هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ۟
Bu Âyetin Sâbık Âyetle Cihet‑i İrtibatı:
Evvelki âyette küfür ile küfran, delâil‑i enfüsiye ile inkâr edilmiştir. Bu âyette, delâil-i âfâkıyeye işâret edilmiştir.
Ve kezâ, evvelki âyette vücûd ve hayat ni'metlerine işâret edilmiş, bu âyette bekà ni'metine işâret edilmiştir.
Ve kezâ, evvelki âyette, Sâni'in vücûduna delil olmakla haşre bir mukaddime olduğuna işâret edilmiş; bu âyette ise, âhiretin tahkîkiyle şübhelerin izâlesine işâret edilmiştir.
Evet sanki onlar diyorlar ki: “İnsana bu kadar kıymet ve ehemmiyet verilmesi nereden ve neye binâendir? Ve Allah’ın yanında mevkii nedir ki onun için kıyâmeti koparıyor?”Onlara cevaben Kur'ân‑ı Kerîm, bu âyetin işâretiyle diyor ki:
“İnsanın pek yüksek bir kıymeti olmasaydı, semâvât ve arz onun istifadesine mutî' ve musahhar olmazdı. Ve kezâ, insan ehemmiyetsiz olsaydı, mahlûkat onun için halkedilmezdi. Eğer insan ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olsa idi, o vakit insan, mahlûkat için halkolunacaktı.
Ve kezâ insanın, Hàlık’ı yanında mevkii pek büyük olduğu içindir ki; âlem‑i dünyayı kendisi için değil, beşer için; beşeri de ibâdeti için halketmiştir.”
Hülâsa: İnsan mümtâz ve müstesnâdır; hayvanlar gibi değildir. Onun için insan وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cevherine bir sadef olmuştur.
Bu Âyetteki Cümlelerin Nüktelerine Geçiyoruz:
Ey arkadaş! Birinci cümlede جَم۪يعًا , ikinci cümlede ثُمّ , üçüncü cümlede سَبْعَ kelimeleri için bir tahkîkat lâzımdır.
O tahkîkatı, “altı nokta”da izâh edeceğiz.
Birinci Nokta
Aşağıda beyân edildiği gibi, hayatın öyle bir hâsiyeti vardır ki; hayat, cüz'ü küll, cüz'îyi küllî, ferdi nev', mukayyedi mutlak, bir şahsı bir âlem gibi kılar. Binâenaleyh, tek bir insan, “Dünya benim evimdir. Dünyadaki envâ' benim kavmimdir ve benim aşîretimdir ve bütün eşya ile muârefem ve münâsebetim vardır.” diyebilir.
İkinci Nokta
Bilirsin ki; âlemde, sâbit bir nizâm vardır, muhkem bir irtibat vardır ve dâimî düsturlar, esâslı kanunlar vardır. Bu itibarla âlem, bir saat veya muntazam bir makine gibidir. Herbir çarkın, herbir vidanın, herbir çivinin; makinenin nizâm ve intizamında bir hissesi ve makinenin netice ve fâidelerinde bir te'siri olduğu gibi, ehl‑i hayat için ve bilhassa beşer için de bir fâidesi var.
Üçüncü Nokta
Aşağıda işiteceğin gibi, istifadede müzâhemet ve münâkaşa yoktur. Nasıl ki Zeyd diyebilir ki: “Şems benim lambamdır, dünya benim evimdir.” Amr da öyle diyebilir ve aralarında münâkaşa da olmaz. Evet Zeyd, meselâ dünyada tek farzedilirse, istifadesi nasılsa, bütün insanlar içinde iken istifadesi yine öyledir; ne fazla olur ne noksan.
Yalnız “gâreyn”e ait olan kısım müstesnâdır. Zîra yiyecek, içecek vesâire şeylerde münâkaşa olur.
Dördüncü Nokta
Âlem için tek bir yüz, bir cihet değil, pek çok umumî ve muhtelif vecihler vardır. Ve fâideleri te'min eden kesretle umumî ve mütedâhil, yani birbiri içinde cihetler vardır. Ve istifade yollarının da envâen türlü türlü tarîkleri vardır. Meselâ senin güzel bir bahçen vardır. O bahçe, bir cihetten senin istifadene tahsîs edildiği gibi, diğer bir cihetten de halkı fâidelendirir. Meselâ o bahçenin hüsnüne, güzelliğine her bakan, bir zevk alır, bir inşirah peydâ eder; bunda bir mâni yoktur.
Kezâlik, insanın beş zâhirî, beş bâtınî olmak üzere on tane hâssesi ve duygusu vardır. İnsan, bu duygularıyla ve kezâ cismiyle, rûhuyla, kalbiyle dünyanın herbir cüz'ünden istifade edebilir; mâni yoktur.
Beşinci Nokta
Bu âyetle diğer bazı âyetlerden anlaşılıyor ki, bu büyük dünya, insan için yaratılmıştır. Ve yaratılışında, insanın istifadesi ille‑i gâiye olarak nazara alınmıştır. Hâlbuki arzdan pek büyük olan Zühal’in, meselâ beşeri fâidelendiren, yalnız zîneti ve zaîf bir ziyâsıdır. Bu cüz'î fâide için ne sûretle beşer ona ille-i gâiye olur?
Elcevab: Bir fâideyi takib eden adam, bütün fikrini, hayâlini o fâideye hasreder ve ondan mâadâ bir şeye bakmaz ve herşeye kendi hesabına bakar, kimseyi nazara almaz, hattâ kendisini ille‑i gâiye zanneder. Binâenaleyh, bu gibi adama karşı makam-ı imtinanda söylenilen o gibi kelâmlarda mübâlağa yoktur. Evet, binlerce hikmetler için yaratılan Zühal’in herbir hikmetinde binlerce cihetler ve herbir cihetinde binlerce istifade edenler bulunduğu hâlde, “Hilkatinde o adamın istifadesi, ille-i gâiyeden bir cüz' olarak düşünülmüştür.” denilirse ne mânii var? Çünkü ille-i gâiye, dâima basit bir şeyden ibaret değildir.
Altıncı Nokta
İmâm‑ı Ali’nin وَتَزْعُمُ اَنَّكَ جِرْمٌ صَغ۪يرٌ ❋ وَف۪يكَ انْطَوَى الْعَالَمُ الْاَكْبَرُ emrettiği gibi, insan küçük bir cisim ise de, büyük âlemi içine alacak kadar büyüktür. Öyle ise cüz'î istifadesi küllî olur, öyle ise abesiyet yoktur.
İkinci Mes'ele
ثُمَّ hakkındadır.
Ey arkadaş! Bu âyet, arzın semâdan evvel yaratılmış olduğuna delâlet eder.
Ve وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَا âyeti de semâvâtın arzdan evvel halkedildiğine dâlldir.
Ve كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا âyeti ise ikisinin bir maddeden beraber halkedilmiş ve sonra birbirinden ayırdedilmiş olduklarını gösteriyor.
Şerîatın nakliyâtına nazaran, Cenâb‑ı Hak; bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır, sonra o maddeye tecellî etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mâyi kılmıştır. Sonra mâyi kısmı da, tecellîsiyle tekâsüf edip zebed (köpük) kesilmiştir. Sonra arz veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halketmiştir. Bu itibarla, herbir arz için hava-i nesîmîden bir semâ hâsıl olmuştur; sonra o madde-i buhariyeyi bastetmekle yedi kat semâvâtı tesviye edip yıldızları içine zer'etmiştir ve o yıldızlar tohumuna müştemil olan semâvât, in'ikad etmiş, vücûda gelmiştir.
Hikmet‑i cedîdenin nazariyâtı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz manzûme-i şemsiye ile tâbir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemâati, basit bir cevhere imiş. Sonra bir nev'i buhara inkılâb etmiştir; sonra o buhardan, mâyi-i nârî hâsıl olmuştur; sonra o mâyi-i nârî, bürûdet ile tasallüb etmiş, yani katılaşmış; sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmıştır. O parçalar tekâsüf ederek seyyârât olmuşlardır; şu arz da onlardan biridir. Bu izâhata tevfîkan, şu iki meslek arasında mutâbakat hâsıl olabilir. Şöyle ki:
“İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik.” mânâsında olan كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا’nın ifâdesine nazaran; manzûme‑i şemsiye ile arz, dest-i Kudretin madde-i Esîriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i Esîriye, mevcûdâta nazaran akıcı bir su gibi mevcûdâtın aralarına nüfûz etmiş bir maddedir.
وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ âyeti, şu madde‑i Esîriyeye işârettir ki, Cenâb-ı Hakk’ın arşı, su hükmünde olan şu Esîr maddesi üzerinde imiş. Esîr maddesi yaratıldıktan sonra, Sâni'in ilk icâdlarının tecellîsine merkez olmuştur. Yani Esîri halkettikten sonra, cevâhir-i ferde kalbetmiştir. Sonra bir kısmını kesif kılmıştır ve bu kesif kısımdan, meskûn olmak üzere yedi küre yaratmıştır. Arz, bunlardandır.
İşte arzın – hepsinden evvel tekâsüf ve tasallüb etmekle acele kabuk bağlayarak uzun zamanlardan beri menşe'‑i hayat olması itibariyle – hilkat-i teşekkülü, semâvâttan evveldir. Fakat arzın bastedilmesiyle nev'-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete geldiği, semâvâtın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle; hilkati, semâvâttan sonra başlarsa da, bidâyette, mebde'de ikisi beraber imişler. Binâenalâhâzâ, o üç âyetin aralarında bulunan zâhirî muhâlefet, bu üç cihetle mutâbakata inkılâb eder.
İkinci bir cevab: Ey arkadaş! Kur'ân‑ı Kerîm; tarih, coğrafya muallimi değildir. Ancak, âlemin nizâm ve intizamından bahisle Sâni'in mârifet ve azametini cumhûr-u nâsa ders veren mürşid bir kitaptır. Binâenaleyh, bunda iki makam vardır:
Birinci makam; ni'metleri, ihsânları, merhametleri göstermekle delâil‑i zâhiriyeyi beyân etmekten ibarettir. Bu itibarla arz, semâvâttan evveldir.
İkinci makam; azamet, izzet, kudret delillerini gösterir bir makamdır. Bu cihetle semâvât, arzdan evveldir.
ثُمَّ mâba'dinin, mâkablinden bir zaman sonra vücûda geldiğine delâlet eder ki, buna “terâhî” denilir. Demek burada arz ile semâvât arasında bir uzaklık vardır. Bu uzaklık, arzın semâvâttan evvel halkedildiğine göre zâtîdir, aksi hâlde rütebî ve tefekkürîdir. Yani semâvâtın hilkati birinci ise de, tefekkürce rütbesi ikincidir; arzın hilkati ikinci ise de, tefekkürü birincidir. Yani evvelâ arzın tefekkürü, sonra semâvâtın tefekkürü lâzımdır.
Buna göre ثُمَّ ile اِسْتَوٰى arasında اِعْلَمُوا وَتَفَكَّرُواmukadderdir.
Takdir‑i kelâm: ثُمَّ اِعْلَمُوا وَتَفَكَّرُوا اَنَّهُ اسْتَوٰى‥ الخ’dir.
Üçüncü Mes'ele
سَبْعَ kelimesi hakkındadır.
Ey arkadaş! Semâvâtın dokuz tabakadan ibaret olduğu, eski hikmetin hurâfelerinden biridir. Onların o hurâfevâri fikirleri, efkâr‑ı âmmeyi istilâ etmişti. Hattâ bazı müfessirler, bazı âyetlerin zâhirini onların mezheblerine meylettirmişlerdir.
Hikmet‑i cedîde ise, fezâ denilen şu boşlukta yalnız yıldızların muallak bir vaziyette durmakta olduklarına kàildir. Bunların mezhebinden semâvâtın inkârı çıkıyor. Ve bu iki hikmetin birisi ifrata varmışsa da ötekisi tefritte kalmıştır.
Şerîat ise, Cenâb‑ı Hakk’ın yedi tabakadan ibaret semâvâtı halketmiş olduğuna hâkimdir ve yıldızların da balık gibi o semâlar denizlerinde yüzmekte olduklarına kàildir.
Hadîs ise, semânın مَوْجٌ مَكْفُوفٌ’den ibaret bulunduğunu emrediyor.
Şu hak olan mezhebin, altı mukaddime ile tahkîkatını yapacağız.
Birinci Mukaddime: Şu geniş boşluğun Esîr ile dolu olduğu, fennen ve hikmeten sâbittir.
İkinci Mukaddime: Ecrâm‑ı ulviyenin kanunlarını rabteden ve ziyâ ve harâretin emsâlini neşr ve nakleden fezâyı doldurmuş bir madde mevcûddur.
Üçüncü Mukaddime: Madde‑i Esîriyenin, yine Esîr olarak kalmak şartıyla, sâir maddeler gibi muhtelif teşekkülâtı ve ayrı ayrı nev'ileri vardır. Buhar ile su ve buzun teşekkülâtları gibi.
Dördüncü Mukaddime: Ecrâm‑ı ulviyeye dikkat edilirse, tabakaları arasında muhâlefet görünür. Evet, yeni teşekküle ve in'ikada başlamış milyarlarca yıldızlardan ibaret Kehkeşân ile anılan tabaka-i Esîriye, sâbit yıldızların tabakasına muhâliftir. Bu da manzûme-i şemsiyenin tabakasına ve hâkezâ‥ yedi tabakaya kadar birbirine muhâlif tabakalar vardır.
Beşinci Mukaddime: Araştırmalar neticesinde sâbit olmuştur ki; bir maddede teşkil, tanzim, tesviyeler vâki olursa, birbirine muhâlif tabakalar husûle gelir. Bir mâdenden kül, kömür, elmas meydâna gelir; ateşten alev, duman husûle gelir. Müvellidü'l‑mâ ile Müvellidü'l-humuzanın imtizacından su, buz, buhar tevellüd eder.
Altıncı Mukaddime: Şu müteaddid emârelerden anlaşıldı ki; semâvât, müteaddiddir. Şerîat Sâhibi de, yedidir demiştir; öyle ise yedidir. Maahazâ yedi, yetmiş, yediyüz sayıları Arab üslûblarında kesret için kullanılır.
Arkadaş! Pek geniş bulunan Kur'ân‑ı Kerîm’in hitâblarına, mânâlarına, işâretlerine dikkat edilmekle, bir âmîden tut bir velîye kadar bütün tabakàt-ı nâsa ve umum efkâr-ı âmmeye olan mürâatları, okşamaları fevkalâde hayrete, taaccübe mûcibdir.
Meselâ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ kelimesinden bazı insanlar hava‑i nesîmiyenin tabakalarını fehmetmiştir. Öbür bazı da, arzımız ile arkadaşları olan hayatdâr küreleri ihâta eden nesîmî küreleri fehmetmiştir. Bir kısım da seyyârât-ı seb'ayı fehmetmiştir. Bir kısım da manzûme-i şemsiye içinde Esîrin yedi tabakasını fehmetmiştir. Bir kısım da şu bildiğimiz manzûme-i şemsiye ile beraber altı tane daha manzûme-i şemsiyeyi fehmetmiştir. Bir kısım da Esîrin teşekkülâtı, yedi tabakaya inkısam ettiğini fehmetmiştir.
Hülâsa: Herbir kısım insanlar, isti'dâdlarına göre feyz‑i Kur'ân’dan hisselerini almışlardır. Evet, Kur'ân-ı Kerîm, bütün şu mefhûmlara şâmildir diyebiliriz.
Birinci Cümle
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا : Bu cümlenin “beş vecih”le mâkabliyle irtibatı vardır:
Birinci Vecih: Evvelki âyet, vücûd ve hayat ni'metlerine işârettir. Bu âyet, bekà ve bekànın esbâb ve levâzımatına işârettir.
İkinci Vecih: Kur'ân‑ı Kerîm, vaktâ ki evvelki âyetle beşer için mertebelerin en yükseği olan rücûu isbât etti, sâmi'in zihnine şöyle bir suâl geldi: “Şu zelîl insanların bu yüksek mertebeye liyâkatleri nereden gelmiştir?” Kur'ân-ı Kerîm, bu cümle ile o suâli şöylece cevablandırmıştır: “Bütün dünya dest-i itâat ve teshìrine verilen insanın, elbette Hàlık’ının yanında büyük bir mevkii vardır.”
Üçüncü Vecih: Evvelki âyet beşer için haşir ve kıyâmetin vücûduna işâret etmesi, sâmi'ce güyâ; “Beşerin ne kıymeti vardır ki onun saâdeti için kıyâmet kopacak?” diye vârid olan suâl bu âyetle; “Arz bütün müştemilâtıyla istifadesi için yaratılan ve bütün envâ', itâat ve emrine verilen insan, netice‑i hilkattir. Elbette ve elbette onun saâdeti için kıyâmet kopacaktır.” diye cevablandırılmıştır.
Dördüncü Vecih: Evvelki âyet, kıyâmette esbâb ve vesâitin ortadan kalkmasıyla, insanın merci'i yalnız Cenâb‑ı Hakk’a münhasır kalacağına işâret etmiştir. Bu âyet ise, dünyada da insanın merci'-i hakîkisi Cenâb-ı Hakk’a münhasır olduğunu söylüyor. Zîra esbâb ve vesâitin arkasında, Kudretin şuâı görünür; te'sir O’nundur, esbâb ise perdedir.
Beşinci Vecih: Evvelki âyet, saâdet‑i ebediyeye işârettir. Bu âyet de, saâdet-i ebediyenin insana verilmesini iktiza eden ve sebeb olan Cenâb-ı Hak’tan sebkat etmiş fazl ve in'âma işârettir ki; kendisine arzın müştemilâtı ihsân edilmiş insanın, elbette saâdet-i ebediyeye liyâkati vardır.
ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ :
Bunun mâkabliyle cihet‑i irtibatı dörttür:
Birinci Cihet: Arz ve semâ, “tev'em” yani ikizdirler; birbirinden ayrılmazlar; zikirde, fikirde dâima beraber dolaşıyorlar. Bu cümleden evvelki cümlede arz zikredildiği gibi, bu cümlede de semâ zikredilmiştir.
İkinci Cihet: Beşerin arzdan istifadesini ikmal ve itmâm eden, ancak semâvâtın tanzimidir.
Üçüncü Cihet: Evvelki âyet, ihsân ve fazl delillerine işâret etmiştir. Bu âyet de, kudret ve azamete işâret ediyor.
Dördüncü Cihet: Bu cümle, beşerin istifadesi yalnız arza münhasır olmadığına, semâ dahi onun istifadesine teshìr edildiğine işârettir.
فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ :
Bu cümlenin mâkabliyle irtibatı, üç çeşittir:
1. كُنْ ile فَيَكُونُ arasındaki irtibat gibidir. Nasıl ki memurun husûlü كُنْ emrine bağlıdır; semâvâtın tesviyesi de, اِسْتَوٰى’ya bağlıdır.
2. Kudretin taallukuyla irâdenin taalluku arasındaki irtibat gibidir. Yani; اِسْتَوٰى irâdenin taallukuna, tesviye de kudretin taallukuna benzer bir irtibattır.
3. Netice ile mukaddime arasında bulunan irtibat gibidir. Çünkü semâvâtın tesviyesi, mukaddimesi olan اِسْتَوٰى’ya terettüb eder.
وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ :
Bu cümle mâkabliyle iki vecihle merbûttur:
Birinci Vecih: Bu cümledeki ilm‑i küllî, semâvâtın tanzim ve tesviyesine delil olduğu gibi, tanzim ve tesviyenin vücûdu da ilm-i küllînin vücûduna delildir.
İkinci Vecih İse: Evvelki cümle kudret‑i kâmileye, bu cümle ise, küllî ve şümûllü ilme delâlet eder.
Cümlelerin nüktelerini beyân edeceğiz:
هُوَالَّذ۪ي… الخ : Bu cümle, mâkabliyle bağlı değildir. Ancak, müste'nife olup, beş suâl ile cevablarına işârettir ki, bundan önce beyân edildiğinden tekrarına lüzum yoktur.
هُوَ الَّذ۪ي’deki هُوَ mübtedâdır. اَلَّذ۪ي sılasıyla beraber haberdir. Bu cümlede mübtedâ ile haberin ta'rifleri tevhide işâret olduğu gibi, hasra da delâlet eder. Yani müştemilât‑ı arziyenin halkı Cenâb-ı Hakk’a münhasır olduğu gibi, Hàlık’ı da yalnız Cenâb-ı Hak’tır. Bu hasr, ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ cümlesinde اِلَيْهِ’nin takdimiyle hâsıl olan hasra delildir. Yani müştemilât‑ı arziyenin halkı Cenâb-ı Hakk’a münhasır olduğu için, kıyâmette merciiyet de Cenâb-ı Hakk’a münhasırdır.اَلَّذ۪ي sılasıyla beraber haberdir.
Haberin aslı ve müstehakkı, nekre olmaktır. Burada mârife olarak gelmesi, hükmün zâhir ve ma'lûm olduğuna işârettir. Yani: “Cenâb‑ı Hakk’ın müştemilât-ı arziyenin Hàlık’ı olduğu ma'lûm ve zâhirdir.”
Menfaat için kullanılan لَكُمْ’deki (ل) eşyanın hilkaten mübâh, helâl, menfaatli olarak yaratılıp, bazı ârızalardan dolayı haram olmuş olduklarına işârettir. Meselâ ağyârın malı, ismet‑i Şer'iye için haram olmuştur. İnsanın eti, hürmet ve kerâmet için; zehir, zarar için; lâşe eti, necâset için haram olmuşlardır.
Ve kezâ, herbir şeyde bir fâide, bir menfaat olduğuna remzdir.
Ve kezâ beşer için herşeyde bir menfaati bulunduğuna remzdir. Evet, hangi şey olursa olsun, beşere bir cihetten bir istifadeyi te'min eder, velev ibret almak için olsun.
Ve kezâ, arzın karnında istikbâl insanlarını intizar eden pek çok rahmetin hazine ve definelerinin bulunduğuna remzdir.
لَكُمْ câr ve mecrûrunun مَا فِي الْاَرْضِ üzerine takdimi beşere ait istifadelerin her gayeden evvel ve evlâ olduğuna işârettir.
Umumu ifâde eden مَا herşeyde menfaatleri aramaya insanları terğîb ve teşvik içindir.
فِي الْاَرْضِ’deki ف۪ي’nin عَلٰى’ya tercihi; en çok menfaatlerin arzın karnında olduğuna ve arzın karnındaki eşyanın taharrîsine insanları teşci' ettiğine işârettir.
Ve kezâ, arzın içindeki mâden ve maddelerin istifade‑i beşer için yaratılışı, arzın içinde henüz keşfedilemeyen anâsır ve maddelerden – tekâlif-i hayatın zahmetlerinden müstakbelin insanlarını kurtaracak – bazı gıdâî vesâire maddelerin vücûdu mümkün olduğuna delâlet eder.
جَم۪يعًا arzdaki bazı eşyanın abes ve fâidesiz olduklarına ait evhâmı def'etmek içindir.
ثُمَّ اسْتَوٰى’daki ثُمَّ arzın hilkatiyle semâvâtın tesviyesi arasındaki Cenâb‑ı Hakk’ın ef'âl ve şuûnâtının silsilesine işârettir.
Ve kezâ, beşere menfaat hususunda, semâvâtın tesviyesi arzın hilkatinden rütbece uzak olduğuna delâlet eder.
Îcâz ve ihtisar için, اَرَادَ اَنْ يُسَوّ۪ي yerinde اِسْتَوٰى denilmiştir.
اِسْتَوٰى kelimesinin isti'mâli, burada mecâzdır. Yani, hedefe kasdını hasredip sağa sola bakmayanlar gibi, semâvâtın tesviyesini irâde etmiştir.
اِلَى السَّمَٓاءِ : Bu semâdan maksad, semâvâtın maddesi olan buhardır.
فَسَوّٰيهُنَّ’deki ف tefrîi ifâde ettiğine nazaran, tesviyenin istivâya bağlanması, فَيَكُونُ’nün كُونْ emrine veya kudretin taalluku irâdenin taallukuna veya kazânın kadere olan terettüblerine benziyor ve takibi ifâde ettiğine göre, mukadder bazı fiillere îmâdır.
Takdir‑i kelâm: نَوَّعَهَا وَنَظَّمَهَا وَدَبَّرَ الْاَمْرَ بَيْنَهَا فَسَوّٰيهُنَّ‥ الخ’den ibarettir.Yani: “Nev'ilere ayırdı, tanzim etti; aralarında lâzım gelen emirleri, tedbirleri yaptı; sonra yedi tabakaya tesviye etti.”
سَوّٰي : Yani: “Muntazam, müstevî; envâ'ı, eczâları mütesâvî olarak yarattı.”
هُنَّ : Bu zamîrin cem'i, semâvât olacak maddenin nev'ilere münkasım olduğuna işârettir.
سَبْعَ tâbiri, semâvât tabakalarının kesretine işârettir ve bu tabakaların teşekkülât‑ı arziyenin edvâr-ı seb'asıyla sıfât-ı seb'aya münâsebetdâr olduğuna îmâdır.
سَمٰوَاتٍ : Bu semâların bir kısmı, seyyârât balıklarına denizdir; bir kısmı da sâbit yıldızlara mezraadır; bir kısmı da semâ çiçekleri hükmünde olan “derâri” yıldızlara bahçe ve bostandır.
وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ :
Bu (و) atf içindir. Hâlbuki burada atfın tarafeyni arasında münâsebet yoktur. Öyle ise, bu münâsebeti bulmak için takdire ihtiyaç vardır. Şöyle ki:
وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ : “Öyle ise, bu büyük ecrâmın Hàlık’ı O’dur.”
وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ : “Öyle ise o ecrâmdaki san'atı tanzim, tahkîm eden O’dur.”
İlsâkı ifâde eden بِكُلِّ kelimesindeki (ب) ilmin, ma'lûmdan infikâk ve infisâlinin mümkün olmadığına işârettir.
كُلِّ ta'mîmi ifâde eden bir edattır. Burada ifâde ettiği ta'mîmden hiçbir şeyin, hiçbir ferdin tahsîsi ve dâire‑i şümûlünden ihracı yoktur. Bu itibarlaمَا مِنْ عَامٍ اِلَّا وَقَدْ خُصَّ مِنْهُ الْبَعْضُ olan kaide‑i külliyeyi tahsîs ediyor. Çünkü kendisi bu kaidenin şümûlünden hariç kalmıştır.
شَيْءٍ : Bu kelime; vâcib, mümkin, mümteni'a şâmildir.
عَل۪يمٌ : Yani, zâtı ile ilim arasında zarûrî, lüzumî bir sübût vardır.