بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Şimdiye kadar gizli münâfıklar, Risale‑i Nura kanunla, adliye ile ve âsâyiş ve idare noktasından hükûmetin bazı erkânını iğfal edip tecâvüz ediyorlardı. Biz müsbet hareket ettiğimiz için, mecburiyet olduğu zaman tedâfüî vaziyetinde idik. Şimdi plânları akîm kaldı. Bil'akis tecâvüzleri Risale-i Nurun dâiresini genişlettirdi. Bu defa yeni hurûfla “Asâ-yı Mûsa”yı tab'etmek niyetimiz, ihtiyarımız olmadığı hâlde; tecâvüz vaziyeti – Risale-i Nura – veriliyor gibidir. Bu hâdisenin ehemmiyetli bir hikmeti şu olmak gerektir:
Risale‑i Nur, bu mübârek vatanın manevî bir halâskârı olmak cihetiyle şimdi iki dehşetli manevî belâyı def'etmek için matbuât âlemi ile tezâhüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
O Dehşetli Belâdan Birisi: Hıristiyan dinini mağlûb eden ve anarşiliği yetiştiren şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı bu vatanı manevî istilâsına karşı Risalei'n‑Nur, Sedd-i Zülkarneyn gibi bir Sedd-i Kur'ânî vazifesini görebilir.
Ve Âlem‑i İslâmın bu mübârek vatanın ahâlisine karşı pek şiddetli i'tirâz ve ittihamlarını izâle etmek için matbuât lisânıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.
Ben dünyanın hâlini bilmiyorum. Fakat Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve edyân‑ı semâviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale-i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, Âlem-i İslâmın ve Asya Kıt'asının hâl-i hâzırdaki i'tirâz ve ittihamını izâle ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iâde etmeğe vesile olan bir mu'cize-i Kur'âniye’dir. Bu memleketin vatan-perver siyâsîleri çabuk aklını başına alıp Risale-i Nuru tab'ederek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsun.
Acaba bu yirmi sene zarfında îmân‑ı tahkîkîyi pek kuvvetli bir sûrette bu vatanda neşreden Risale-i Nur olmasaydı, bu dehşetli asırda acîb inkılâb ve infilâklarda bu mübârek vatan; Kur'ânını, îmânını dehşetli sadmelerden tam muhâfaza edebilir miydi? Her ne ise…
Risale‑i Nura, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahânesiyle tecâvüz edilmez; daha kimseyi o bahâne ile inandıramazlar; fakat cebheyi değiştirip, din perdesi altında bazı sâfdil hocaları veya bid'a tarafdârı veya enâniyetli sofî meşreblileri bazı kurnazlıklarla Risale-i Nura karşı, iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi, isti'mâl etmek ve Risale-i Nura ve şâkirdlerine ayrı bir cebhede tecâvüz etmeğe münâfıklar çabalıyorlar. İnşâallâh muvaffak olamazlar.
Risale‑i Nur şâkirdleri; tam ihtiyatla beraber, bir taarruz olduğu vakitte münâkaşa etmesinler, aldırmasınlar. Aldanan ehl-i ilim ve îmânsa, dost olsunlar. “Biz size ilişmiyoruz. Siz de bize ilişmeyiniz… Biz ehl-i îmânla kardeşiz.” deyip yatıştırsınlar.
Sâniyen: Mübâreklerin pehlivanı hem Abdurrahman, hem Lütfi, hem Büyük Hâfız Ali mânâlarını taşıyan büyük rûhlu Küçük Ali kardeşimiz bir suâl soruyor. Hâlbuki o suâlin cevabı Risale‑i Nurda yüz yerde var. “Risale-i Nurun erkân-ı îmâniye hakkında bu derece kesretli tahşidâtı ne içindir? Bir âmî mü'minin îmânı büyük bir velînin îmânı gibidir, diye eski hocalar bize ders vermişler.” diyor.
Elcevab: – Başta – “Âyetü'l‑Kübrâ” merâtib-i îmâniye bahislerinde ve âhire yakın müceddid-i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî beyânı ve hükmü ki: “Bütün tarîkatların müntehâsı ve en büyük maksadları, hakàik-ı îmâniyenin inkişafıdır. Ve bir mes'ele-i îmâniyenin kat'iyyetle vuzûhu, bin kerâmetlerden ve keşfiyâtlardan daha iyidir.” ve Âyetü'l-Kübrâ’nın en âhirdeki ve “Lâhika”dan alınan o mektûbun parçası ve tamamının beyânâtı cevab olduğu gibi, “Meyve Risalesi”nin tekrârât-ı Kur'âniye hakkında Onuncu Mes'elesi, tevhid ve îmân rükünleri hakkında tekrarlı ve kesretli tahşidât-ı Kur'âniyenin hikmeti, aynen bitamâmihâ O’nun hakîki tefsiri olan Risale-i Nurda cereyan etmesi de cevaptır.
Hem, îmân‑ı tahkîkî ve taklidî ve icmâlî ve tafsîlî ve îmânın bütün tehâcümâta ve vesveseler ve şübhelere karşı dayanıp sarsılmamasını beyân eden Risale-i Nur parçalarının izâhatı, büyük rûhlu Küçük Ali’nin mektûbuna öyle bir cevaptır ki, bize hiçbir ihtiyaç bırakmıyor.
İkinci Cihet: Îmân, yalnız icmâlî ve taklidî bir tasdike münhasır değil; bir çekirdekten, tâ büyük hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misâlî güneşten tâ deniz yüzündeki aksine, tâ güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi, îmânın o derece kesretli hakikatleri var ki, – binbir Esmâ‑i İlâhiye ve sâir erkân-ı îmâniyenin kâinât hakikatleriyle alâkadar çok hakikatleri var ki – “Bütün ilimlerin ve mârifetlerin ve kemâlât-ı insaniyenin en büyüğü îmândır ve îmân-ı tahkîkîden gelen tafsîlli ve bürhânlı mârifet-i kudsiyedir.” diye ehl-i hakikat ittifak etmişler.
Evet, îmân‑ı taklidî, çabuk şübhelere mağlûb olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan îmân-ı tahkîkîde pek çok merâtib var. O merâtiblerden ilmelyakìn mertebesi, çok bürhânlarının kuvvetleriyle binler şübhelere karşı dayanır. Hâlbuki taklidî îmân, bir şübheye karşı bazen mağlûb olur.
Hem îmân‑ı tahkîkînin bir mertebesi de aynelyakìn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esmâ-i İlâhiye adedince tezâhür dereceleri var. Bütün kâinâtı bir Kur'ân gibi okuyabilecek derecesine gelir.
Hem bir mertebesi de hakkalyakìndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle îmânlı zâtlara şübehât orduları hücum da etse bir halt edemez.
Ve ulemâ‑i ilm-i kelâmın binler cild kitapları, akla ve mantığa istinâden te'lif edilip, yalnız o mârifet-i îmâniyenin bürhânlı ve aklî bir yolunu göstermişler. Ve ehl-i hakikatin yüzer kitapları keşfe, zevke istinâden o mârifet-i îmâniyeyi daha başka bir cihette izhâr etmişler. Fakat, Kur'ânın mu'cizekâr cadde-i kübrâsı, gösterdiği hakàik-ı îmâniye ve mârifet-i kudsiye; o ulemâ ve evliyânın pek çok fevkınde bir kuvvet ve yüksekliktedir.
İşte Risale‑i Nur, bu câmi' ve küllî ve yüksek mârifet caddesini tefsir edip, bin seneden beri Kur'ân aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahribâtçı küllî cereyanlara karşı Kur'ân ve îmân nâmına mukàbele ediyor, müdafaa ediyor. Elbette hadsiz tahşidâta ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl-i îmânın îmânını muhâfazasına Kur'ân nuruyla vesile olsun.
Hadîs‑i Şerîfte vardır ki: “Bir adam seninle îmâna gelmesi, sana sahrâ dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır.” Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibâdetten daha hayırlı olur. Hattâ Nakşîlerin hafî zikre verdiği büyük ehemmiyet, bu nev'i tefekküre yetişmek içindir.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşiniz Said Nursî