahene dahi kizbdir. Kur'ân-ı Kerîm, şu silsileli kizbe وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّا ile işâret etmiştir. Yani, “Mü'minlere rast geldikleri zaman, ‘biz de îmâna geldik’ diyorlar.”
Sonra nifâk, îmânın hilâfına, kalbleri ifsad eder. Kalbin fesâdı ise, yetîmliği intac eder. Yani, bozuk olan bir kalb kendisini sâhibsiz, mâliksiz, yetîm bilir. Bu hâletten korku neş'et eder. O korku onu kaçıp gizlenmeye icbar eder. Kur'ân şu hâllerine وَاِذَا خَلَوْاile işâret etmiştir. Yani, “Kaçıp halvetlere gittikleri zaman…”
Sonra nifâk, îmânın aksine, akraba ve sâireler arasında sıla‑i rahmi kat' eder, keser. Bu ise şefkati izâle eder. Şefkatin zevâli ise ifsadâta sebeb olur. İfsaddan fitne çıkar. Fitneden hıyânet doğar. Hıyânet dahi za'fiyeti mûcibdir. Za'fiyet de himâye edecek bir zahîre, bir arkaya ilticâ etmeye icbar eder. Kur'ân-ı Kerîm buna اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْ ile işâret etmiştir. Yani, “Şeytanlarına kaçıp, şeytanlarının himâyelerine giriyorlar.”
Sonra, îmânın hilâfına, nifâkta tereddüd vardır. Yani münâfık olan kimse, kat'î bir hüküm sâhibi değildir. Bu ise sebatsızlığı intac eder. Bu da mesleksizliği. Bu dahi emniyetsizliği tevlîd eder. Bu ise – kanunen maznunların her gün isbât‑ı vücûd etmeleri lüzumu gibi – dâima şeytanlarına gidip küfürlerini, ahidlerini tazelemelerini icâb ettirir. Kur'ân-ı Kerîm bu silsileye قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ ile işâret etmiştir. Yani, “Bizler sizinle beraberiz” diye ahidlerini tecdîd ediyorlar.
Sonra mü'minlere gidip geldiklerinden hâsıl olan şübheyi izâle etmek için, and dilemeye mecbur oldular. Ve îmânın hilâfına, hakikatlere adem‑i hürmet ve istihfafta bulunarak kıymetli şeylere ihanet ettiler ki, kendilerine atfedilen ithamları def'etsinler. İşte, Kur'ân-ı Kerîm buna قَالُٓوا اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ ile işâret etmiştir. Yani, “Bizim mü'minlerle olan ihtilâtımız, onlarla istihzâ içindir. Aramızda samîmiyet yoktur. Ancak yüzlerine gülüyoruz.”
Sonra, münâfıkların şu gidiş ve söyleyişlerini dinleyen sâmiin mü'minlerin de mukàbelede bulunmalarını intizar etmekte bulunduğu, siyâk‑ı kelâmdan anlaşıldı. Bunun için Kur'ân-ı Kerîm de mü'minlere bedel اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ diye mukàbelede bulunmuştur. Yani, “Cenâb‑ı Hak, onların istihzâları üzerine eşedd-i ceza ile dünya ve âhirette tecziye eder ve edecektir.” Cenâb-ı Hakk’ın şu mukàbelesi, mü'minlerin şerefine ve münâfıkların yaptıkları istihzânın, Cenâb-ı Hakk’ın tecziyesine karşı adem hükmünde kaldığına ve onların hamâkatlerine işârettir.
Sonra Kur'ân‑ı Kerîm وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ cümlesiyle cezalarını istihzâ sûretiyle tasvir etmiştir. Yani, “Onlar dalâlet ve tuğyanı intac eden esbâba sû‑i ihtiyarlarıyla ve arzularıyla tevessül ettikleri için, sanki lisân-ı hâlleriyle dalâletin talebinde bulunmuşlardır; Cenâb-ı Hak da onların talebleri üzerine, istediklerine yardım etmiştir.”
Bu Âyetin Tazammun Ettiği Cümlelerin Hey'etleri Arasında İntizam Ciheti İse:
Dâhil olduğu hükmün kat'iyyetini ifâde eden وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا’deki اِذَا onların mü'minlere olan mülâkatlarını amden ve kasden cezmettiklerine işârettir.
Ale'l‑ekser yollarda rast gelmek mânâsını ifâde eden لَقُوا onların, yollarda halk içinde mü'minlere mülâkatlarını taammüd ettiklerine işârettir.
اَلْمُؤْمِنُونَ kelimesine tercihen اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا kelimesinin zikri, onların mü'minlerle cihet‑i irtibatları, yalnız îmân sıfatı hasebiyle olduğuna ve bütün sıfatlar içinde de en mümtâz ve medâr-ı nazar yalnız îmân sıfatı olduğuna îmâdır.
قَالُوا : Bu ünvân, onların sözleriyle kalbleri bir olmadığına ve söyledikleri sözler mahzâ riyâ ve müdahene perdesi altında kendilerine yapılan ithamları def' etmek ve mü'minlerden celb‑i menâfi' ile sırlarına vâkıf olmak azminde bulunduklarına işârettir.
اٰمَنَّا : Makamın iktizasıyla bu kelimenin te'kidlerle müekked olarak zikredilmesi lâzım iken, te'kidsiz zikri, kalblerinde tahrîk edici bir şevkin ve bir aşkın bulunmamasıyla, sözlerini şiddetsiz ve te'kidsiz, serseriyâne söylemiş olduklarına işârettir. Ve kezâ onların te'kidleri adem hükmünde olup, mü'minleri inandıramadıklarına işârettir.
Ve kezâ اٰمَنَّا kelimesi ile nifâklarına örttükleri perde pek zayıf olduğundan te'kid ve teşdid edildiği takdirde yırtılması ihtimali olduğuna işârettir. Çünkü te'kid ve teşdid şübheyi dâîdir. Şübhe ise tahkîkata bâistir. Tahkîkat yapıldığı takdirde boyaları meydâna çıkar.اٰمَنَّا’nın cümle‑i fiiliye ile zikri ise îmânlarının sâbit ve devamlı olduğuna mü'minlere inandırmak imkânını bulamadıklarına ve yalnız menfaatleri celb ve esrâra muttali' olmak maksadıyla mü'minlere müdahene ve tasannu' yapmakla ihdâs-ı îmân ettiklerine işârettir.
وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاط۪ينِهِمْ قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ :
Evvelki âyetle bu âyetin birbirine olan atıfları, onların mesleksiz ve sebatsız olduklarına işârettir.
اِذَا’nın ifâde ettiği cezmiyet, i'tiyâd ettikleri fesâd ve ifsad iktizasıyla şeytanlarına gitmelerini zarûrî bir vazife bildiklerine işârettir.
خَلَوْا tâbiri, cinayetlerinden korktuklarından tesettür ve gizlenmek istediklerine işârettir.
اِلٰى kelimesinin خَلَوْا kelimesiyle daha uygun olan مَعَ kelimesine tercihen zikredilmesi, iki şey içindir: Birisi, acz ve zaafları yüzünden ilticâ etmeye mecbur olmalarıdır. İkincisi, fitne ve ifsad iktizasıyla mü'minlerin sırlarını kâfirlere îsâl etmektir. Bu iki mânâyı مَعَ ifâde edemez.
شَيَاط۪ينِهِمْ : Bu ünvân, reislerinin şeytanlar gibi gizlenip vesveseleri ilkà ettiklerine ve şeytanlar kadar muzır olduklarına ve şeytanlar gibi şerden mâadâ bir şey tasavvur etmediklerine işârettir.
قَالُٓوا اِنَّا مَعَكُمْ : Yani, “Sizinle beraberiz.” Bu cümle ile nefislerinin tezkiyesine, ahidlerinin tecdîdine, mesleklerinde sâbit kaldıklarına işâret etmişlerdir. Yalnız bu cümlenin muhâtablarında münâfıkların münkirleri bulunmadığı hâlde cümle te'kidleştirilmiştir.
وَاِذَا لَقُوا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا قَالُٓوا اٰمَنَّا cümlesinin muhâtabları hep münkir oldukları hâlde, cümle te'kidsiz bırakılmıştır. Bunun sebebi, birinci cümleyi şevksiz, aşksız, ikinci cümleyi ise aşk ve şevkle söylediklerine işârettir. Şeytanlarına söyledikleri cümleyi, ismiye şeklinde, mü'minlere karşı söylediklerini cümle‑i fiiliye sûretinde zikretmeleri, maksadlarının burada ahidlerine sâbit ve devamlı kaldıklarını isbât ettiklerine, orada ise yalnız îmâna geldiklerini ihdâs ettiklerine işârettir.
اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ : Yani, “Bizler mü'minlere karşı, ancak istihzâ edici insanlarız.” Bu cümlenin evvelki cümleye atfedilmediğinin esbâbı:
İki kelime veya iki cümle arasında ya kemâl‑i ittisal ve ittihâd vardır veya kemâl-i inkıtâ' ve infisâl vardır. Bu iki sûrette, birbirine atıfları câiz değildir. Ancak aralarında orta derecede bir inkıtâ' ve bir ittisal olan yerlerde atıfları câizdir. Bu cümle ise اِنَّا مَعَكُمْ cümlesine bir cihetten te'kiddir, bir cihetten de bedeldir. Bu iki sûrette, her iki cümlenin arasında kemâl‑i ittisal vardır. Diğer bir cihetten dahi mukadder bir suâle cevaptır. Bu sûrette de aralarında kemâl-i inkıtâ' vardır. Çünkü ale'l-ekser suâl inşâ, cevab ihbar olur. İşte bunun için aralarında atıf yapılmamıştır.
Suâl: Bu cümlenin اِنَّا مَعَكُمْ cümlesine te'kid veya bedel olduğunun tevcîhi?
Elcevab: اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ cümlesi gerek hak ve hakikate ve gerek ehl‑i hak ve ehl-i hidayete ihanete dairdir. Çünkü bundan dalâlet ve ehl-i dalâlete ta'zîm çıkıyor. Bu ise اِنَّا مَعَكُمْ cümlesinin meâlidir. Demek her iki cümlenin meâlleri birdir veya birbirini te'kid eder.
Mukadder bir suâle cevab olduğunun tevcîhi ise; sanki onların şeytanları tarafından şöyle bir suâl vârid olmuştur ki, “Yâhû, eğer siz bizimle beraber ve bizim mesleğimizde olmuş olsaydınız, mü'minlere muvâfakat etmezdiniz. Ya siz onların mezheblerine geçtiniz veyâhut sizin için muayyen bir mezheb yoktur.” Bu suâle karşıاِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَdiye, Müslümanlardan olmadıklarını sarâhaten söyledikleri gibi, hasrı ifâde eden اِنَّمَا ile, muayyen bir mezhebi olmayanlardan olmadıklarına işâret etmişlerdir. Ve kezâ, devamı ifâde eden ism‑i fâil sîgasıyla مُسْتَهْزِؤُنَ demeleri, mü'minlere karşı yaptıkları istihzânın dâimî bir sıfatları olup, bilâhare ârız olmuş sıfatları olmadığına işârettir.
اَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ Yani, “Allah onları istihzâ ediyor.” Bu cümlenin evvelki cümlelere atfedilmeyerek atıfsız zikredilmesinin esbâbı:
Eğer atfedilmiş olsaydı, yaاِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَcümlesine atfolurdu; bu ise bu cümlenin de اِنَّا مَعَكُمْcümlesine te'kid olmasını icâb eder.
Veya اِنَّا مَعَكُمْ cümlesine atfolurdu; bu dahi bu cümlenin onların sözlerinden biri olduğunu iktiza eder.
Veya قَالُوا’ya atfolacaktı; o vakit Allah’ın onlara olan istihzâsı halvet zamanıyla mukayyed olacaktı. Hâlbuki Allah’ın istihzâsı dâimîdir.
Veyâhutوَاِذَا لَقُواcümlesine atıf yapılacaktı; bu ise her iki taraftan, yani mâtuf ve mâtufun‑aleyhten maksadın, bir olduğunu istilzam eder. Hâlbuki birinci cümle amellerini beyân eder; ikinci cümle cezaları hakkındadır. Demek mahzursuz, münâsib bir mâtufun-aleyh bulunmadığından müste'nife olarak, yani mâkabliyle bağlı olmayarak mukadder bir suâle cevab kılınmıştır.
Evet, münâfıkların fenâlığı ve kötülüğü öyle bir dereceye bâliğ olmuştur ki, hâllerine vâkıf olan her rûh, “Acaba böyle fenâ olanların cezası nedir ve cezaları verilmeyecek mi?” diye sormaya mecbur olur. İşte, Kur'ân‑ı Kerîmاَللّٰهُ يَسْتَهْزِئُ بِهِمْ cümlesiyle şu mukadder suâle cevab vermiştir. Demek bu cümlenin isti'nâfı, atfından daha mühimdir.
Sonra, makamın iktizasıyla onların istihzâlarına karşı mü'minlerin mukàbelede bulunmaları icâb ederken Cenâb‑ı Hakk’ın mukàbelede bulunması, mü'minlerin teşrîfine ve terahhumlarına işâret olduğu gibi, münâfıkları da istihzâ etmekten zecr ve men' etmek içindir. Zîra, istinâdları Allâmü'l-Guyûb’a olanlar, istihzâ edilemezler.
Sonra, Cenâb‑ı Hakk’ın tenkîl ve tâzibini istihzâ ile tâbir etmek şe'n-i ulûhiyete yakışmadığından, istihzânın lâzımı olan tahkîr irâde edilmiştir.
Suâl: Münâfıkların istihzâsı, devamı ifâde eden ism‑i fâil sîgasıyla olduğu hâlde Cenâb-ı Hakk’ın mukâbil istihzâsı, teceddüdü ifâde eden fiil-i muzârî sîgasıyla yapıldığında hikmet nedir?
Elcevab: Tâzib ve tahkîrler tebeddül ve teceddüd ettikçe te'sirleri çoğalır. Zîra bir tarzda devam eden bir elemin te'siri gittikçe azalır; tazelendikçe te'siri çok olur. Bu mânâyı ifâde eden, ancak fiil‑i muzârîdir. İsm-i fâil ise yalnız devamı ifâde eder.
وَيَمُدُّهُمْ ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ : Yani, “Dalâletin esbâbına tevessül etmeleriyle, dalâletin talebinde bulunmuşlardır. Allah da onlara dalâlet vermiştir.”
Allah tarafından yardımın yapılmasını ifâde eden يَمُدُّ kelimesi, abdin hàlık‑ı ef'âl olduğunu iddia eden İ'tizâl mezhebinin reddine işârettir. Ve onların lisân-ı hâl ile istekleri üzerine, Allah’ın onlara yardım ettiğine delâlet eden يَمُدُّ’nün tazammun ettiği يَسْتَمِدُّ cümlesi, abdin elinde bir şey yok, hep Allah’tan olduğunu iddia eden mezheb‑i Cebrin reddine işârettir. Zîra, onlar sû-i ihtiyarlarıyla ve arzularıyla dalâleti istemişlerdir. Allah da onların isteklerini vermiştir.
طُغْيَانٌ kelimesinin هُمْ zamîrine izafesi, tuğyan cinayeti, onların ihtiyarlarıyla husûle gelip, cebr ile alâkadar olmadığından “Bizler Allah’ın cebriyle bu tuğyanı yapıyoruz” diye mazeretlerinin reddine işârettir.