كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Yani: “Ne sûretle Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Hâlbuki sizin hayatınız yoktu, o size hayatı verdi. Sonra sizi öldürecektir, sonra yine hayat verecektir, sonra ona rücû edip gideceksiniz.”
Âyetlerin nazmına ait üç vecih, bu âyette de cârîdir.
Bu Âyetin Mâkabliyle İrtibatı:
Evet, Kur'ân‑ı Kerîm, vaktâ ki insanları ibâdete ve Allah’a îmân etmeye dâvet etti. Ve îmânın i'tikàd edilecek esâslarıyla yapılacak hükümlerini icmâlen, delillerine işâreten zikretti; evvelce mücmelen işâret edilen delilleri tazammun eden ni'metlerin ta'dâdıyla, bu âyette de zikretmeye avdet etti.
Evet bu âyetle, en büyük ni'met olan “hayat”a işâret edilmiştir.
İkinci âyetle, “bekà” ni'metine işâret edilmiştir. Evet, semâvât ve arzın tanzimâtı, hayatın kemâl ve saâdetini te'min eder.
Üçüncü âyetle, beşerin kâinât üzerine tafdîl ve tekrîmine işârettir.
Dördüncü âyetle, beşere ta'lim‑i ilim ni'metine işâret yapılmıştır.
Bu ni'metlerin sûretine, yani ni'met oldukları cihete bakılırsa, inâyet‑i İlâhiye’ye delil oldukları gibi, ibâdete de delildirler. Çünkü ni'metleri verene şükür, vâcibdir; küfran-ı ni'met, aklen de haramdır. Eğer o ni'metlerin hakikatlerine bakılırsa, mebde' ve meâdi isbât eden delillerdir.
Ve kezâ, bu âyet, geçen kâfir ve münâfıkların bahsine de nâzırdır. Onun için, taaccübü ifâde etmekle inkârı tazammun eden كَيْفَ ile yapılan istifhâm, onların tehdidlerine işârettir.
Şimdi, Bu Cümlelerin Aralarındaki İrtibat ve Münâsebetlerden Bahsedeceğiz:
Evet, Kur'ân‑ı Kerîm, evvelce gâibâne yaptığı hikâyeden sonra, burada hitâba başladı. Bu da, belâğatça ma'lûm bir nükte içindir. Şöyle ki:
İnsan, bir adamın fenâlığından, ayıblarından bahsederken, hiddeti, gadabı o kadar galebe eder ki, hayâlen, hayâlî bir ihzar ile hitâb sûretiyle kendisine tevcîh‑i kelâm etmeye başlar veya iyiliklerinden bahsederken şevki ve aşkı galeyâna gelir. Hemen hayâlinin karşısına getirir, kendisine hitâb ile konuşmaya başlar. Bu “iltifat” ile tesmiye edilen bir kaidedir. Bu kaidenin, lisân-ı Arab’da büyük bir mevkii vardır. İşte Kur'ân-ı Kerîm, bu kaideyi takiben كَيْفَ تَكْفُرُونَ diyerek, sîga‑i hitâb ile onlara tevcîh-i kelâm etmiştir.
Sonra vaktâ ki bu makamda takib edilen maksad; îmân, ibâdet etmek ve küfran‑ı ni'met etmemek, küfrü reddetmek gibi geçen usûl ve esâsları isbât için lâzım olan delilleri zikretmektir ve delillerin en vâzıhı, ahvâl-i beşer silsilesinden istifade edilen delillerdir ve ni'metlerin en büyüğü, o silsilenin ukde ve düğümlerindedir; Kur'ân-ı Kerîm,وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا فَاَحْيَاكُمْۚ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ olan âyet‑i kerîme ile, beş düğümlü, müretteb o silsile-i acîbeye işâret etmiştir. Biz de o beş düğümü, beş mes'elede hall ve beyân edeceğiz.
Birinci Mes'ele
وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا ukdesini, düğümünü açıyor. Şöyle ki:
İnsanın cesedini teşkil eden zerreler, âlemin zerrâtı içinde câmid, dağınık bir şekilde iken, bakarsın ki; mahsûs bir kanun ile, muayyen bir nizâm ile intizam altına alınarak âlem‑i anâsıra gönderilir. Âlem-i anâsırda sâkit, sâkin, gizli bir vaziyette iken; birdenbire kafile kafile, muayyen bir düstur ile, yevmî bir intizam ile, bir kasd ve hikmet altında “âlem-i mevâlid”e intikal eder. Âlem-i mevâlidde de, sükût içinde iken; birdenbire acîb, garîb bir tarz ile “nutfe”ye inkılâb eder. Sonra müteselsil inkılâblar ile “alaka” olur, sonra “mudğa” olur, sonra et, kemik olur. Bu inkılâbların herbirisi, evvelkisine nisbeten daha mükemmel ise de, lâyıkına göre mevâttır, yani hayatsızdır.
S — Mevt, hayatın zevâlidir. Hâlbuki o zerrelerde hayat yoktur ki; zevâli, mevt olsun?
C — Mevtin o zerrelere ıtlâk edilmesi, mecâzdır. Sebebi ise; üçüncü, dördüncü düğümleri zihne kabûl ettirmek üzere, zihin için bir hazırlamadır.
İkinci Mes'ele
فَاَحْيَاكُمْ düğümünü açıyor.
Evet hayat, Kudret‑i Ezeliyenin en büyük ve en ince ve en acîb bir mu'cizesidir ve bütün ni'metlerden üstündür ve mebde' ve meâdin bürhânlarından en zâhir bürhândır.
Evet hayat nev'ilerinin en ednâsı nebât hayatıdır. Hayat‑ı nebâtiyenin başlangıcı, çekirdekte veya habbede hayat düğümünün uyanıp açılmasıdır. Bunun keyfiyeti o kadar zâhir, o kadar umumî, o kadar me'lûf iken, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar hikmet-i beşerden ve felsefesinden gizli kalmıştır. İşte hayatın ne derece ince olduğu anlaşıldı.
Ve kezâ, hayatı olmayan bir cisim, en büyük bir dağ da olsa tektir, yetîmdir, mekânından başka bir şeyle münâsebeti yoktur. Lâkin bal arısı gibi küçük bir cisim, hayata mazhar olduğu zaman, bütün kâinâtla münâsebetdâr olur ve herşeyle alışveriş yapar, hattâ diyebilir ki; kâinât benim mülkümdür, benim yerimdir. Kâinâtın her tarafına gider, havâssıyla tasarruf eder, bütün eşya ile kesb‑i muârefe eder. Bilhassa hayat-ı insaniye tabakasına çıkan hayat, aklın nuruyla âlemleri gezmiş olur. Âlem-i cismânîde tasarruf ettiği gibi, âlem-i rûhânide gezer, âlem-i misâle seyahat eder; kendisi o âlemleri ziyarete gittiği gibi, o âlemler de, onun rûhunun âyinesinde temessül etmekle iâde-i ziyaret etmiş gibi olurlar. Hattâ insan; “Âlem, Allah’ın fazlıyla benim için halkolunmuştur.” diyebilir.Hayat‑ı insaniye, herbirisi çok tabakalara şâmil olarak; “hayat-ı maddiye”, “hayat-ı rûhâniye”, “hayat-ı maneviye”, “hayat-ı cismâniye” gibi nev'ilere ayrılır, inbisat eder. Demek ziyâ, renk ve cisimlerin görünmesine sebeb olduğu gibi; hayat da, mevcûdâtın kâşifi ve sebeb-i zuhûrudur.Evet hayat, bir zerreyi bir küre gibi yapar; ashâb‑ı hayatın herbirisi, “Âlem benimdir” diyebilir. Aralarında müzâheme ve münâkaşa da olmaz. Müzâheme ve münâkaşa, yalnız nev'-i beşerde olur. İşte hayatın ne büyük bir ni'met olduğu anlaşıldı.
Ve kezâ câmid, dağınık bazı zerrelerin birdenbire bir vaziyetten çıkıp, ma'kul bir sebeb olmadığı hâlde diğer bir vaziyete girmesi, Sâni'in vücûduna zâhir bir delildir. Hattâ hayat, hakikatlerin en eşrefi, en temizidir; hiçbir cihetle hısseti yoktur, çirkin bir lekesi yok. Hayatın dışı da içi de her iki yüzü de latîftir. Hattâ en küçük ve hasîs bir hayvanın hayatı bile yüksektir. Bunun içindir ki, hayat ile Kudret arasında zâhirî bir sebeb tavassut etmiyor. Hayata bizzat Kudretin mübâşereti, izzete münâfî değildir. Hâlbuki umûr‑u hasîseye Kudretin zâhiren mübâşereti görünmemek için esbâb-ı zâhire vaz' edilmiştir. Demek hayatta hısset yoktur. İşte bundan anlaşıldı ki, hayat, Sâni'in vücûduna en zâhir bir delildir.
Ve kezâ, en basit bir cismin geçirmiş olduğu inkılâbât ve tahavvülâta dikkatle bakılırsa görülür ki; âlem‑i zerrâttaki zerreler, âlem-i anâsıra intikal edince, başka sûretlere girerler; âlem-i mevâlidde, başka sûretlere dönerler; nutfede başka vaziyet alırlar; sonra alaka olur, sonra mudğa olur, sonra bir insan sûretini giyer, ortaya çıkarlar. Bu kadar inkılâbât-ı acîbe esnâsında, zerreler öyle muntazam harekât ve muayyen düsturlar üzerine cereyan ederler ki; sanki bir zerre, meselâ âlem-i zerrâtta iken vazifelendirilmiş ve Abdülmecîd’in gözünde yer alıp vazife görmek üzere yola çıkarılmıştır. Bu hâli, bu vaziyeti, bu intizamı gören bir zihin, bilâ-tereddüd hükmeder ki; o zerreler, bir kasd ile ve bir hikmet altında gönderilir. İşte zerrâtın, hayata mazhariyeti için geçirdiği bu kadar acîb ve garîb tavırlar, insana, ikinci bir hayatın bu hayattan daha kolay ve daha sehil olduğuna da bir kanâat getirir.İşte hayatın mebde' ve meâde delil olduğu bu hakikatlerden anlaşıldı.
فَاَحْيَاكُمْ cümlesi, ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ cümlesine bir delil gibidir; hepsi de birlikte, كَيْفَ’den istifade edilen inkâra delildir.
Üçüncü Mes'ele
ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ukdesini açar.
Evet, mevtin de hayat gibi mahlûk olduğuna, mevtin i'dâm ve adem‑i mahz olmadığına delâlet eder. Mevt, ancak, rûhun cesed kafesinden çıkmasıyla tebdil-i mekân etmesinden ibarettir.
Ve kezâ, nev'‑i beşerde mevcûd emârât ve işârât-ı kesîreden kat'iyyetle anlaşılır ki, insan öldükten sonra bir şeyi bâkî kalır; o şeyi de, ancak rûhtur. Demek rûhun bekàsı, hàssa-i zâtiyedir. Bu hàssa-i zâtiyenin bir ferdde mevcûd olması nev'in tamamında mevcûd olmasını istilzam etmekle, mûcibe-i cüz'iyenin mûcibe-i külliye hükmünde olduğuna bir misâl teşkil ediyor. Binâenaleyh, mevt, hayat gibi bir mu'cize-i Kudrettir. Yoksa hayat şartları bulunmadığından ademin dâiresine girmiş değildir.
S — Ölüm nasıl ni'met olur ve ne sûretle ni'metlerin sırasına dâhil edilmiştir?
C —
Evvelâ: Ölüm, saâdet‑i ebediyeye mukaddimedir; bu itibarla ni'met sayılabilir. Çünkü ni'metin mukaddimesi de ni'mettir. Nitekim vâcibin mukaddimesi, vâcib; haramın mukaddimesi, haramdır.
Sâniyen: Ölüm, muzır hayvanlarla dolu bir hapisten geniş bir sahrâya çıkmak gibidir. Binâenaleyh, rûh, cesed kafesinden çıkarsa, necât bulur.
Sâlisen: Ölüm olmasaydı, küre‑i arz nev'-i beşeri istiâb edemezdi ve nev'-i beşer müdhiş perîşaniyetlere ma'rûz kalırdı.
Râbian: İhtiyarlık yüzünden öyle bir dereceye gelenler var ki, tekâlif‑i hayatiyeye kàdir olamaz, dâima ölümünü isterler.
İşte bunun için, ölüm ni'mettir.
Dördüncü Mes'ele
ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ ukdesinin beyânındadır.
Evet bu hayat, ikinci hayattır ki; ölümden sonra, haşirden evvel vukû'a gelir. Demek hayat‑ı uhreviye bu ikinci hayatla başlar. Binâenaleyh, bu يُحْي۪يكُمْ’deki hitâb; yalnız insanlara ait değildir, bilcümle kâinâta râci'dir.
Çünkü bu hayat‑ı uhreviye, bütün kâinâtın neticesidir. Eğer bu hayat olmasa, kâinâtta hakikat denilen herşey, zıddına inkılâb eder. Meselâ ni'met, nıkmet olur; akıl, belâ olur; şefkat, yılan olur.
Beşinci Mes'ele
ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ’un ukdesi hakkındadır.
Evet Cenâb‑ı Hak, âlem-i kevn ve fesâd denilen şu âlemde hüsün, kubuh, nef', zarar gibi zıdları, çok hikmetlere binâen karışık bir tarzda yaratmıştır. Hem de izhâr-ı izzet için vesâit ve esbâbı vaz'etmiştir. Haşir ve kıyâmette kâinât tasfiye ameliyâtını gördüğü zaman, zıdlar birbirinden ayrılır ve esbâb ile vesâit de ortadan kalkar. Ortadaki perde ve hicâb kalktıktan sonra, herkes Sâni'ini görür ve hakîki Mâlikini bilir.
Tetimme
Mezkûr âyetteki cümlelerin arasındaki irtibatın hülâsasına bir zeyildir
Cenâb‑ı Hak, vaktâ ki onların küfrünü, istifhâm ifâde eden كَيْفَ ile reddetti ve halkı da taaccübe dâvet etti ve ondan sonra gelen dört büyük inkılâbı gösteren dört cümle ile bürhân getirerek isbât etti; o inkılâbların herbirisi, çok tavırlara, vaziyetlere ve mertebelere şâmil olduğu gibi, kendinden sonra gelen inkılâbları hazırlayıcı birer mukaddime oldu.
Birinci inkılâba, وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا cümlesiyle işâret edilmiştir. Yani, bir insanın cesedini teşkil eden zerrelerin âlem‑i zerrâtta geçirmiş olduğu vaziyetlerden son vaziyetine işârettir ki, فَاَحْيَاكُمْ cümlesiyle işâret edilen ikinci inkılâba mukaddime olur. Hakàik‑ı kevniyenin en acîbi olan şu ikinci inkılâb da çok mertebelere, çok tavırlara şâmildir ki; son tavrı, vaziyeti ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ cümlesiyle işâret edilen üçüncü inkılâba mukaddime olur. Bu inkılâb dahi pek çok berzahî tavırlara şâmil olup, son vaziyeti ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ cümlesiyle işâret edilen dördüncü inkılâbda tamamlanır. Bu dördüncü inkılâb dahi, birçok kabrî ve haşrî vaziyetlere şâmil olup, en son vaziyeti ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cümlesiyle hitâm bulur.
Demek bir zîhayatın cesedi, birinci inkılâbın birinci vaziyetinden başlamak üzere dâima teceddüd eder, tazelenir; yani bir libâstan, bir kıyafetten çıkar, daha güzel bir libâsa, bir kıyafete girer ve hâkezâ. Böylece saâdet‑i ebediyeye mazhar oluncaya kadar devam eder.
Binâenalâhâzâ bir zîhayatın şu müteselsil vaziyetlerine bakan bir adam, nasıl inkâra cesâret edebilir?
Şimdi mezkûr âyetteki cümlelerin hey'etlerinden bahsedeceğiz.
Birinci Cümle: كَيْفَ تَكْفُرُونَ بِاللّٰهِ : Bu cümle ile yapılan istifhâm, o kâfirlerin zihinlerini, gözlerini; yaptıkları kötülüğe, fenâlığa çevirtir. Tâ ki, bizzat şekàvetlerini görsünler; belki insafa gelip ikrar ederler.
تَكْفُرُونَ’deki hitâb, Cenâb‑ı Hakk’ın şiddet-i gadabına işârettir. Çünkü gaybetten hitâba yapılan iltifat; ya şiddet-i hiddete veya kesret-i muhabbete işârettir.
تَكْفُرُونَ’ye bedel لَا تُؤْمِنُونَ’nin zikredilmemesi, onların şiddet‑i inâdlarına işârettir. Çünkü onlar, hakkâniyeti delâil ile sâbit olan îmânı terk ve butlânı bürhânlar ile sâbit olan küfrü kabûl ettiler.
وَكُنْتُمْ اَمْوَاتًا : Bu cümledeki (و) , vâv‑ı hâliyedir; yani mâba'dinin mâkabline hâl olduğuna delâlet eder.
Demek كُنْتُمْ اَمْوَاتًا , تَكْفُرُونَ’nin fâiline hâldir. Hâlin, zevi'l‑hâlin âmili ile beraber olması şarttır. Hâlbuki burada dört cümle vardır. Bunlardan ikisi mâzi, ikisi müstakbel olduklarından, zevi'l-hâlin âmili olan تَكْفُرُونَ ile zamanca mukàrin değildirler.
Binâenaleyh (و)’ın hâliyeti, bir mukaddere işârettir.
Takdir‑i kelâm: وَتَعْلَمُونَ اِنْ كُنْتُمْ اَمْوَاتًا Bu itibarla, تَكْفُرُونَ’nin fâiline تَعْلَمُونَ cümlesi hâl olur. Öteki cümleler اِنْ’e haber olurlar.
S — Onlar, birinci ölüm ile bir hayatı bilirlerse de, Allah’tan olduğunu bilmezler, inkâr ederler. İkinci hayat ile Allah’a rücûu zâten inkâr ederler?
C — Cehli izâle edecek deliller zâhir iken o vecihle cehil denilmemesi, belâğatın kaidelerinden biridir. Buna binâen, birinci mevt ile birinci hayatın etvâr ve ahvâline yapılan dikkat, Sâni'i ikrar ve tasdik etmeye icbar eder ve aynı zamanda evvelki hayat ve memâtın Allah’tan olduğunu bilmek; ikinci bir hayatın olacağına da zihni iknâ ve icbar eder. Hâl böyle iken, câhil telâkki ettiğin o kâfirler, âlimler sırasına dâhildirler.
كُنْتُمْ’deki hitâbdan, onların âlem‑i zerrâtta dahi bir nev'i vücûd ve taayyünleri olduğu anlaşılıyor. Yoksa o zerrât, tesâdüf ile rastgele muayyen cisimleri teşkil edemez.
اَمْوَاتًا tâbiri, لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا’nin meâline îmâdır.
فَاَحْيَاكُمْ :
Bu (ف) takib ve ittisali ifâde eder. Yani, mâkabliyle mâba'dinin arasında mesâfe olmayacaktır. Hâlbuki burada, mevt ile hayat arasında uzun bir mesâfe vardır.
Evet, fakat bu (ف) Sâni'i isbât eden delillerin menşe'ine işârettir ki, o zerrâtın hiçbir vâsıta ve esbâb olmaksızın cemâdiyetten hayvaniyete def'aten intikal etmesi, zihni, Sâni'i ikrar etmeye mecbur eder.
Ve kezâ, o zerrât, mevât hâlinde iken vaziyetleri sâbit olmadığından, şe'nleri ve iktizaları, fâsılasız takibdir.
S — اَحْيَاكُمْ’ün yerine ne için صِرْتُمْ اَحْيَاءً denilmemiştir?
C — اَحْيَاكُمْ hayatın Cenâb‑ı Hak tarafından i'tâ edildiğine sarâhaten delâlet eder. صِرْتُمْ اَحْيَاءً’de o delâlet yoktur. Yalnız “Hayat sâhibi oldunuz.” mânâsına delâlet eder.
ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ : Bunun yerine تَمُوتُونَ zikredilmemesi mevtin, Kaderin takdiriyle, Kudretin büyük bir tasarrufu olduğuna işârettir. Evet, ömr‑ü tabîisini bitirip sonra ölenler pek azdır. Kısm-ı a'zamı, ömr-ü tabîisi esnâsında ölürler. Demek mevt, tabîi bir netice değildir; ancak cesedin inhilâliyle dağılmasından ibarettir; yoksa rûhun fenâsıyla değildir. Mevt ile cesed dağılır, rûh bâkî kalır.
ثُمَّ يُحْي۪يكُمْ mâkabliyle mâba'di arasında bu'd‑u mesâfeyi ifâde eden ثُمَّ imâte ile ikinci ihyâ arasında kocaman âlem‑i Berzahın fâsıla olduğuna işârettir.
ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ : Bu ثُمَّ ise, ikinci ihyâ ile rücû arasında mevcûd büyük bir perde ve hicâbın bulunduğuna işârettir.
تُرْجَعُونَ Yani: “Esbâb perdesinin keşfiyle, vesâitin tardıyla Allah’a rücû edeceksiniz.”
S — Allah’a rücû etmek, Allah’tan gelmeyi iktiza eder. Bunun için bir kısım insanlar, Allah ile insan arasında ittisali tevehhüm etmişlerdir ve bazı sofîler de şübheye düşmüşlerdir?
C — Dünyada insanın vücûd ve bekàsı olduğu gibi, Âhirette de vücûd ve bekàsı vardır. Dünyadaki vücûd, vâsıtasız dest‑i Kudretten çıkar. Dünyada terkîb, tahlil, tasarruf, tahavvül ile karışık bekà mes'elesi, sâbıkan zikredilen hikmet üzerine esbâb, vesâit, ilel, mes'eleye müdâhale edip araya girerler. Âhirette ise, vücûd ve bekà, her ikisi de levâzımatıyla, terkîbâtıyla bizzat dest-i Kudretten çıkarlar ve herkes hakîki Mâlikini bilir. İşte bunu anlayan, rücûun ne demek olduğunu anlar.