ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ
Arkadaş! Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâğatın esâslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülen sular gibi, belîğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıtların, hey'etlerin tamamen o kelâmın takib ettiği esâs maksada nâzır olmakla onun takviyesine hizmet etmeleri, belâğat mezhebinde lâzımdır.
Birinci Misâl:وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyet‑i kerîme, nazar-ı dikkate alınırsa görülür ki; bu kelâmdaki maksad ve esâs, “pek az bir azâb ile fazla korkutmak”tır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıtlar, tamamen o maksadı takviye için çalışıyorlar.
Ezcümle; şek ve ihtimali ifâde eden اِنْ şartiye olup, azâbın azlığına ve ehemmiyetsizliğine işârettir.
Ve kezâ مَسَّ kelimesi, azâbın şedîd olmadığına işârettir.
Ve kezâ نَفْحَةٌ sîgasıyla ve tenviniyle azâbın ehemmiyetsizliğine îmâdır.
Ve kezâ teb'îzi ifâde eden مِنْ ve şiddeti gösteren نَكَالْ kelimesine bedel, hìffeti îmâ eden عَذَابِ kelimesi ve رَبِّ kelimesinden îmâ edilen şefkat; hepsi de azâbın kıllet ve ehemmiyetsizliğine işâret etmekle şu şiiri, lisân‑ı hâlleriyle temessül ediyorlar.
عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ ❋ وَكُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ
Yani: “İbarelerimiz ayrı ayrı ise de, hüsnün birdir. Hepsi de o hüsne işâret ediyorlar.”
İkinci Misâl:الٓمٓۚ ❋ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ olan âyet‑i kerîmedir. Bu âyette maksad-ı esâs “Kur'ânın yüksekliğini göstermek”tir. Ve bu maksadı takviye eden الٓمٓ ‑ ذٰلِكَ - اَلْكِتَابُ - لَا رَيْبَ ف۪يهِ kayıtlarıdır. Evet bu kayıtlar, istinâd ettikleri pek ince ve gizli delillerine işâret etmekle beraber, o maksadın takviyesine koşuyorlar.
Ezcümle: الٓمٓ kasem olduğu cihetle, Kur'ânın azametine ve altında müstetir, gizli o mezkûr letâif cihetiyle de da'vânın isbâtına işâret eder.
Ve kezâ, ذٰلِكَ zât ile sıfatı gösteren bir işâret olması itibariyle hem Kur'ânın azametine, hem azameti isbât eden sıfât‑ı kemâliyeye işâret eder.
Ve kezâ, ذٰلِكَ işâret‑i hissiyeye mahsûs iken, işâret-i akliyede kullanılması, ta'zîm ve ehemmiyeti ifâde ettiği gibi, ma'kul olan Kur'ânı, mahsûs sûretinde göstermesi, Kur'ânı, ezhân ve enzârın nazar-ı dikkatine arzetmekle tesettürü icâb eden hile, za'fiyet ve sâir çirkin şeylerden münezzeh olduğunu izhâr ve itiraf ettirmektir.
Ve kezâ ذٰلِكَ’nin ل vâsıtasıyla ifâde ettiği bu'd, Kur'ânın kemâline delâlet eden ulüvv‑ü rütbesine işârettir.
Ve kezâ اَلْكِتَابُ’daki اَلْ hasr‑ı örfîyi ifâde ettiğinden, Kur'ânın azametine ve başka kitapların mehâsinini cem'etmekle onların fevkınde olduğuna işârettir.
Ve kezâ كِتَابُ tâbiri, ehl‑i kırâat ve kitabetten olmayan bir ümmînin mahsulü olmadığına işârettir.
Ve kezâ لَا رَيْبَ ف۪يهِ zamîrinin her iki ihtimaline binâen Kur'ânın kemâlini isbât veya te'kid eder.
Ve kezâ, istiğrakı ifâde eden لَا Kur'ânın her köşesinde rekz ve her yerinde zikredilen deliller, bürhânlar, hücuma gelen şek ve şübheleri def' ile, Kur'ânın o gibi lekelerden münezzeh olduğunu ilân eder. Ve lisân‑ı hâliyle şu şiiri okur:
وَكَمْ مِنْ عَائِبٍ قَوْلًا صَح۪يحًا وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّق۪يمِ
Yani: “Kur'ân’da ta'yib edilecek hiçbir nokta yoktur. Kur'ân gibi sahîh kavilleri ta'yib etmek, ancak fehimlerin sakametinden ileri geliyor.”
Ve kezâ, zarfiyeti ifâde eden ف۪ي tâbiri, Kur'ânın sathına ve zâhirine konan şek ve şübhe varsa, içerisindeki hakàik ile def'edilebileceğine işârettir.
Arkadaş! Tahlil vâsıtasıyla terkîbin kıymetini ve küll ile cüz'ler arasındaki farkı idrak edebildiysen, bu misâllerdeki kuyûd ve hey'âta dikkat et. Ve o kelimelerden nebeân eden zülâl‑i belâğatı ve kevser-i fesâhati doyuncaya kadar iç, “Elhamdülillâh!” de.
S — الٓمٓۚ ❋ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ âyet‑i kerîmesinin cümleleri, atf ile birbiriyle bağlanmamış olması neye binâendir?
C — O cümleler arasındaki şiddet‑i ittisal, bağlılık ve sarılmaktan bir ayrılık yoktur ki, birbiriyle bağlanmaya lüzum olsun. Zîra, o cümlelerin herbirisi, arkadaşlarına hem babadır, hem oğul; yani, hem delildir, hem neticedir.
Evet, الٓمٓ lisân‑ı hâliyle hem muârazaya meydân okur, hem mu'ciz olduğunu ilân eder.
ذٰلِكَ الْكِتَابُ hem bütün kitaplara fâik olduğunu tasrîh eder, hem müstesnâ ve mümtâz olduğunu izhâr eder.
لَا رَيْبَ ف۪يهِ hem Kur'ânın şek ve şübhe yeri olmadığını tasrîh eder, hem müstesnâ ve mümtâz olduğunu izhâr eder.
هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ hem tarîk‑ı müstakîmi irâe etmekle muvazzaf olduğunu gösterir, hem mücessem bir nur-u hidayet olduğunu ilân eder.
İşte bu cümlelerden herbirisi, ifâde ettiği birinci mânâsıyla arkadaşlarına delil olduğu gibi, ikinci mânâsıyla da onlara neticedir.
Sonra bu âyetin şu cümleleri arasında i'câza menba', belâğata medâr olan oniki münâsebet, alâka ve bağlılık vardır. Bunlardan misâl olarak üç taneyi zikr, ötekileri de sana havâle ederim.
1. الٓمٓ : Bütün muârızları, muârazaya dâvet eder. Öyle ise, en yüksek bir kitaptır. Öyle ise, bir yakìn sadefidir. Zîra kitabın kemâli, yakìn iledir. Öyle ise, nev'‑i beşer için mücessem bir hidayettir.
2. ذٰلِكَ الْكِتَابُ : Yani, emsâline tefevvuk etmiştir. Öyle ise, müstesnâdır. Çünkü, şek ve şübhe yeri değildir. Çünkü, müttakìlere doğru yolu gösterir. Öyle ise, mu'cizdir.
3. هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ : Yani, tarîk‑ı müstakîme irşad eder. Öyle ise, yakìniyattandır. Öyle ise, mümtâzdır. Öyle ise, mu'cizdir.
Ey arkadaş! Şu هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ cümlesindeki nur‑u belâğat ve hüsn-ü kelâm, dört noktadan tezâhür etmiştir.
1. Bu cümlede “mübtedâ” mahzuftur. Bu hazf, cümleyi teşkil eden “mübtedâ” ile “haber” arasındaki ittihâd öyle bir dereceye varmış ki, sanki “mübtedâ” hazf olmayıp haberin içerisine girmiş. Haricen ikisi müttehid oldukları gibi, zihnen de müttehid olduklarına işârettir.
2. هَاد۪ي yerinde هُدًى yani, ism‑i fâil mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nur-u hidayetten cevher-i Kur'ânın husûle geldiğine işârettir.
3. هُدًى’deki tenvin‑i tenkîrden anlaşılıyor ki, hidayet-i Kur'ân öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakikati idrak edilemez ve öyle geniş bir sahayı işgal etmiştir ki, ihâtası ilmen kàbil değildir. Çünkü, “mârife”nin zıddı olan “nekre”, ya şiddet-i hafâdan olur veya kesret-i zuhûrdan neş'et eder. Buna binâendir ki, “Tenkîr bazen tahkîri, bazen ta'zîmi ifâde eder” denilmiştir.
4. Müteaddid kelimelere bedel ism‑i fâil sîgasıyla ihtiyar edilen مُتَّق۪ينَ kelimesi ile yapılan îcâz, hidayetin semeresine ve te'sirine işâret olduğu gibi, hidayetin vücûduna da bir delil‑i innîdir.
S — Gayet mahdûd, az birkaç noktadan beşerin tâkatinden hariç denilen i'câzın doğması ihtimali var mıdır?
C — Maddî ve manevî herşeyde yardımın ve ictimâ'ın büyük kuvvet ve te'siri vardır. Evet, in'ikâs sırrıyla, üç şeyin hüsnü ictimâ' ederse, beş olur. Beş ictimâ' ederse, on olur. On ictimâ' ederse, kırk olur. Çünkü her şeyde bir nev'i in'ikâs ve bir nev'i temessül vardır. Nasıl ki, birbirine mukâbil tutulan iki âyinede çok âyineler görünüyor; kezâlik, iki‑üç nükte veya iki-üç hüsün ictimâ' ettikleri zaman pek çok nükteler, pek çok hüsünler tevellüd eder. Bu sırra binâendir ki; her hüsün sâhibinin ve herbir sâhib-i kemâlin emsâliyle ictimâ' etmeye fıtrî bir meyli vardır ki, ictimâ'ları zamanında hüsünleri, kemâlleri bir iken iki olur. Hattâ bir taş, taşlığıyla beraber kubbeli binalarda ustanın elinden çıkar çıkmaz başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukùt tehlikesinden kurtulsunlar. Maalesef, insanlar, teâvün sırrını idrak edememişler. Hiç olmazsa, taşlar arasındaki yardım vaziyetinden ders alsınlar!
S — Belâğat ve hidayetten maksad, hakikati vâzıh bir şekilde gösterip fikirleri ve zihinleri ihtilâflardan kurtarmak iken; müfessirlerin bu gibi âyetlerde yaptıkları ihtilâfât, gösterdikleri ihtimaller, beyân ettikleri ayrı ayrı birbirine uymayan vecihler altında hak ve hakikat ne sûretle görülebilir?
C — Ma'lûmdur ki, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, yalnız bir asra değil, bütün asırlara nâzil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsûs değil, bütün tabakàt-ı beşere şümûlü vardır. Hem bir sınıf insanlara ait değil, bütün beşerin sınıflarına râci'dir. Binâenaleyh; herkes, her tabaka, her zaman, fehmine, isti'dâdına göre Kur'ânın hakàikından hisse alabilir ve hissedardır. Hâlbuki nev'-i beşer derece itibariyle muhtelif ve zevk cihetiyle mütefâvit ve kezâ meyil, istihsân, lezzet, tabiat itibariyle birbirine uymuyor. Meselâ bir tâifenin istihsân ettiği bir şey, öteki tâifenin zevkine muhâliftir. Bir kavmin meylettiği bir şeyden öteki kavim nefret ediyor. Bu sırra binâendir ki; Kur'ân-ı Kerîm, günahların cezası veya hayırların mükâfâtı hakkında zikrettiği âyetlerde tahsîsat yapmamış; âmm bir şekilde bırakmıştır ki, herkes zevkine göre fehmetsin.
Hülâsa: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân; âyetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde nazmetmiş ve vaz'etmiştir ki, her cihetten ihtimal yolları bulunsun ki, muhtelif fehimler ve isti'dâdlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler. Binâenaleyh, ulûm-u Arabiye’nin kaidelerine muvâfık ve belâğatın prensiplerine uygun ve ilm-i usûle mutâbık olmak şartıyla, o birbirine muhâlif müfessirlerin beyânâtı ve ihtimalleri; zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre murad ve câizdir diye hükmedilebilir.
Bu nükteden anlaşıldı ki, Kur'ânın i'câz vecihlerinden biri odur ki; nazmı, öyle bir üslûbdadır ki, bütün asırlara, tabakalara intibak edebilir.