Yirmidördüncü Âyet ve Âyetler
Hem Sûre‑i Zümer, hem Sûre‑i Câsiye, hem Sûre‑i Ahkâf’ın başlarında bulunan تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ âyât‑ı azîmeleridir. Şu âyetler dahi yirmiikincideki âyetler gibi Risaletü'n-Nurun ismine ve zâtına, hem te'lif ve intişarına bir mânâ-yı remziyle bakıyorlar.
İzâhtan Evvel Mühim Bir İhtar
Lüzumlu dört‑beş nokta beyân edilecek.
Birinci Nokta
Hadîste vârid olduğu gibi, “Herbir âyetin mânâ mertebelerinde bir zâhiri, bir bâtını, bir haddi, bir muttala'ı vardır. Bu dört tabakadan herbirisinin (hadîsçe شُجُونٌ وَغُصُونٌ tâbir edilen) fürûâtı, işârâtı, dal ve budakları vardır.” meâlindeki hadîsin hükmüyle, Kur'ân hakkında nâzil olan bu âyet‑i kudsiye, fer'î bir tabakadan ve bir mânâ-yı işârîsiyle de Kur'ân ile münâsebeti çok kuvvetli bir tefsirine bakmak, şe'nine bir nâkìsa değil. Belki O lisânü'l-gaybdaki i'câz-ı manevîsinin muktezâsıdır.
İkinci Nokta
Bir tabakanın mânâ‑yı işârîsinin külliyetindeki efrâdının bu asırda tezâhür eden ve münâsebeti pek kuvvetli bir ferdi Risaletü'n-Nur olduğunu, onu okuyan herkes tasdik eder. Evet ben, Risaletü'n-Nurun hàs şâkirdlerini işhâd ederek derim:
Risaletü'n‑Nur sâir te'lifât gibi ulûm ve fünûndan ve başka kitaplardan alınmamış. Kur'ân’dan başka me'hazi yok, Kur'ân’dan başka üstadı yok; Kur'ân’dan başka merci'i yoktur. Te'lif olduğu vakit hiçbir kitab müellifinin yanında bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur'ânın feyzinden mülhemdir ve Semâ-i Kur'ânîden ve âyâtının nücûmundan, yıldızlarından iniyor, nüzûl ediyor.
Üçüncü Nokta
Resâili'n‑Nur baştan başa ism-i Hakîm ve Rahîm’in mazharı olduğundan bu üç âyetin âhirleri ism-i Hakîm ile ve gelecek yirmibeşinci dahi Rahmân ve Rahîm ile bağlamaları münâsebet-i maneviyeyi cidden kuvvetlendiriyor. İşte bu kuvvetli münâsebet-i maneviyeye binâen deriz ki: تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ cümlesinin sarîh bir mânâsı, Asr‑ı Saâdet’te vahiy sûretiyle Kitab-ı Mübîn’in nüzûlü olduğu gibi, mânâ-yı işârîsiyle de, her asırda O Kitab-ı Mübîn’in mertebe-i arşiyesinden ve mu'cize-i maneviyesinden feyz ve ilhâm tarîkiyle onun gizli hakikatleri ve hakikatlerinin bürhânları iniyor, nüzûl ediyor diyerek şu asırda bir şâkirdini ve bir lem'asını cenâh-ı himâyetine ve dâire-i harîmine bir hususî iltifat ile alıyor.
Dördüncü Nokta
İşte bu risalede mezkûr otuzüç âyet‑i meşhûrenin bil'ittifak, tekellüfsüz, mânâca ve cifirce Resâili'n-Nurun başına parmak basmaları ve başta Âyetü'n-Nur on parmakla ona işâret etmesi; eskiden beri ulemâ ortasında ve edîbler mâbeyninde meşhûr bir düstur ve hakikatli bir medâr-ı istihrâcât ve hattâ hususî tarihlerde ve mezar taşlarında edîblerin isti'mâl ettikleri mâruf bir kanun-u ilmî iledir. Eğer o kanuna tasannu' karışmazsa, işâret-i gaybiye olabilir. Eğer sun'î ve kasdî yapılsa, yalnız bir letâfet, bir zarâfet, bir cezâlet olur.
Evet edîbler hususî ve şahsî tarihlerde onun taklidini yapmakla kelâmlarını güzelleştirdikleri, hem cifir ilminin en esâslı bir kaidesi ve mühim bir anahtarı olan makam‑ı ebcedî ile işâret ise; her cihetle ayn-ı şuûr ve nefs-i ilim ve mahz-ı irâde ve tesâdüfî hâlleri olmayan ve lüzumsuz maddeleri bulunmayan Kur'ânın bu kadar âyât-ı meşhûresi icmâ ile ve ittifakla Risalei'n-Nura işâret ve tevâfukları sarâhat derecesinde onun makbûliyetine bir şehâdettir. Ve hak olduğuna bir imzadır ve şâkirdlerine bir beşârettir.
Beşinci Nokta
Bu hesab‑ı ebcedî, makbûl ve umumî bir düstur-u ilmî ve bir kanun-u edebî olduğuna deliller pek çoktur. Burada yalnız dört-beş tanesini nümûne için beyân edeceğiz.
Birincisi: Bir zaman Benî‑İsrail âlimlerinden bir kısmı huzur-u Peygamberîde sûrelerin başlarındaki الٓمٓكٓهٰيٰعٓصٓgibi mukattaât‑ı hurûfiyeyi işittikleri vakit, hesab-ı cifrî ile dediler: “Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti azdır.” Onlara mukâbil dedi: “Az değil.” Sâir sûrelerin başlarındaki mukattaâtı okudu ve fermân etti: “Daha var.” Onlar sustular…
İkincisi: Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh’ın en meşhûr kaside-i Celcelûtiye’si, baştan nihâyete kadar bir nev'i hesab-ı ebcedî ve cifir ile te'lif edilmiş ve öyle de matbaalarda basılmış.
Üçüncüsü: Cafer‑i Sâdık Radıyallahu Anh ve Muhyiddin-i Arabî (ra) gibi esrâr-ı gaybiye ile uğraşan zâtlar ve esrâr-ı hurûf ilmine çalışanlar, bu hesab-ı ebcedîyi gaybî bir düstur ve bir anahtar kabûl etmişler.
Dördüncüsü: Yüksek edîbler bu hesabı, edebî bir kanun‑u letâfet kabûl edip eski zamandan beri onu isti'mâl etmişler. Hattâ letâfetin hatırı için irâdî ve sun'î ve taklidî olmamak lâzım gelirken, sun'î ve kasdî bir sûrette o gaybî anahtarların taklidini yapıyorlar.
Beşincisi: Ulûm‑u riyâziye ulemâsının münâsebet-i adediye içinde en latîf düsturları ve avâmca hàrika görünen kanunları, bu hesab-ı tevâfukînin cinsindendirler. Hattâ fıtrat-ı eşyada Fâtır-ı Hakîm bu tevâfuk-u hesabîyi bir düstur-u nizâm ve bir kanun-u vahdet ve insicam ve bir medâr-ı tenâsüb ve ittifak ve bir nâmus-u hüsün ve ittisak yapmış.
Meselâ; nasıl ki iki elin ve iki ayağın parmakları, a'sâbları, kemikleri, hattâ hüceyrâtları, mesâmâtları hesapça birbirine tevâfuk ederler. Öyle de; bu ağaç, bu baharda ve geçen bahardaki çiçek yaprak, meyvece tevâfuk ettiği gibi, bu baharda dahi az bir farkla geçen bahara tevâfuk ve istikbâl baharları dahi mâzi baharlarına ihtiyar ve İrâde‑i İlâhiye’yi gösteren sırlı ve az farkla muvâfakatleri, Sâni'-i Hakîm-i Zülcemâl’in vahdetini gösteren kuvvetli bir şâhid-i vahdâniyettir.
İşte mâdem bu tevâfuk‑u cifrî ve ebcedî, bir kanun-u ilmî ve bir düstur-u riyâzî ve bir nâmus-u fıtrî ve bir usûl-ü edebî ve bir anahtar-ı gaybî oluyor. Elbette menba'-ı ulûm ve mâden-i esrâr ve fıtratın tercümân-ı âyât-ı tekvîniyesi ve edebiyâtın mu'cize-i kübrâsı ve lisânü'l-gayb olan Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân, o kanun-u tevâfukîyi, işârâtında istihdam, isti'mâl etmesi i'câzının muktezâsıdır.
(İhtar bitti, şimdi sadede geliyoruz.)
Sûre‑i Zümer, Câsiye, Ahkâf’ın başlarındaki تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ olan âyetler, sâbık ihtarın ikinci noktasında, münâsebet‑i maneviyesi beyân edildiğinden burada yalnız cifrî remzini beyân edeceğiz.
Şöyle ki: İki (ت) sekizyüz, iki (ن) yüz, iki (م) seksen, iki (ك) kırk, üç (ز) yirmibir, üç (ى) otuz, bir (ب) bir (ح) on, Lafzullâh (اَللّٰهُ) altmışyedi, bir (ع) yetmiş, dört (ل) dört (ا) yüz yirmi dört olup yekûnu bin üçyüz kırkiki ederek bu asrın şu tarihine nazar‑ı dikkati celbetmekle beraber, Kur'ânın tenzîliyle çok alâkadar bir Nura parmak basıyor.
Ve o tarihten az sonra Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesi ve Yirminci ve Yirmidördüncü Mektûblar gibi Risaletü'n-Nurun en nurânî cüz'leri meydân-ı intişara çıkmaları ve Kur'ânın kırk vecihle i'câzını isbât eden Mu'cizât-ı Kur'âniye Risalesiyle haşre dair Onuncu Söz’ün ikisinin kırkikide intişarları ve kırkaltıda fevkalâde iştihârları aynı tarihte olması bir kuvvetli emâredir ki, bu âyet ona hususî bir iltifatı var.
Hem nasıl ki, bu âyetler te'lif ve intişarına işâret ederler, öyle de; yalnız تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ kelimesi Risaletü'n‑Nurun ismine – şeddeli nun, bir nun sayılmak cihetiyle – gayet cüz'î bir farkla tevâfuk edip remzen bakar, kendine kabûl eder. Çünkü تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ kelimesi dokuzyüz ellibir ederek Risaletü'n‑Nurun makamı olan dokuzyüz kırksekize sırlı üç farkla tevâfuk noktasından bakar…
Birden hâtıra geldi ki: Bu üç farkın sırrı ise Risaletü'n‑Nurun mertebesi üçüncüde olmasıdır. Yani vahiy değil ve olamaz. Hem umumiyetle dahi ilhâm değil, belki ekseriyetle Kur'ânın feyziyle ve medediyle kalbe gelen sünûhât ve istihrâcât-ı Kur'âniye’dir.
Cây‑i dikkattir ki, birinci حٰمٓ olan Sûre‑i Mü'min’de تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ makam‑ı cifrîsi, bazı mühim âyetler gibi bin üçyüz yetmişe bakıyor. Acaba onbeş-yirmi sene sonra başka bir Nur-u Kur'ân zuhûr mu edecek, yâhut Resâili'n-Nurun bir inkişaf-ı fevkalâde ile bir fütûhâtı mı olacak bilmediğimden o kapıyı açamıyorum.