Birincisi
Sûre‑i Nur’dan Âyetü'n-Nur’dur ki, Risale-i Nurun Resâili'n-Nur ve Risalei'n-Nur ve Risaletü'n-Nur nâmlarıyla sebeb-i tesmiyesinin onaltı sebebinden bir sebeb olduğundan, birinci olarak onu beyân etmek gerektir. Bu Âyetü'n-Nur: اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Şu âyet‑i Nuriyenin mânâca çok tabakàtı ve vücûh-u kesîresi vardır. Ve o tabakalardan ve vecihlerden işârî ve remzî bir vechi mânâca ve cifirce nurlu bir tefsiri olan Risalei'n-Nur ve Risaletü'n-Nura dört-beş cümlesiyle on cihetten bakıyor. Ve o tabakalardan ve o vecihlerden bir tabaka ve bir perde dahi mu'cizâne elektrikten haber veriyor.
Risale‑i Nura Bakan Birinci Cümlesi: مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ’dur. Yani: Nur‑u İlâhî’nin veya Nur-u Kur'ânî’nin veya Nur-u Muhammedî’nin (asm) misâli şu مِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ’dur. Makam‑ı cifrîsi dokuz yüz doksansekiz olarak aynen Risaletü'n-Nur – şeddeli nun, iki nun sayılmak cihetiyle – tam tamına tevâfukla ona işâret eder.
İkinci Cümlesi: اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ’dur. Yirmisekizinci Lem'ada tafsîlen beyân edildiği gibi, İmâm‑ı Ali (ra) Kaside-i Celcelûtiye’sinde sarâhat derecesinde Risalei'n-Nura bakarak ve ona işâret ederek demiş: اَقِدْ كَوْكَب۪ي بِالْاِسْمِ نُورًا Ben tahmin ediyorum ki, İmâm‑ı Ali’nin (ra) bu işâreti, bu cümle-i Nuriyenin remzinden mülhemdir. Bu cümle-i âyetin makamı, beşyüz kırkaltı edip, Risale-i Nurun adedi olan beşyüz kırksekize gayet cüz'î ve sırlı iki fark ile tevâfuk noktasından işâret ettiği gibi remzî bir mânâsıyla tam bakıyor.
Üçüncü Cümlesi: مِنْ شَجَرَةٍ’dir. Eğer مِنْ شَجَرَةٍ’deki (ة) vakıflarda gibi (ه) sayılsa beşyüz doksan sekiz ederek tam tamına Resâili'n‑Nur ve Risalei'n-Nur adedi olan beşyüz doksansekize tevâfukla beraber مِنْ فُرْقَانٍ حَك۪يمٍ’in adedine yine sırlı bir tek farkla tevâfuk‑u remzî ile, hem Resâili'n-Nuru efrâdına dâhil eder, hem yine Risalei'n-Nurun şecere-i mübâreki Furkàn-ı Hakîm olduğunu gösterir. Eğer مِنْ شَجَرَةٍ’deki (ة) , (ت) kalsa, o vakit makam‑ı cifrîsi dokuzyüz doksanüç eder, tevâfuka zarar vermeyen cüz'î ve sırlı beş farkla Risaletü'n-Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize tevâfukla mânâsının dahi muvâfakatine binâen ona işâret eder.
Dördüncü Cümlesi: نُورٌ عَلٰى نُورٍ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ’dir ki, dokuzyüz doksandokuz ederek sırlı bir tek farkla Risaletü'n‑Nur adedi olan dokuzyüz doksansekize tevâfukla mânâsının kuvvetli münâsebetine binâen işâret derecesinde remzeder.
Beşinci Cümlesi: مَنْ يَشَٓاءُ cümlesi gayet cüz'î bir farkla Risaletü'n‑Nur müellifinin ismiyle meşhûr bir lakabına tevâfukla mânâsı baktığı gibi bakıyor. Eğer يَشَٓاءُ’daki mukadder zamîr izhâr edilirse مَنْ يَشَاءُهُ olur. Tam tamına tevâfuk eder.
Bu âyet nasıl ki, Risalei'n‑Nura ismiyle bakıyor, öyle de tarih-i te'lifine ve tekemmülüne tam tamına tevâfukla remzen bakıyor. كَمِشْكٰوةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ cümlesi كَمِشْكٰوةٍ’daki tenvin vakıf yeri olmadığından nun sayılmak ve ف۪ي زُجَاجَةٍ vakıf yeri olduğundan (ة), (ه) olmak cihetiyle bin üçyüz kırkdokuz ederek, Resâili'n‑Nurun en nurânî cüz'lerinin te'lifi hengâmı ve tekemmül zamanı olan bin üçyüz kırkdokuz tarihine tam tamına tevâfukla işâret eder.
Hem اَلْمِصْبَاحُ ف۪ي زُجَاجَةٍ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ cümlesi bin üçyüz kırkbeş ederek Resâili'n‑Nurun intişarı ve iştihârı ve parlaması tarihine tam tamına tevâfuk eder. Çünkü şeddeli (ر) , iki (ر) ; şeddeli (ن) , iki (ن) ; şeddeli (ز) , aslı itibariyle bir (ل) , bir (ز) ve birinci زُجَاجَةٍ vakıf cihetiyle (ه), ikinci vakıf olmadığından (ت) sayılır. Eğer şeddeli (ز) , iki (ز) sayılsa o vakit bin üçyüz yirmiiki eder ki, yine Risalei'n‑Nur müellifi, mukaddemât-ı Nuriyeye başladığı aynı tarihe tam tamına tevâfuk eder.
Hem مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ cümlesi; te‑i evvel (ت) , ikinci (ت) ise, vakıf yeri olduğundan (ه) olmak ve شَجَرَةٍ’deki tenvin (ن) sayılmak cihetiyle bin üçyüz onbir eder ki, o tarihte Resâili'n‑Nur müellifi Risaletü'n-Nurun mübârek şecere-i kudsiyesi olan Kur'ânın basamakları olan ulûm-u Arabiye’yi tedrîse başladığı aynı tarihe tam tamına tevâfuk ederek remzen bakar. İşte bu kadar mânidâr ve müteaddid tevâfukât-ı Kur'âniyenin ittifakı yalnız bir emâre, bir işâret değil, belki kuvvetli bir delâlettir. Belki elektrik ile beraber Resâili'n-Nura münâsebet-i maneviyesiyle bir tasrîhtir.
Bu âyetin münâsebet‑i maneviyesinin letâfetlerinden bir letâfeti şudur ki: İhbar-ı gayb nev'inden mu'cizâne hem elektriğe, hem Risalei'n-Nura işâret ettiği gibi, ikisinin zuhûrlarına ve zaman-ı zuhûrlarından sonraki tekemmül zamanlarına ve hilâf-ı âdet vaziyetlerini çok güzel gösteriyor.
Meselâ, زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍ cümlesi der: “Nasıl ki, elektriğin kıymetdâr metâ'ı, ne şarktan, ne de garbdan celbedilmiş bir mal değildir. Belki yukarıda, cevv‑i havada rahmet hazinesinden, semâvât tarafından iniyor. Her yerin malıdır. Başka yerden aramağa lüzum yoktur.” der.
Öyle de, manevî bir elektrik olan Resâili'n‑Nur dahi ne şark’ın ma'lûmâtından, ulûmundan; ve ne de garbın felsefe ve fünûnundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki, semâvî olan Kur'ânın şark ve garbın fevkındeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.
Hem meselâ: يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ cümlesi, mânâ‑yı remziyle diyor ki: “Onüçüncü ve ondördüncü asırda semâvî lambalar ateşsiz yanarlar, ateş dokunmadan parlarlar. Onun zamanı yakındır.” Yani, bin ikiyüz seksen tarihine yakındır.
İşte, bu cümle ile nasıl ki, elektriğin hilâf‑ı âdet keyfiyetini ve geleceğini remzen beyân eder. Aynen öyle de; manevî bir elektrik olan Resâili'n‑Nur dahi gayet yüksek ve derin bir ilim olduğu hâlde, külfet-i tahsile ve derse çalışmağa ve başka üstadlardan taallüm edilmeğe ve müderrisînin ağzından iktibas olmağa muhtaç olmadan herkes derecesine göre o ulûm-u àliyeyi, meşakkat ateşine lüzum kalmadan anlayabilir, kendi kendine istifade eder. Muhakkìk bir âlim olabilir.
Hem işâret eder ki; Resâili'n‑Nur müellifi dahi ateşsiz yanar, tahsil için külfet ve ders meşakkatine muhtaç olmadan kendi kendine nurlanır, âlim olur.
Evet bu cümlenin bu mu'cizâne üç işârâtı elektrik ve Resâili'n‑Nur hakkında hak olduğu gibi, müellif hakkında dahi ayn-ı hakikattir. Tarihçe-i hayat’ını okuyanlar ve hemşehrileri bilirler ki, İzhâr kitabından sonraki medrese usûlünce onbeş sene ders almakla okunan kitapları Resâili'n-Nur müellifi yalnız üç ayda tahsil etmiş.
Hem nasıl ki, bu cümlenin manevî münâsebet cihetinde kuvvetli ve letâfetli işâreti var; öyle de cifrî ve ebcedî tevâfukuyla hem elektriğin zaman‑ı zuhûrunun kurbiyetini, hem Resâili'n-Nurun meydâna çıkması, hem de müellifinin velâdetini remzen haber veriyor. Bir lem'a-i i'câz daha gösterir. Şöyle ki:يَكَادُ زَيْتُهَا يُضِٓيءُ’nun makamı, bin ikiyüz yetmişdokuz olup وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌ نُورٌ kısmı ise, iki tenvin, iki nun sayılmak cihetiyle bin ikiyüz seksendört ederek hem elektriğin taammümünün kurbiyetini, hem Resâili'n‑Nurun yakınlığını, hem ondört sene sonra müellifinin velâdetini يَكَادُ kelime‑i kudsiyesiyle ma'nen işâret ettiği gibi, cifir ile de tam tamına aynı tarihe tevâfukla işâret eder.
Ma'lûmdur ki, zaîf ve ince ipler ictimâ' ettikçe kuvvetleşir, kopmaz bir halat olur. Bu sırra binâen, bu âyetin bu işâretleri birbirine kuvvet verir, te'yid eder. Tevâfuk tam olmazsa da tam hükmünde olur ve işâreti, delâlet derecesine çıkar.
Tenbih: Ben bu âyet‑i Nuriyenin işâretlerini elektrik ve Resâili'n-Nurun hatırı için beyân etmedim. Belki bu âyetin i'câz-ı manevîsinin bir şûbesinden bir lem'asını göstermek istedim.
Elhâsıl: Bu âyet‑i kudsiye sarîh mânâsıyla Nur-u İlâhî ve Nur-u Kur'ânî ve Nur-u Muhammedî’yi (asm) ders verdiği gibi, mânâ-yı işârîsiyle de her asra baktığı gibi, onüçüncü asrın âhirine ve ondördüncü asrın evveline dahi bakar ve dikkatle baktırır. Ve bu iki asrın âhir ve evvellerinde en ziyâde nazara çarpan ve en ziyâde münâsebet-i maneviyesi bulunan ve bu âyetin umum cümlelerinin muvâfakatlerini ve mutâbakatlarını en ziyâde kazanan elektrik ile Resâili'n-Nur olduğundan doğrudan doğruya mânâ-yı remziyle bakar diye bana kanâat-ı kat'iyye verdiğinden çekinmeyerek kanâatimi yazdım. Hatâ etmiş isem Erhamürrâhimîn’den rahmetiyle affetmesini niyâz ediyorum.
Resâili'n‑Nurun bu âyetin iltifatına liyâkatini anlamak isteyen zâtlar hangi risaleye dikkatle baksalar anlarlar. Hiç olmazsa Eskişehir hapishânesinin bir meyvesi olan Otuzuncu Lem'a nâmındaki altı esmâ-i İlâhiye’ye dair altı nükte risalesine, hiç olmazsa o Lem'adan İsm-i Hayy ve Kayyûm’a dair Beşinci ve Altıncı Nükte’lere dikkatle baksa elbette tasdik eder.