وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
Yani: “Düşün o zamanı ki, Rabbin melâikeye hitâben: ‘Ben yerde bir halifeyi yaratacağım!’ dedi. Melâike de: ‘Yerde fesâd yapacak, kan dökecek kimseleri mi yaratacaksın? Hâlbuki biz, hamdinle seni tesbih ve takdis ediyoruz.’ dediler. Rabbin de: ‘Sizin bilmediğinizi ben biliyorum!’ diye onlara cevab verdi.”
Arkadaş! Melâikenin vücûdunu tasdik ve kabûl etmek, îmânın rükünlerinden biridir. Birkaç makamda bu rüknü isbât ve izâh edeceğiz.
Birinci Makam
Arzın, ecrâm‑ı ulviyeye nisbeten pek küçük ve süflî olduğu hâlde canlı mahlûkatla dolu olduğunu görüp âlemin de nizâm ve intizamına dikkat eden insan, ecrâm-ı ulviyenin de, o yüksek burçlarında, hayatlı sâkinleri olduğuna kat'î bir şekilde hükmeder.
Evet, o burçlarda melâikenin vücûdunu kabûl etmeyen adamın meseli şöyle bir adamın meseline benzer: O adam, büyük bir şehre giderken, şehrin bir kenarında pek küçük bir binaya tesâdüf eder. Bakar ki insanlarla doludur. Ve arsalarına bakar ki, canlı mahlûkatla dolu. Ve gıdâlarına bakar ki, nebâtât, balık vesâire gibi hayat şartları yerindedir. Sonra bakar ki; pek uzakta milyonlarca apartmanlar, köşkler var. Aralarında, uzun uzun meydânlar, tenezzühgâhlar bulunur. Fakat, o küçük binadaki insanların hayat şartları, o büyük binalarda bulunmadığından; o yüksek, müzeyyen sarayları, sâkinlerden boş, hàlî olduğunu i'tikàd eder.
Melâikenin vücûdunu tasdik eden adamın meseli ise şöyle bir şahsın meseli gibidir: O adam, o küçük hânenin insanlar ile dolu olduğunu görür görmez, bilâ‑tereddüd, o yüksek kasırların da hayat yeri ve onlarda da onlara münâsib sâkinler bulunduğuna hükmeder. Ve o yüksek kasırlara mahsûs ve münâsib hayat şartları vardır. Fakat oraların sâkinleri pek uzak olduklarından, görünmemeleri, yok olduklarına delâlet etmez.
Binâenaleyh, arzın zevi'l‑hayatla dolu olmasından kat'iyyetle anlaşılıyor ki; bu geniş boşlukta durmakta olan semâlarda, yıldızlarda, burçlarda ve çok kısımlara münkasım ve müştemil semâvâtta, Şerîat’ın “melâike” ile tesmiye ettiği zîhayatlar mevcûddur.
İkinci Makam
Bundan evvel isbât ve izâh edildiği gibi; hayat, mevcûdâtın keşşâfıdır; belki mevcûdâtın neticesidir. Binâenaleyh, bu geniş fezânın sâkinlerden ve şu yüksek semâvâtın sâkinlerden hàlî olduklarının imkânı var mıdır? Evet, bütün ukalâ, akıl ve nakl ve manevî bir icmâ ve ittifakla melâikenin mânâ ve hakikatlerine hükmetmişlerdir; fakat tâbirleri çeşit çeşittir. Meselâ: Meşâiyyûn, envâ'‑ı mevcûdâtı idare eden rûhâni, mâhiyet-i mücerrede ile; İşrâkìyyûn ise, ukùl ve erbâbü'l-envâ' ile; dinler dahi, melekü'l-cibâl, melekü'l-bihâr, melekü'l-emtâr gibi tâbirlerle tâbir etmişlerdir. Hattâ, akılları kör gözlerinde bulunan maddiyûn tâifesi de, melâikenin mânâsını inkâr etmeye mecâl bulamadıklarından, fıtratın nâmuslarına nüfûz eden kuvâ-yı sâriye ile tâbir etmişlerdir.
S — Kâinâtın irtibatını, hayatını te'min için, hilkatte cereyan eden nâmuslar, kanunlar kâfî gelmez mi?
C — Senin dediğin o sârî kanunlar, nâmuslar; itibarî ve vehmî emirlerdir. Muayyen vücûdları, müşahhas hüviyetleri ancak onları temsîl eden ve onların ma'kesi bulunan ve onların yularlarını ele alan melâike ile sâbit olur.
Ve kezâ, teşekkül‑ü ervâha münâsebeti olmayan şu câmid âlem-i şehâdete vücûdun münhasır olmadığına, akıl ve nakil müttefikan hükmetmişlerdir. Binâenaleyh ervâha münâsib ve muvâfık çok âlemlere müştemil olan âlem-i gayb, melâike ile dolu ve âlem-i şehâdetin hayatına mazhardır.
Hülâsa: Melâikenin mânâ‑yı hakikati, bu izâh edilen emirlerden tebârüz etti. Binâenaleyh, melâikenin sûretleri, eşkâlleri arasında, ukùl-ü selîmenin kabûl ettiği vechile, Şerîat’ın izâh ve beyân ettiği şekildir ki, melekler mükerrem abddirler; emirlere muhâlefetleri yoktur ve muhtelif kısımlara münkasım ve latîf ve nurânî cisimlerdir.
Üçüncü Makam
Arkadaş! Melâike mes'elesi öyle mes'elelerdendir ki; bir cüz'ün sübûtuyla küll sâbit olur; bir ferdin vücûduyla, nev' tahakkuk eder. Zîra inkâr eden küllünü inkâr eder.
Binâenaleyh, zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar bütün din adamları her asırda icmâ ve ittifakla melâikenin vücûduna ve aralarında muhâverenin sübûtuna ve müşâhedelerinin tahakkukuna ve onlardan edilen rivâyetlerin nakline hükmettikleri hâlde melâikenin hiçbirisinin insanlara görünmediği veya vücûdları hissedilmediği elbette muhâldir.
Kezâlik, beşerin akàidine karışıp hiçbir zamanda, hiçbir inkılâbda i'tirâzlara ma'rûz kalmayarak devam eden melâike i'tikàdının bir hakikate, bir asla dayanmaması ve mebâdî‑i zarûriyeden tevellüd etmemesi muhâldir. Her hâlde beşerin bu umumî i'tikàdı, mebâdî-i zarûriyeden neş'et eden ve müşâhedât-ı vâkıadan hâsıl olan ve muhtelif emârelerden tevellüd eden hadsî bir hükmün neticesidir. Evet bu i'tikàd-ı umumînin sebebi; kat'î bir sûrette manevî bir tevâtür kuvvetini veren, pek çok defalar vukû'a gelen melâikenin müşâhedelerinden hâsıl olan zarûrî ve kat'î delil ve emârelerdir. Çünkü melâike mes'elesi, beşerin ma'lûmât-ı yakìniyesindendir. Eğer bunda şübhe olursa, beşerin yakìniyatında emniyet kalmaz.
Hülâsa: Rûhânilerden bir ferdin bir zamanda vücûdu tahakkuk etse, bu nev'in vücûdu tahakkuk eder; nev'in vücûdu tahakkuk etse, her hâlde Şerîat’ın beyân ettiği gibi olacaktır.
Bu Âyetin, Sâbık Âyetle Dört Vecihle İrtibatı Vardır:
Birinci Vecih: Bu âyetler, beşere verilen büyük ni'metleri ta'dâd ediyor. Birinci âyetle en büyük ni'mete işâret edilmiştir ki; beşer, hilkatin neticesidir ve arzın müştemilâtı ona teshìr edilmiştir, istediği gibi tasarruf eder. Bu âyet ile de, beşerin arza hâkim ve halife kılınmış olduğuna işâret edilmiştir.
İkinci Vecih: ………………………………‥
Üçüncü Vecih: Evvelki âyetle, canlı mahlûkatın meskenleri olan arz ve semâvâta işâret edilmiştir. Bu âyet ile de, o meskenlerin sâkinleri olan beşer ve melâikeye işâret edilmiştir. Ve kezâ o âyet, hilkatin silsilesine; bu âyet ise, zevi'l‑ervâhın silsilesine işâret etmişlerdir.
Dördüncü Vecih: Evvelki âyette hilkatten maksad beşer olduğu ve Hàlık’ın yanında beşerin bir mevki sâhibi bulunduğu tasrîh edildiğinde sâmi'in zihnine geldi ki: “Bu kadar fesâd, şürûr ve kötülüğü yapan beşere bu kadar kıymet neden verildi? Cenâb‑ı Hakk’a ibâdet ve takdis için şu fesâdcı beşerin vücûduna hikmetin iktizası ve rızâsı var mıdır?” Sâmi'in bu vesvesesini def' için şöyle bir işârette bulundu ki: Beşerin o şürûr ve fesâdları, onda vedîa bırakılan sırra mukàbele edemez, affolur. Ve Cenâb-ı Hak onun ibâdetine muhtaç değildir. Ancak, Allâmü'l-Guyûb’un ilmindeki bir hikmet içindir.
Cümlelerin Arasındaki İrtibata Geldik:
وَاِذْ : Bu kelime, وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ cümlesine atıftır. Hâlbuki aralarında münâsebet olmadığı gibi اِذْ diğer bir اِذْ’i iktiza eder. Binâenaleyh, böyle bir takdire lüzum vardır.
اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ‥ الخ : Bu takdirde, ikinci اِذْ birincisine atf olur ve her iki cümle arasında da münâsebet bulunur.
اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةً : Cenâb‑ı Hak, müşâvere yolunu öğretmek ile beşerin hilâfetindeki hikmetin sırrını melâikeye istifsar ettirmek üzere bu cümleyi söyledi. Sâmi'in zihni, üç noktayı nazara alarak harekete geçti:
1. Melâike, ne dediler?
2. Taaccüble hikmeti sordular.
3. Cinlere halife olmakla beraber, beşerde de kuvve‑i gadabiye ve şeheviye halkedilmiştir. Bunlar, cinlerden daha ziyâde fesâd yapacaklardır.İşte Kur'ân‑ı Kerîm قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ cümlesiyle o üç noktaya işâret etmiştir.
Melâikenin suâl‑i taaccüb ve istifsarları bittikten sonra, sâmi', Cenâb-ı Hak’tan verilecek cevabı beklerken Kur'ân-ı Kerîm, قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ cümlesiyle cevab vermiştir. Yani: “Eşya ve ahkâm, sizin ma'lûmâtınıza münhasır değildir. Adem‑i ilminiz, onların vücûda gelmeyeceklerine sebeb olamaz. Benim, beşerin hilkati hakkında bir hikmetim vardır; o hikmetin hâtırası için, fesâdlarını nazara almam.” fermân etmiştir.
Cümlelerin hey'et ve nüktelerine geldik:
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ‥ الخ : Atfı ifâde eden bu (و) münâsebet‑i atfiyenin iktizasına binâen وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ‥ الخ cümlesine mâtufun‑aleyh olmak üzere اِذْ خَلَقَ مَا خَلَقَ مُنْتَظَمًا cümlesinin takdirine işârettir.
Ve kezâ اِذْ zaman‑ı mâziyi ifâde ettiği cihetle, sanki zihinleri, geçmiş zamanların silsilesine götürür veya o silsileyi bu zamana getirir, ihzar eder ki; zihinler, o zamanlarda vukû'a gelmiş olan hâdiseleri görsünler.
رَبُّكَ : Bu tâbir, melâikenin aleyhine bir hüccet ve bir delildir. Yani: “Allah seni terbiye etmiştir, hadd‑i kemâle eriştirmiştir ve seni beşere mürşid kılmıştır ki, fesâdlarını izâle edesin. Demek nev'-i beşerin en büyük hasenesi sensin ki, onların mefsedetlerini setrediyorsun.”
لِلْمَلٰٓئِكَةِ : Cenâb‑ı Hakk’ın müşâvere şeklinde melâike ile yaptığı muhâvere, melâikenin beşer ile fazla bir irtibat ve alâka ve münâsebetleri olduğuna işârettir. Çünkü melâikenin bir kısmı insanları hıfzediyor, bir kısmı kitabet işlerini görüyor. Demek insanlarla alâkaları ziyâde olduğundan, insanların ahvâline ehemmiyet veriyorlar.
اِنّ۪ي : Melâikenin, اَتَجْعَلُ ile yaptıkları istifhâmdan anlaşılan tereddüdlerini reddetmekle, mes'elenin azamet ve ehemmiyetine işârettir.
اِنّ۪ي : Burada (ي) mütekellim‑i vahde ile وَاِذْ قُلْنَا’da, mütekellim‑i maa'l-gayr zamîrinin zikirlerinden şöyle bir işâret çıkıyor ki: Cenâb-ı Hakk’ın halk ve icâd fiilinde vâsıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitâbında vâsıtaların bulunduğuna işârettir. Bu nükteye delâlet eden başka âyetler de vardır.
Ezcümle,اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُâyet‑i kerîmesinde azamete delâlet eden نَا zamîr‑i cem'î, vahiyde vâsıtanın bulunduğuna işâret olduğu gibi, بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُ’de müfred hükmünde olan lafza‑i Celâl, mânâları ilhâm etmekte vâsıtanın bulunmadığına işârettir.
جَاعِلٌ kelimesinin خَالِقٌ kelimesine tercihen zikri: Melâikenin medâr‑ı şübhe ve mûcib-i istifsarları, halk ve icâd fiili değildir. Zîra vücûd, hayr-ı mahzdır. Halk, Allah’ın fiilidir; Allah’ın fiili, lâyüs'eldir. Ancak melâikeyi şübheye dâvet eden ve istifsarlarına mûcib olan, جَعْل’dir. Yani, Cenâb‑ı Hakk’ın, beşeri, arzın tamirine tahsîs etmesidir.
فِي الْاَرْضِ’daki ف۪ي’nin عَلٰى’ya tercihi, beşerin yer üstünde olduğu; عَلٰىkelimesinin mânâsına muvâfık ve münâsib iken tercihen ف۪ي’nin zikredilmesi, beşerin bir rûh gibi arzın cesedine nefh ve nüfûz ettiğine ve beşerin ölüp inkırâz etmesiyle arzın yıkılmasına işârettir.
خَل۪يفَةً : Bu tâbir, arzın, insanların hayatına elverişli şerâiti hâiz olmazdan evvel arzda idrakli bir mahlûkun bulunmuş olduğuna ve o mahlûkun hayatına, o zamandaki arzın evvelki vaziyetleri muvâfık ve müsâid bulunduğuna işârettir. خَل۪يفَةً tâbirinin bu mânâya delâleti, muktezâ‑yı hikmettir. Amma meşhûr olan mânâya nazaran, o idrakli mahlûk, cinlerden bir nev'i imiş; yaptıkları fesâddan dolayı insanlar ile mübâdele edilmişlerdir.
قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ :
Bu cümle, müste'nifedir. Bu isti'nâftan anlaşılıyor ki; Cenâb‑ı Hakk’ın melâike ile olan hitâbı, sâmi'i şöyle bir suâle mecbur etmiştir ki: “Acaba, melâikeler komşuluklarına gelecek insanları nasıl karşılayacaklardır? Hem onlar ile beraber olmaya ve komşu olmaya rızâları var mıdır? Hem fikirleri nedir?”
Kur'ân‑ı Kerîm, قَالُٓوا اَتَجْعَلُ cümlesiyle o suâli cevablandırmıştır.
S — قَالُٓوا اَتَجْعَلُ‥ الخ cümlesi, اِذْ قَالَ cümlesine ceza olduğuna nazaran, aralarında lüzum lâzımdır. Hâlbuki lüzum görünmüyor?
C — Melâike arzın müekkelleri bulundukları cihetle, arz, onların idaresinde olur. Bu itibarla, insanların arza halife kılınması hakkında melâikenin fikirlerini izhâr etmek lüzumu vardır.
قَالَ ‑ قَالُوا tâbirleri, mukâvele ve muhâvere şeklinde müşâvere üslûbunu insanlara öğretmek içindir. Yoksa Cenâb‑ı Hak, müşâvereden münezzehtir.
Melâikenin اَتَجْعَلُ ile yaptıkları istifhâmdan maksad, جَعْل’e i'tirâz, جَعْل’i inkâr etmek değildir. Çünkü Cenâb‑ı Hakk’ın fiillerine i'tirâz etmeye ismetleri mânidir. Ancak جَعْل’in sebebi mahfî olduğundan, taaccüble sebeb ve hikmetini sormuşlardır.
جَعْل tâbirinden anlaşılıyor ki; insanın ahvâli, vaziyetleri ne tabiatın iktizasıdır ve ne de fıtratın icâbıdır, ancak bir câilin ca'li iledir.
S — ف۪يهَا Mesâfe pek kısa olduğu hâlde, ikinci ف۪يهَا’nın zikrine ne ihtiyaç vardır?
C — Birinci ف۪يهَا ile beşerin bir rûh gibi arza nüfûz etmesiyle arzı ihyâ etmesine; ikinci ف۪يهَا ise, beşerin fesâdı dahi Azrâil gibi arzın kalbine kadar pençesini sokup arzı imâtesine işârettir. Demek beşer, bir taraftan arzın şifâsı için bir ilâç iken, diğer taraftan ölümünü intac eden bir zehirdir.
مَنْ : Beşerden kinâyedir. Kinâyenin tasrîhe sebeb‑i tercihi; melâikenin maksadı, beşerin şahsiyeti olmayıp, ancak kendilerine sakîl, ağır gelen, bir mahlûkun Allah’a isyan etmesine işârettir.
يُفْسِدُ : Fesâdın “isyan”a bedel zikri, isyanlarının nizâm‑ı âlemin fesâdına sebeb olacağına işârettir.
Devam ile teceddüdü ifâde eden muzârî sîgasıyla fesâdın zikredilmesi, melâikenin asıl istemedikleri ve inkâr ettikleri, ancak isyanlarının devam ve istimrar ile vukû'a geleceğine ait olduğuna işârettir. Melâike, beşerin isyanlarının devam ve istimrarını, ya Cenâb‑ı Hakk’ın i'lâmıyla bilmişlerdir veya Levh-i Mahfûz’a bakıp ondan almışlardır veyâhut insanlardaki kuvve-i gadabiye ve şeheviyeden anlamışlardır.
ف۪يهَا : Kuvve‑i şeheviye ile arzda fesâd hâsıl olur; kuvve-i gadabiyenin tecâvüzüyle katl ve kıtâle mahal olur. Hâlbuki arz, takvâ üzerine te'sis edilmiş bir mescid hükmündedir.
(و) ise, fesâd ile sefk gibi iki rezîleyi birbirlerine atf ve cem'eder. Çünkü fesâd, sefk‑i dimâ'a sebebdir.
يَسْفِكُونَ’nin يَقْتُلُونَ’ye tercihen zikrinden anlaşılıyor ki; sefk, zulmen yapılan katldir. Bu ise, fesâda daha münâsibdir. Çünkü katlin ifâde ettiği mânâ, katlin mübâh kısmına da şâmildir. Cihadda veya bir cemâati kurtarmak için yapılan katiller gibi ki; bu katl, fesâda münâsib olmaz.
اَلدِّمَٓاءَ : Sefk kelimesinin delâlet ettiği irâka‑i dem’deki dem’i te'kiddir.
وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ :
Beşerin ca'lindeki hikmeti soran melâikeye, sanki şöyle bir i'tirâz vârid olmuştur: “Beşerin Allah’a yapacağı ibâdet ve takdis, onun ca'line sebeb‑i kâfî gelmez mi ki, ca'linin hikmetini soruyorsunuz?”
İşte “vâv‑ı hâliye” ile zikredilen وَنَحْنُ نُسَبِّحُ‥ الخ cümlesi, güyâ o i'tirâzı def'etmeye işârettir.
نَحْنُ : Maâsîden masûm melâikenin cemâatlerinden kinâyedir.
Cümlenin cümle‑i ismiye şeklinde zikredilmesi, tesbihin melâikeye bir seciye olduğuna ve melâikenin tesbihâta mülâzım ve müdâvim olduklarına işârettir.
نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ : “Bizler, bütün ibâdetlerin sana mahsûs olduğunu kâinâta ilân ve Cenâb‑ı Ulûhiyetine lâyık olmayan şeylerden münezzeh olduğuna îmân ve bütün evsâf-ı azamet ve celâl ile muttasıf olduğuna i'tikàd ediyoruz.”
وَنُقَدِّسُ لَكَ : Bu (ل)’ya sıladır, bir mânâyı ifâde etmez veya ta'lîl ve sebebiyet içindir.
Birinci ihtimale göre نُقَدِّسُكَ takdirinde olur. Yani, “Seni takdis ve tathîr ediyoruz” demektir.
İkinci ihtimale nazaran, نُقَدِّسُ لِاَجْلِكَ takdirinde olur. Yani: “Biz, nefislerimizi, fiillerimizi günahlardan temizlemekle beraber, kalblerimizi mâsivândan çeviriyoruz” demektir.
Bu (و) ise, iki rezîleyi cem' ve birbirine atfeden يَسْفِكُ’deki (و)’ın aksine ve inâdına olarak, biri takdis, diğeri tesbih iki fazileti cem' ve birbirine atfediyor.
قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ : Bu cümle; melâikenin istifsarından sonra; “Acaba Cenâb‑ı Hak, istifsarlarına nasıl cevab verdi ve taaccüblerini ne ile izâle etti ve beşerin onlara tercihindeki hikmet nedir?” diye sâmi'in kalbine gelen suâle icmâlî bir cevaptır; tafsîli sonra gelecektir.
اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ’deki اِنَّ tahkîki ifâde etmekle tereddüd ve şübheyi def'etmek içindir. Bu ise, müsellem olmayan nazarî hükümlerde olur. Hâlbuki burada Allah’ın, halkın bilmediklerini bilmesi müsellem ve bedîhî bir hükümdür; hâşâ, melâikenin bu hükümde tereddüdleri yoktur. Binâenaleyh, burada bu اِنَّ Kur'ân‑ı Kerîm’in îcâz için ihtisaren icmâl ettiği birkaç cümleye işârettir:
1. Beşerdeki maslahatlar ve beşerin hayr‑ı kesîre nisbeten mefsedetleri, şerr-i kalîldir; şerr-i kalîl için hayr-ı kesîri terketmek, hikmete muhâliftir.
2. Beşerin hilâfete olan sırr‑ı liyâkati, melâikece mechûl, Hàlıkça ma'lûmdur.
3. Beşerin onlara tercih hakkını veren hikmet, melâikece mechûldür.
4. اِنَّ’nin ifâde ettiği tahkîk, bazen sarîh hükme değil, cümlenin bir kaydından istifade edilen zımnî bir hükme râci' olur. Burada اِنَّ’nin tahkîki, لَا تَعْلَمُونَ kaydından istifade edilen hükm‑ü zımnîye râci'dir. Yani: “Sizler, muhakkak bilmiyorsunuz” ve kezâ Allah’ın ilmi lâzım, beşerin vücûdu melzumdur.
Bu cümlede ilm‑i İlâhî’nin vücûduna delâlet eden اَعْلَمُ’den, beşerin vücûda geleceği tebârüz eder. Çünkü اَعْلَمُ’nün delâletine göre, ilm‑i İlâhî taalluk ve tahakkuk etmiştir. Öyle ise beşerin vücûdu her hâlde olacaktır.
Melâikeye verilen o icmâlî cevabın tahkîki hakkında اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ âyetinden şöyle bir izâhat alınabilir ki: Cenâb‑ı Hakk’ın ef'âli, hikmetlerden, maslahatlardan hàlî değildir. Öyle ise mevcûdât, halkın ma'lûmâtında münhasır değildir. Öyle ise melâikenin adem-i ilimleri, beşerin adem-i vücûduna delil olamaz.
Ve kezâ, Cenâb‑ı Hak, hayr-ı mahz olarak melâikeyi yaratmıştır; şerr-i mahz olarak da şeytanı yaratmıştır; hayır ve şerden mahrum olarak behâim ve hayvanatı halketmiştir. Hikmetin iktizasına göre, hayır ve şerre kàdir ve câmi' olarak dördüncü kısmı teşkil eden beşerin yaratılması da lâzımdır ki; beşerin şeheviye ve gadabiye kuvvetleri kuvve-i akliyesine münkàd ve mağlûb olursa, beşer, mücâhedesinden dolayı melâikeye tefevvuk eder. Aksi hâlde, hayvanattan daha aşağı olur; çünkü özrü yoktur.